31.1.12

Tırnakları yüzüne batıyordu rüyasında, saplıyor muydu yoksa yırtıyor mu hatırlayamdı ama acı, kavramsal bir biçimde zihnine yerleşmişti. Fiziksel bir biçimde canlandıramıyordu o anı, gözleri kapalı ve yüzüne kapanan ellerin tırnakları yanaklarını, alnını, gözlerini kesiyordu. İçeride hissediyordu o elleri. Acı kelimesinin doğru olup olduğundan bile emin değildi ama hayal edebildiği en rahatsız edici hisse sahipti bu anı..

Gidip kustu ve sonra uyudu. Ardından her insan gibi bir sonraki hatırlayacağı ana kadar o anıyı görmezden gelmeye devam etti.

Zaten zihni ellerin kime ait olabileceğini düşünmeyi en baştan reddetmişti..

25.1.12

illüzyonlar acıtır

-Görüntü çok korkunç bir şeymiş. Hislerden bağımsız olup sonradan onlarla bağlanan uyartılar çok garip şeyler doğrusu. Anlamlandırmakta zorluk çekiyorum.
-Güzel görünen ama güzel olmadığını bildiğin şeyleri görüp bir de bunlardan acı duyduğun zaman gör sen o korkunçluğu.
-Nasıl olabilir ki?
-Hoşlanmadığın hatta görmek bile istemediğin bir şeyleri görüp ne kadar güzel göründüklerini düşünmenin acısı gibi.
-Anlıyorum sanırım, anlarken kolay ama bunlar; hep anlıyorduk. Karşılaşınca problem oluyor sanırım.
-Kesinlikle!
-Geri dönmek istiyorum ben..
-Keşke çıkmasaymışım diyorsun değil mi o hikayeden? Neyse, devam etme; geri döndüreyim ben seni kağıdına. Kurgu dünyanda, her şeyin kavram olduğu yerde devam et yaşamına. Bilmiyorsun ki ne çok kıskanıyorum seni ben; her şeyin anlamı olan bir yer.. Bitireyim cümleyi de, rahat et. Gidip dinleneyim ben de biraz..

17.1.12

aşırı fermente şarkılar da var


Çalan kapının sesiyle irkildi bir anda, tüm dikkatini müziğe vermişti. Gözü saate ilişti, son açtığından beri kaç şarkı dinlemişti kapalı gözlerle kestiremedi ama en azından beş şarkı geçmiş olmalıydı. Şarkıyı kapatıp yerinden kalkana kadar tekrar çaldı kapı. Kapıya vuruyor olsa vuruşundan kim olduğunu ya da ne hissederek kapıyı çaldığını anlayabilirdi belki ama elektronik zil sesleri bu tip tahminleri kısıtlıyordu. Merak hissetti kapıda ama belki de kendisinin kapının ardındakini merakıydı hislerini kaplayan. Halıya takılıp sendeledi düşünceleriyle, düşünceler dağıldı ve kapıyı açtı.

Gülümseyerek karşıladı arkadaşını, onun gelmesini bekleyip beklemediğini düşündü ama çıkaramadı; içeri davet etti hemen. Selamlaşma, refleksifleşmiş hal hatır sormalar ve yalan cevaplarla odaya döndüler. Oturmadan önce gidip su kaynatmaya başladı kahve ya da çay gereksinimine karşı ön hazırlık olarak. "Ne ikram edeyim sana?" diye sordu arkadaşına. Farketmez gibisinden bir şeyler mırıldandı, kelime bile çıkmamıştı belki dışarıya ama tüm vücudu farketmez demişti beden diliyle. Canı sıkkındı galiba ama galibanın oldukça yersiz olduğunu fark etti sonra. Olasılığa yer vermeyecek kadar belliydi bu. Oturduğu şeyin döner sandalye olmasını ve kendi etrafında bir tur atmayı istedi o anda ama olmadı. Konuşmasının, sormasının bir işe yarayıp yaramayacağını düşündü ama karar veremedi. Dışarıda kapalı bir hava vardı zaten, üstelik perşembe günüydü. İnsanlar perşembeleri sevmiyorlar bazen. Müzik listesine döndü hızla ve  "Tam sana göre bir şeyim var" dedi. Listeden aradığı bir şarkıyı buldu ve açtı."Bak, bu yıllanmış bir şarkı. Uzun zaman öncesinden kalma, eski anıların aromatik tadını alabiliyorsundur umarım. Fazla hızlı dinleme ama, çarpar. Yıllanmış şarap gibi davran ona." dedi ona dönerek. Yüz ifadesinde bir değişim olmamıştı şarkının girişi boyunca ama sözler başladığında göz göze geldiler, işe yaradığını düşünüp mutlu oldu. Hiç konuşmadan dinlediler aynı dönemden kalma eskitme anılı şarkıları.

Şarkılar ve hatırlattıklarından konuştular bir süre. Sonra anılar, şarkıların hatırlatmasından çıkıp kendi kendilerini hatırlatmaya başlayınca sustular. Gerek yoktu geçmişin tozlarını kaldırmaya zaten. "İçlerine anı doldurup rafa kaldırmalı bazı şarkıları. Bekletip, yıllandırıp tekrar dinlemeli zaman zaman. Bitirmeden ama içlerindeki anıları.. Tadları o zaman güzel oluyor." dedi dalgın dalgın. "Kimi anı dolu şarkıları da kana kana dinlemeli boşalsın içleri diye. Sarhoş edinceye dek. Beklemiş olan şarkıları da beklememiş olanları da." diye devam etti arkadaşı. Şarabın köpek öldüren diye isimlendirilecek haline uygun şarkılar düşündüler. Biraz daha şarkı dinledikten sonra kalktı arkadaşı, vedalaştılar ve gitti. Geldiği zamankinden daha iyi olmasını umudetti onun. Gidip açık unuttuğu su kaynatıcı garip aleti kapattı. Yanık kokusu çıksın diye pencereyi açtı ve arkadaşı gelmeden önce yaptığı işe, yeni anılar doldurulacak yeni şarkılar ayırma devam etti.

2.1.12

yarımmış

yarıda kalmış ya da yarıda bırakılmak zorunda kalınmış yazıların konuları kursağımda kalıyor. tıpkı kırık düşler gibi batıyorlar zihnime. şu bir önceki yazı mesela, baktığı her şeyi duyan ve dokunduğu her şeyi anlayan bir kadın ile baktığı her şeyi anladığını düşünen bir adam arasındaki diyalog olacaktı, sonunda ben onlardan yeni bir şeyler öğrenecektim sözde ama olmadı; bitemedi yazı.
yarım kalmış şeyler herkesin zihnine batıyor mudur acaba?.. yarım hisler, yarım anılar, yarım yazılar, yarım kitaplar, yarım düşünceler, yarım şarkılar.. kafada dönüp duruyor, yarım kenarları keskin kaldıysa kesiyor bile etrafı. çok garip bence. yazılarıma, özellikle öykü yazmaya çalıştığım zamanlara bakınca bolca yarım yazı görüyorum zaten. ortasında bir yerlerde durmuşum hep, dağılmış gitmiş zihnim.
geriye bakınca zaten bolca yarım kalmış şey var hayatımda ve hepsi çok çirkin duruyorlar..

çok yarımları olan insanlar var, kimisini anlamıyorum sanırım kimisiniyse sadece anlıyorum ama mantıklı bulamıyorum. kimisiyse fazlasıyla gerçek..
genel bir mesela dersek;
-yarım intikamları olan bir adam varmış uzaklarda bir yerlerde, yarısını merhametinden kalanınıysa imkansızlıklardan yarım bırakmış. yarım intikamlarını her gün anmış ve kini yarılanmaktansa daha da katlanmış.
-yarım aşkları olan bir adam varmış uzaklarda bir yerlerde, yarısını o kalanınıysa ötekisi yarım bırakmış. her yeni sevgisinde eski yarımların keskin kenarları çizermiş kalbini. geçmişin günahlarıyla yakarmış geleceği.
-yarım cümleleri olan bir adam varmış uzaklarda bir yerlerde, yarısını o kesmiş kalanınıysa başkaları. her cümlesini düşünür olmuş zamanla, gittikçe de daha az konuşmuş yarım kalmasın diye. uhde kalmış tüm yarım cümleleriyse içinde.
-yarım kalmış masalları olan bir adam varmış uzaklarda bir yerlerde, yarısını o yarıda kesmiş kalanınıysa masal karakterleri bırakıp gitmesiyle bitirmiş. hep merak etmiş masallarının sonunu ve yalan yanlış sonlar uydurmuş onlara. hiç bir masalını tamamlayamayacağından korkmuş hep.

