26.9.12

hep reklam bu

zamanında altın günü misali kitap günü yapsak nasıl olur, nasıl karşılanır diye düşünüp benim pek de sevmediğim "hepimiz aynı kitabı okuyup gelelim sonra da konuşalım" gününe sıcak bakan pek çok insanla karşılaştıktan bir süre sonra ne yapsak da orta yol bulsak deyip, orta yol falan bulmayıp "topluca kitap okumaca" diye bir şey yapmaya başladık yaz öncesinde. 10-15 kişiyi bir kafeye oturtup 3-4 saat birlikte kitap okuyup okumayacaklarını görmek, sonrasında da sohbet etmekle geçen bu proje yeni insanlara ulaşmada ve gelen insanların istikrarını korumada biraz sıkıntılı bile olsa bir şekilde dördüncüsüne ulaştı. burada facebok event linkini bulabilirsiniz mesela cumartesi günü yapılacak olanın.

eğer düzgün bir kitlemiz olur, biraz daha benzer ilgi alanları olan kişiler bulabilirsek bunu ileride belirli bir konsept üzerine okumalar olarak geliştirebiliriz diyoruz mesela ama bu başka bir mesele ve başka bir konu.

100 thousand poets for change diye bir etkinlik var mesela. pandomimciler, şairler, müzisyenler 29 eylül günü dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. konserler, sempozyumlar, gösteriler vesaire vesaire.. biz de yapsak ya artık dediğimiz kitap okumacayı bu zamana denk getirip hani bir kafede bir sürü insanla kitap okumanın sinerjisini dünyada sanatla ilgili bir şeyler yapan bir sürü insanla oluşturma fikrinin güzelliğine inandık. inandım ya da. benim kadar etkileyici bulmadı insanlar bu oluşumu pek sanırım ama bu da çok ayrı bir konu. şimdi de elimizde burası var mesela resmen onların arasında olduğumuza dair bir bilgi olaraktan. hatta bu etkinlikle ilgili yayınlayacağımız geri bildirimleri(ve diğer tüm etkinlikleri tabiiki) stanfort üniversitesi birleştirip düzenleyecekmiş.

türkiye'de izmir, istanbul ve mardin'de bir şeyler yapıldığı duyumunu aldım ancak ne olduklarına dair pek fikrim yok, siteyi tekrar çok fazla inceleyemedim çünkü şu anda uykum var (biraz da üşendim)

öyle işte. reklamları okudunuz.
kitap okumaktan, kitap sohbeti yapmaktan keyif alan ve izmir'de olan tanıdıklarınız veyahut benlikleriniz varsa davet edin, katılsınlar bizlere bu gün

22.9.12

ölüler de dans eder mi

"Ölüler dans eder mi?" diye fısıldadı bana sarıldığı battaniyesine gömdüğü başıyla. Gecenin bu vakti nereden bulduğu belli olmayan bu sorusuyla yatağından kalkıp,çıplak ayaklarla karşımda dikiliyordu işte yine. Durduğunda soğuk zemine değen ayaklarını korumak için uzun battaniyesinin yere sürtünen kenarlarına basmaya çalışıyordu. Bu çabası zaman zaman dengesini kaybetmesine neden oluyordu ama düşmüyordu. "Dans ederler mi?" dedi iri ve diri gözlerle. Uyumamış mıydı hala acaba? Oturup bunu mu düşünüyordu? Nereden varmış olabilirdi ki bu düşünceye? Sabırsızlıkla alt dudağın ısırdı ve biraz kemirdi benim soru dolu düşüncelerimin akışı sırasında. "Niye bu kadar çok düşünüyorsun!" dedi sitemle sesini yükselterek. "Yoksa, yoksa hikayesini mi anlatacaksın!" dedi zıplayarak ve daha da yükselmiş bir sesle. Ayakları yarı battaniyede yarı dışarıdaydı, kıpırdanıp tamamını battaniyeye getirmeye çalışırken ben de zihnimi bir öykü için zorladım.

"Ateş.." diye başladım söze. "İlk hayaletten beri hep çekmiş ölüleri kendine. Gidemedikleri o diğer yörenin ışıltılı topraklarını anımsattığı için gittikleri söylenir ateşin yanına. İçgüdüsel yani. Hani kuşların uçması, köpeklerin yüzmesi falan gibi.." diye devam ettim. Ardına kadar açılmış gözlerle beni dinliyordu, başlamıştım hikayeye. Geçiştirmeler, savuşturmalar, kısa kesmeler veyahut yumuşatmalara müsamaha gösterilmeyecekti kesinlikle. "Tarihini kimse bilmez, çok uzun zaman önce olduğu söylenir sadece. O kadar ki, çok uzun zaman öncelerde bile çok uzun zaman önce diye anlatırlarmış bunu. İlk kez, öyle uzun bir zaman önceki bir ateşin başında gelmiş ölüler canlıların yanına. Canlılar ateşin başında, hasta bir kızın yanında duruyormuş. Bir deri bir kemik, hasta, üşüyen kız ve etrafında o yesin, sevsin diye yapılmış yiyecekler ve içecekler dolu bir ateş çevresi. Bütün sevenleri, tanıyanlar oradaymış. İşte o zaman, yıldızların şimdikiden çok daha fazla olduğu o zamanda ölüler gelmiş. Herkes susmuş. Canlıların elleri taşlara, sopalara gitmek istemiş ama gidememiş. Rüzgar şöyle bir esmiş önce ama sonra o da durmuş. Zaman bile durmak istemiş devam etmek için içtiği andı varolmasa. O uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi duran sessizlik anını küçük hasta kızın hareketi bozmuş. Kız, kemiksi elini kaldırmış yavaşça. Hiç kimse görmemiş onun hareketini, canlılar ölülere ve ölülerde canlılara bakıyormuş sadece. Birbirlerinin, hiç bir şey anlamadıkları gözlerinin içine.." Biraz nefeslendim ve ona baktım tepkisini incelemek için. Merakla bakıyor, sabırsızlıkla ve biraz da soğuğun etkisiyle yerinde hareket ediyordu. Devam ettim ben de hemen: "Göğsüne koymuş kız elini, yukarı kaldırmış, göğsünün hemen üzerine koymuş ve baş parmağının eklem yeriyle vurmuş. Hasta göğsünde yankılanmış ve büyümüş ses, dışarı çıkmış. Donuk ateşi geçmiş, ağaçlara değmiş. Tam. Tam, tam. Tam, tam, tam... Üçüncü seferde bir ritime oturmuş, her şeyden sonra canlılar ve ölüler duymuşlar sesi. Ne yapacaklarını şaşırmışlar ritim karşısında. Rüzgar devam etmiş esmeye hiç bir şey olmamış gibi, ateşin çıtırtısı eşlik etmiş. Kızın eli yorulup düşerken, ateş ritmi devam ettirmiş. Ateş azalıp giderken, canlılar ve ölüler nereden aldıklarını bilmedikleri bir ilhamla el çırparak, ayak vurarak devam ettirmişler ritmi. Ayak vuruşları adımlar, el çırpışları hareketler olmuş; ölüler ve canlılar ateşin etrafında dans etmiş tüm gece.." Nefesim bitti benim de hikayenin sonlarında. Yorgun hissediyordum kendimi. Tıp. Tıp, tıp. Tıp, tıp, tı.. Küçük ayak sesleri bir ritmi denedi, battaniyeye takıldı seslerin bazıları. "Ben dans edemiyorum." dedi şişmiş yanaklar ve ne demek istediği anlaşılmaz bir ifadeyle. En azından ben anlamadım. Şöminenin çıtırtısı bir an için ilgimi o tarafa, ateşe çekti. Geri döndüğümde o yoktu. Belki ifadeyi anlamak istememiştim. Koridora bakarken, o yine yoktu.

