22.9.12

ölüler de dans eder mi

"Ölüler dans eder mi?" diye fısıldadı bana sarıldığı battaniyesine gömdüğü başıyla. Gecenin bu vakti nereden bulduğu belli olmayan bu sorusuyla yatağından kalkıp,çıplak ayaklarla karşımda dikiliyordu işte yine. Durduğunda soğuk zemine değen ayaklarını korumak için uzun battaniyesinin yere sürtünen kenarlarına basmaya çalışıyordu. Bu çabası zaman zaman dengesini kaybetmesine neden oluyordu ama düşmüyordu. "Dans ederler mi?" dedi iri ve diri gözlerle. Uyumamış mıydı hala acaba? Oturup bunu mu düşünüyordu? Nereden varmış olabilirdi ki bu düşünceye? Sabırsızlıkla alt dudağın ısırdı ve biraz kemirdi benim soru dolu düşüncelerimin akışı sırasında. "Niye bu kadar çok düşünüyorsun!" dedi sitemle sesini yükselterek. "Yoksa, yoksa hikayesini mi anlatacaksın!" dedi zıplayarak ve daha da yükselmiş bir sesle. Ayakları yarı battaniyede yarı dışarıdaydı, kıpırdanıp tamamını battaniyeye getirmeye çalışırken ben de zihnimi bir öykü için zorladım.

"Ateş.." diye başladım söze. "İlk hayaletten beri hep çekmiş ölüleri kendine. Gidemedikleri o diğer yörenin ışıltılı topraklarını anımsattığı için gittikleri söylenir ateşin yanına. İçgüdüsel yani. Hani kuşların uçması, köpeklerin yüzmesi falan gibi.." diye devam ettim. Ardına kadar açılmış gözlerle beni dinliyordu, başlamıştım hikayeye. Geçiştirmeler, savuşturmalar, kısa kesmeler veyahut yumuşatmalara müsamaha gösterilmeyecekti kesinlikle. "Tarihini kimse bilmez, çok uzun zaman önce olduğu söylenir sadece. O kadar ki, çok uzun zaman öncelerde bile çok uzun zaman önce diye anlatırlarmış bunu. İlk kez, öyle uzun bir zaman önceki bir ateşin başında gelmiş ölüler canlıların yanına. Canlılar ateşin başında, hasta bir kızın yanında duruyormuş. Bir deri bir kemik, hasta, üşüyen kız ve etrafında o yesin, sevsin diye yapılmış yiyecekler ve içecekler dolu bir ateş çevresi. Bütün sevenleri, tanıyanlar oradaymış. İşte o zaman, yıldızların şimdikiden çok daha fazla olduğu o zamanda ölüler gelmiş. Herkes susmuş. Canlıların elleri taşlara, sopalara gitmek istemiş ama gidememiş. Rüzgar şöyle bir esmiş önce ama sonra o da durmuş. Zaman bile durmak istemiş devam etmek için içtiği andı varolmasa. O uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi duran sessizlik anını küçük hasta kızın hareketi bozmuş. Kız, kemiksi elini kaldırmış yavaşça. Hiç kimse görmemiş onun hareketini, canlılar ölülere ve ölülerde canlılara bakıyormuş sadece. Birbirlerinin, hiç bir şey anlamadıkları gözlerinin içine.." Biraz nefeslendim ve ona baktım tepkisini incelemek için. Merakla bakıyor, sabırsızlıkla ve biraz da soğuğun etkisiyle yerinde hareket ediyordu. Devam ettim ben de hemen: "Göğsüne koymuş kız elini, yukarı kaldırmış, göğsünün hemen üzerine koymuş ve baş parmağının eklem yeriyle vurmuş. Hasta göğsünde yankılanmış ve büyümüş ses, dışarı çıkmış. Donuk ateşi geçmiş, ağaçlara değmiş. Tam. Tam, tam. Tam, tam, tam... Üçüncü seferde bir ritime oturmuş, her şeyden sonra canlılar ve ölüler duymuşlar sesi. Ne yapacaklarını şaşırmışlar ritim karşısında. Rüzgar devam etmiş esmeye hiç bir şey olmamış gibi, ateşin çıtırtısı eşlik etmiş. Kızın eli yorulup düşerken, ateş ritmi devam ettirmiş. Ateş azalıp giderken, canlılar ve ölüler nereden aldıklarını bilmedikleri bir ilhamla el çırparak, ayak vurarak devam ettirmişler ritmi. Ayak vuruşları adımlar, el çırpışları hareketler olmuş; ölüler ve canlılar ateşin etrafında dans etmiş tüm gece.." Nefesim bitti benim de hikayenin sonlarında. Yorgun hissediyordum kendimi. Tıp. Tıp, tıp. Tıp, tıp, tı.. Küçük ayak sesleri bir ritmi denedi, battaniyeye takıldı seslerin bazıları. "Ben dans edemiyorum." dedi şişmiş yanaklar ve ne demek istediği anlaşılmaz bir ifadeyle. En azından ben anlamadım. Şöminenin çıtırtısı bir an için ilgimi o tarafa, ateşe çekti. Geri döndüğümde o yoktu. Belki ifadeyi anlamak istememiştim. Koridora bakarken, o yine yoktu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder