19.8.12

kahve dileği

Gecenin içinden başağrısı dolu anları katlanmaya hazır kılmak adına bir bardak daha kahve dilemeyi kimden yaparsam o kahve kendini mutfakta hazır eder bilmek isterdim. İstiyorum. İstedim. Olmadı. Hala kahve kokusu alamıyorum..

Kahve için çok geç olmayı hiç başaramadı saat neyse ki..

reklaylaylam

Merhaba, orada kimse var mı?

KSA adında bir şey var İzmir'de mesela. Kurgu Sanatları Atölyesi, Kurgu Sanat Atölyesi, Karmaşık Sarmaşıklar Alanı gibi çeşitli isimlere keyfi olarak sahip olabileceği gibi aynı zamanda işe yarar pek çok şey yapan Pörtü adlı bir sayfaya sahip. Pörtü konserler, konferanslar ve benzeri şeylerle ilgilenirken KSA kitap okuma günleri, tartışma günleri ve benzeri etkinlikler düzenlemekle uğraşmaktadır.

Çok ciddi oldu, sonra fazla resmi üsluba sahip olmakla itham ediliyorum. İzmir'de iseniz ve kitap okumakla, bir şeyler üretmekle ilgileniyorsanız sizleri de bekliyoruz. Uyumlu ve arkadaş canlısı olmanızı tercih ediyorum. Çünkü ben öyleyim! Yani bu tip durumlarda öyleyim. Süperizdir biz zaten, ondan siz de gelip süper olun!


Izmir Board Game Enthusiasts diye de bir şey var mesela, toplanıp kutu oyunları oynuyoruz. Civilization, Citadels, Dixit gibi oyunlarımız var mesela! Geniş sayılabilecek bir yaş aralığında 10-15 kişi civarında toplanıyoruz iki üç haftada bir. Bir süredir aksadı bayram ve bu kitlenin katıldığı başka etkinlikler nedeniyle ama düzenleneceğini düşünüyoruz zamanla. Düşünüyorum ya da.. Bana kaldı da bu iş niyeyse.. Neyse..

Mesela Go oynayanlar var İzmir'de, dernek falan hatta bunlar. Bir ara gidip öğreneceğim doğru düzgün oynamayı ama hep üşeniyorum. Haftaya Cosplay partisi yapacak olan bir ekip var mesela. Sonra bu arkadaşlar var, FRP ve minyatür oyunları ile falan ilgileniyorlar.

Onun dışında şunlar güzel bir grup bence mesela, bir ara gidip dinlemeyi düşünüyorum tekrar.

13 var bi'de mesela Alsancak'ta, terasında rahat koltuklar var falan. Güzel yer, seviyoruz ben. Tekilli-çoğullu, evet.


kısakısa notnot çokuncu

-Ne iş yapar bu adam diye yansımamı bile göstermeyen bir ekrana bakıp duruyor ve yanı başımda açılacak, gerçeğin çok farklı bir halde olduğu bir yere çıkacak bir kapıya odaklanmamaya çalışıyorum. Çünkü hala açılmadı. Hala daha açılmadı. A.. Neyse.. 

-CV'ye dökülebilir doğru düzgün hiç bir şeyimin olmaması durumu basıyor bazen..

-Saçımı kesersem beni işe alacaklarmış, ne güzel değil mi?

-Akrabalık ilişkilerinize önem vermiyorsanız bayramlarda boş oturuyorsunuz genelde.

-Müzik bazen o kadar ağır ki, düşünmemeye alışıp çürümüş zihne ağır geliyor ve dinleyemiyorsunuz.

-Parlak düşüncelerimi yedi tüm huysuzluğum.

-Mutfak, ilgi göstermeyince kötü kokuyor.

-Evde kahve bitmesinin bazı yan etkileri olduğunu biliyor muydunuz? Ben her seferinde unutuyorum.

-Zihnin masal madeninin ana damarlarından birini kaybetmişlik hissinin mide bulandırıcı etkisini, hiç bir şey yapmamışlığın biriktirdiği açlıkla birleştirince kusmak istiyor insan bazen. Kusmanın türleri üzerine düşünmeden sadece odaklanmaya çalışmayı başaramıyor ama nedense. Gerçekten kusulabilir mesela ya da öfke de kusulabilir dışarıya, sözcük de kusulabilir yazıya, gözyaşı kusulabilir güven verici veyahut zayıf bir ana, çizgi ve renk kusulabilir bir kağıda, hırs kusulabilir bir bilgisayar oyunu oynarken farenin tuşuna..
Midem bulanıyor.

-Dağılan ilginin toplanamayıp etrafa civa misali dağılması gibi bur durum var mesela.

-Müzik yapmayı bilmek isterdim doğrusu. Bir müzik aletinden kulağa hoş gelebilecek sesler çıkarabilmek, bildiğim bir melodiyi taklit edebilmek, kelimesi olmayan bir şeyi anlatmayı deneyebilmek ya da daha basit olarak bir şeyi kelimesiz olarak anlatabilmek.. Neden bilmiyorum ama bazen gerekli geliyor..

-Bu kadar.

-Bi'de iş bulmalıyım yoksa kıyametim kopabilir.

13.8.12

Baktı ve sakin bir ses tonuyla "Bunu nasıl yaptığını anlat." dedi. Sesindeki kısıklık ve sakinlik ardında geçen onca düşünceyi saklama amaçlıydı belki ya da sadece dingin düşünce akışının bir dışa vurumu. Cevabını beklemeden izlemeye devam etti sessizce. Artık duruşunun dinginliğinin karmaşayı gizleyen bir duvar olduğu daha net görülüyordu. Akvaryum camının ardında dalgalanan suyun gölgesi gibi gözlerine vuruyordu bazı düşünceler. Sessizce izledi, anlamaya çalıştı ve sonra gözlerinden seçilemeyen bir düşünceyle tüm dalgaları durdurup başını çevirdi. Sağa, orada olmayan bir ağaca baktı ve yapraklarını saymaya başladı. "Elbet konuşmak zorunda kalacak nasıl olsa.." dedi içinden.

keskin bir "bana nasıl yazdığını anlat" sorusuna cevaben denendi

8.8.12

iki gümüşün yoksa bir öykü anlat bana

"
"Hayır aşkım anlamıyorsun, ben seni tamamen ölesin diye öpmüştüm." dedi toprağa bakan gözlerimi görmeye çalışarak. Ses tonu titrekti, yüzüne bakabilsem belki gözlerinin yanlarından süzülen gözyaşı damlalarını görebilirdim teninde kaybolmadan onlar. Teni o kadar pürüssüzdü ki gözyaşları görünmez olabiliyor ya da duraksamadan kayıp aşağı düşebiliyorlardı. Önceden, çok önceden bir defasında yakalamıştım bir tanesini ve silmiştim yanağından. Ani hareketim seni önce ürkütmüş sonra düşünceli bir şekilde boynunu büktürtmüştü. Bana bakmıyorken sen, tadına bakmıştım gözyaşının. Acıydı çok. Yaşam enerjimi içimden çekip çıkarırcasına acıydı. Zaman zaman düşlerimiz uzak kalsın deyip uzaklaşmıştık ama tek uzak kalan gözlerimiz olmuştu. Şimdi yakında olup bakamadığım o gözlerin ya da.. Neyse..

"Ben sana git derken benden git demiştim, her arkanı dönüşünde gelme gönlüme diye uğurlamıştım ben. Böyle değil!" dedi hıçkırıklar içinde. Bakamadım bile yüzüne, bakmak istediğimden de emin değildim zaten. Bakabilseydim eğer, ne yapardım hiç bilmiyorum. Sarılmak, öpmek değil sadece biraz daha yaklaşmak isterdim belki; bir adım daha.. Yaklaşmamdan hoşlanmayıp vurur, yüzümü tırmalardı belki. Belki kollarıma atılırdı, elleriyle başımı tutup öperdi beni nefesi bitene kadar. Belki sadece yaklaşıp başka bir şey görmeyinceye kadar birbirimizin gözlerine bakardık. Bilmiyorum, zaten hiç biri olamadı..

"Giderken.. Giderken en azından hoşçakal de isterdim.." dedi fısıldayarak. O kadar sessiz söyledi ki zor duydum, sanki o aşılamaz duvarlarından sızan bir düşüncesiydi sesi sadece. Benim bile sesim titriyor artık bahsederken. Bir şey bıraktı geride, ne olduğunu bilmiyorum. Sanırım o hediye ettiğim anahtarlıktı..
"
----

"Merak etme" dedi kayıkçı, "Nehri geçince hiçbirini hatırlamayacaksın.."

kahve renk değildir

Kahvenin renginde bir tuhaflık mı var?

Ne katıyordum ben kahveye? Cidden biraz çözünebilir kahve ve sıcak su muydu kahve dediğim şey sadece? Neden tadı ve anısı buna sığdırılamayacak gibi ki? Bardağa biraz kahve ve.. Önce soğuk su kahveyi çözmek için. Yoksa yakalanan başarısız yalanlar gibi bir tadı oluyor kahvenin, yanık gibi.. Şekeri düşünüyorum ama hayır, sadece süt ile yumuşatılmış ve bir şeyleri bastırmak için kullanılan kahvenin içine katmalı şekeri. Açlığı bastıran kahveler, görünmez yaraların sızısını bastıran kahveler, sabahın yoğunluğunu bastıran kahveler hep sütlü oluyor nedense.

 Kahvenin rengi yapılan kişinin ruh haline göre mi değişiyor cidden? Sanki daha koyuydu normalde kahvenin rengi. Gece bakılan boşluğun rengindeki kahvelere alışmışlık var tabii. Düşünmüyor değilim bir iki damla boya ile gece göğü renginde kahve yapmayı. Yıldız olarak ne eklerim bilemedim ama..

Sıcak ve yumuşak sohbetler için tarçın atılır mesela kahveye, kendi başıma içerken atmışlığım neyedir bilemiyorum ama. Sütlü ve tarçınlı ise dünyaya odaklanmayı sağlıyor belki mesela.

Bir de çikolata var tabii, kahveye garip şeyler yapıyor. Küçük bir savaş çıkıyor eriyip karışırken onlar bence tatları arasında, galip gelen ilk yudumdaki hissi belirliyor.

Kahvemin renginde bir gariplik mi var? Yaparken ne düşünüyordum acaba?..

blehemen

kaç zaman oldu bir öykü çıkmayalı sözcüklerimden bilmiyorum. zaman zaman sahneler, karakterler sıyrılıyor duvardan ama buraya yansıyabilecek bir şey yok gibi hiç. üzülüyorum düşününce. olsun diye zorlamanın daha kötü yapabileceğine dair bir öğüt alıyorum mesela, önceden emin olamıyordum ama artık oldukça mantıklı geliyor. ben de karalama modunda yazmaya başlıyorum artık buraya. her ne kadar sürç-i lisan eder ya da saçmalarsam affola;

insanlar çirkinler. çok sert bir tepki belki ama öyleler. bir süre evde, kimseyi görmeden yaşadıktan sonra kalabalık bir caddeye çıkınca daha belirgin oluyormuş. çirkinler. fiziksel bir çirkinlikten bahsetmiyorum ama, çirkin bakıyorlar. bakışları, düşünceleri kötü.

bazı sokakların kedileri daha cana yakın oluyor.cana yakın olduklar kadar da temiz oluyor genelde o kediler. sevmesi, oynaması keyifli oluyor kötü ya da kötüye gidebilecek bir günün içerisinde karşılaşınca.

kışı sevmiyorum ve yaz hala daha iyi.

burayı artık pek okuyan kalmadı zaten, belki yazmamam o kadar da göze batmıyordur. iki üç günde bir tivitıra bir şeyler yazıyorum en azından. öyle işte..

bu kadar, daha fazla kelimem yokmuş sanırım benim..

1.8.12

sebze

hayat hakkındaki en önemli öğütlerimi bezelyelerden aldığım bir yaşantı isterdim. bana birlikte yaşamayı, kardeşliği anlatırlardı. yuvarlak olmaları onlara güçlü bir adalet duygusu veriyor olurdu belki, yeşil olmalarıysa dinginlik ve bilgelik. çiğ bezelyenin kendine has tadını hiç bilemezdim belki ama onların görünüşlerini ve renklerini daha iyi bilirdim. bezelye yemeğini hiç sevmezdim belki ama bakınca renklerinden, şekillerinden ve diğer şeylerinden ayırt edebilirdim onları.

bir tarlada sebzeler tarafından büyütülüp sonradan zorla şehre getirilmek mesela, tarzan'ın öyküsünün farklı bir yönden incelenişi gibi. mantarları sevimli ama biraz bencil, fasülyeleri kuralcı, kabakları sıkıcı bulmak. patlıcanların sadece şekilden ibaret olan kuul çocuklar olduklarını bilmek, tüm soğanların -sanki doğuştanmış gibi- yaşlı olması ve patateslerin öz güven düşüklüğü.. ve işte sonra şehir..

mozaiklenmiş, siyah sansür dikdörtgeni çekilmiş düşünceleri olduğunu sanmıyorum sebzelerin.
sebzelerin önyargılarını önceden tahmin edebilirsiniz ve sizi onlarla zorlamazlar, orta yollar vardır hep.
somurtmak gibi huyları yoktur pek.

sebzeler de huysuzlanır tabii.

hayır, sebze bir gönderme ya da metafor değil bu yazıda.
evet, belki biraz karnım aç.