sonbahara mektup

merhaba sonbahar,
rüzgarlarla birlikte geliyorsun, yapraklara üfleyip arka plan müziği yapsınlar mı istiyorsun sana? havayı garip bir koku kaplıyor sen gelirken hep, sen yapıyorsun onu değil mi? yağmur ne zaman gelecek, hep geç kalıyor sanki.
nasılsın görüşmeyeli sonbahar? ilkbaharın yaptıklarını toplamak yine sana kalmış görüyorum ki. yine de bir köşede kendin de bir şeyler yaratıyorsun ya, hayran kalıyorum azmine. bu sene anımsadım da, güz diye bir isim var mesela sana ithafen. güzel isimdir, ben severim en azıdan.
ölümü ve hüznü çağrıştırıyormuşsun insanlara, ne acayip değil mi? elindeki tırpanın estetikliğini anlayacak kişiler değiller henüz hala, aldırma sen onlara. onlar tırpanı hep ölümün elinde görmüşlerdir belki, hiç ekini biçen tırpanı düşlememişlerdir. onların tırpanları ruha değmiştir hep belki, buğdayın ayaklarını yerden keserken hiç göremişlerdir onu. sıcak ekmek kokusu da ek imge değildir onlarda belki. çok mu ağır oldu? hakarete yaklaşmış biraz sanki, evet ama olsun. kalbin kırılınca erken gidiyorsun ve kış ile pek anlaşamıyorum ben, biliyorsun. bu sene biraz daha kalsan mesela? kahve içsek kahverengi yaprakların arasında bir yerde seninle? tarçın, çikolata, kahve, biraz süt ve biraz esmer şeker olsa mesela. kupadan tüten buharı rüzgarınla alıp gri bulutlardan burnunla koklasan. yaprak hışırtılarıyla espriler yapsan, hikayeler anlatsan mesela. gün batımı eşlik etse sana. olmaz mı? tatilin var mı hiç?
seni sevmek için çok nedenim var, biliyorsun.
görüşmek üzere, umarım görüşürüz uzunca bu sene
sevgilerimle..

21.9.12

kin ve kinaye arasındaki farklar bu yazıyı ilgilendirmiyor

Onu lanetlemek istedim, basit bir şeyle. En azından başlangıçta.. Ne kadar kızacağımla ilgili bu durum. Onu karodan yapılma bir taban ve tavanda, maçadan parmaklıklar ardına, kupa muhafızlarla birlikte, sinekler ülkesine bırakacaktım yalnızca. Basit bir tuzak, hapishane; çıkmak için tek yapması gereken bir joker olmak, tabii bunu akıl edebilirse. Tek sorun: muhtemelen o kadar kızgın olacağım ki ben; o, jokerlerin bir insanı ömürleri boyunca yalnızca bir defa görmekle lanetlendiklerini bilmeyecek bu süreçte. Eğer gerçekten çok azimliyse laneti bozması için ölümden geri dönmesi gerektiğini öğrenebilecektir bir gün ancak tek sorun, ölümün ötesinde bekleyenlerle yaptığımız küçük bir anlaşma olduğundan; bu kadar zorlarsa şansını, ne kadar acımasız ya da ne kadar merhametli olduğumu göreceğiz.

Operadaki Hayalet geldi aklıma ama bence Christine, Eric'i seçmeliydi..

18.9.12

kısa kısa not not beşlibirşeybelki

-sıcak mı soğuk mu olması gerektiğine karar veremeyen, en sonunda sıkılıp yağmur yağdırmayı düşünen pek bir nevi şahsına münhasır izmir havası özellike sizin yanınıza "her ihtimale karşı gömleği"nizi almadığınız zamanlarda soğuyacakmış gibi izlenimler veriyorsa; yaşamınız dışarıdan bakınca sıkıcı olmayabilir. içerisi daha basık ve havasız ama ne yazık ki..

-cadılar bayramı geliyor. geçen seneki gibi bir balo, parti hazırlığına soyunduk bugün. gelin, kalabalık ve kostümlü olunsun. gece daha bir renkli olsun. gelin dediysem lütfen yani.

-iş bulmam lazım ve ben bir sürü kursa gitmek istiyorum ama işim olursa muhtemelen hiç bir kursa gidemeyeceğim ve işim olmazsa da kurslara hiç para veremeyeceğim. sevimsiz bir cümle hazırladım ben az önce sizlere, siz de okudunuz nedense işte..

-okul benden para istedi ama sormadı ki bende var mı ondan

-klavyemde yürüyen bir kedim bile yok.

-sarkazm/hiciv diye bir şey var, bunu başaramayanlardan daha çok var ama tabiiki onu anlamayanlar kadar çok yoklar

-müzik ruhun gıdası olabilir, benim ruhum olmayabilir, varsa beslenme sistemlerinde sorun olabilir. veyahut müzik zevkim çevremdekilerden biraz farklı olabilir.

-hala neil gaiman'ı çok kıskanıyorum..

http://www.100tpc.org/ şeysi için türkiye organizatörüne ulaşmaya çalıştım; kitap okumacayı o gün yapalım ama başka bir etkinlikle çakışmasın, hatta başka bir şey varsa ona destek verelim falan gibisinden bir şeyler söylemeye çalıştım ama ya ben söyleyemedim ya da o çok ters anladı durumu. bir ara açıklayayım, ay sonuna da yeni bir kitap okumaca yapacağız gibi falan mesela. ona da gelin, lütfen.

-ttnet'in kablosuz hedesine günde üçten fazla bağlanılmıyormuş. üstelik hata verince de bağlanmış sayıyormuş seni. ne kadar çirkin değil mi?

-hobilerim arasında starbucks bardağı boyamak var.

-bazı bölümlerin çok karizmatik isimli dersleri var, kıskanıyorum

-benden mühendis olmaz. olmuyor.

-"o kadar optimistsin ki!" diye başlayan ünlem ve hiciv dolu bir cümle kuramadığıma üzüldüğüm zamanlar var ama sevimli bir üzüntü oluyor bu genelde

-şirince'ye gitmek istiyorum ben mesela, çok oldu son gidişimden beri..

-plan yaparken zaman belirlemeyip spontane olarak plan harekete geçirmenin çok özel bir keyfi var zira planlanmış şeylerin yapılamadığında verdiği hüznü çok az şey bastırabiliyor bence..

-kitap okumalıyım ben

-ben kitaba bakarken kitap da beni izliyor mu ki?..

-sıkıldıma

-bitti, şimdi yazı işkencem bitti sizlere uyguladığım. artık yaşamınıza geri dönebilirsiniz. çaldığım zamanınızı ne yazık ki geri iade edemiyorum, hatta bana ulaşmıyor bile. zararına çalışıyoruz valla. valla bak?..

12.9.12

raks

nasıl geçtiğini anımsamadığımız daha önceki bir yaşamda karşılaşmış ve bu dansı yapmıştık sanki. anımsanabilir, tanıdık adımlar; hiç de yabancı gelmeyen bakışlar.. bir kaç santimlik mesafe ile yerde dairesel hamlelerle devam eden dans ve arkadaki ağır müzik. keman ve viyola, acılı bir kadın sesi.. bir sonraki dönüşte birbirine dokunması gerekecek ellerin hesabını yapıyor gibi tüm gözler. an o kadar yoğun ki çevrede başka hiç bir şey yokmuş gibi devam ediyor dans. aslında hiç insan yok salonda, belki müzik sadece kulaklarda hatta belki bu dans sadece bir rüya..
ve geliyor beklenen hamle, eller birbirine değiyor. deri, deriyle temas ediyor. gözlerde bir kısılma, içeri doğru bir şeyler akıyor gözlerden. olağan bir hisse dönüşüyor, olması gerektiği gibi hissediliyor artık.. şarkı yavaşlıyor ve son noktasına geliyor, başlar yaklaşıyor ve gözlerdeki parıltı değişiyor. dudaklar nefes almak için biraz aralanıyor ve.. şarkı bitiyor, hikaye devamını anlatmıyor

http://www.youtube.com/watch?v=_p6JgqfmYu4