bu adam belki erkek belki kadın, bu adam belki saf belki salak, bu adam belki gerçek belki yalan, bu adam belki dürüst belki riyalar, bu adam belki gerçel belki kurgu, bu adam belki sen belki o. bu adam kim bilmiyorum ama uzaklarda bir yerlerde böyle adam ve adamlar var. bu adamın benim yazılarımda kullandığım adamla pek bir alakası yok o başka mesele. alakalı desem bana alınırdı çünkü bence.

bu gereksiz yazı kendini en başta imha etmeliydi

bu şey ilham kaçması nedeniyle yarıda bırakıldı

Yolunmuş saçları gizlemek için bere, el ve kollardaki izleri kapatmak için uzun kollu kazak ve son olarak yüzü kapatmak için gözlük ile atkı. İyi çalışılmış sahte bir gülümsemenin izleri belli oluyor yine de bir şekilde yüz kıvrımlarından. Kazağın kollarından gözükmeyen ellerini önünde birleştirip zaten uzun olan kazağı daha da aşağı şekiştirerek çekingen belki biraz da masum bir izlenim vermeye çalışıyor. Soğuktan burnu kızarmış. Titrek bir sesle "Merhaba" diyor ve içeri giriyor. Sanırım o esnada bıraktım yazmayı ben de. Kapımı beğendiği için benimle konuşmayı seçtiğini söylemişti bir önceki görüşmemizde. Neyle karşı karşıya olduğumu gerçekten bilmiyorum doğrusu. Tedirgin olmadığımı söylesem yalan söylemiş olurum ama bahsedilen kişiyle karşımdakinin aynı olduğuna inanmak oldukça güç geliyor bana. Ben ona oturması için bir yer gösterene kadar kafası hafif eğik şekilde, kaçamak bakışlarla odayı süzerek durdu. Alışmıştım aslında bunun olmasına, insanlar girince ya da oturup beklerken odayı süzerler çoğunlukla. Ve bu insanların çoğu ilk gözatma turunun ardından kitaplığa bakmaya geri döner ve kitapları incelerler. Kitaplarla ilgilenmeyenler rastgele gözlerini devirerek odaya bakıyormuş izlenimini devam ettirmeye çalışırlar. Sonra ben onlara oturmalarını söylerim ve bu ritüel biter. İkinci kısma benzer bir şey yaptı o da, odayı süzdükten sonra tekrar süzdü. Odayı ezberlemiş olduğumdan insanların baktıkları yerleri kestirebiliyordum. Bu, onlarla ilgili bazı fikirler verebiliyordu zaman zaman. Bu sefer buna fazla kafa yormadım, her şeye aynı ilgiyle bakıyor gibiydi. İşin garibi hiç bir şey düşünmüyor gibi duruyor olmasıydı. Oturduktan sonra atkısını ve gözlüklerini çıkardı. Kanlanmış gözlerinin altındaki mor halkaları hafif bir makyajla kapatmaya çalışmıştı. Fondöten dışında pek bir şey yoktu yüzünde. Teni fazlaca beyazdı, sağlıksız görünüyordu. Her zamanki gibi lafa girip girmeyeceklerini anlamak için bir süre sessiz bekleyişimi onda da yaptım. Tam sürenin sonunda ağzımı açıp konuşmaya başlayacaktım ki lafa daldı "Bir oyun oynayalım mı?" sesi merhabasındaki titreklikten uzaktı bu sefer. Biraz heyecanlı, duru ve sıcak. "Önce biraz konuşaydık?" dedim kafasını sağa sola hafifçe sallayıp "Hayır hayır, konuşmayı oyun şeklinde yapalım diyorum işte. Şey, aslında basit bir oyun. Sizin her sorunuzu cevaplayacağım ama her soru karşılığı bir soru soracağım. Cevaplamak istemediğiniz sorulara cevabı anlatacak bir renkle yanıt verebilirsiniz." dedi nefes almadan. Heyecanı, nefes alışverişinin hızlanışı görülebiliyordu. Göz bebekleri büyümüştü, bakışlarında beklediğim gibi sorulara yönelik bir korku değil garip bir merak vardı. Hazırlıksız yakalanmıştım doğrusu, kurallarımı bozuyordu bu ama onun oyununu oynarsak daha kolay ona ulaşabileceğimi düşündüm. Sonuçta kendini ne kadar rahat hissederse o kadar kolay açılacaktı. "Tamam" dedim "Sen de istersen, cevap vermek istemediğin sorulara renk söyleyebilirsin." Başını hafifçe indirip iri gözlerle bana baktı ve "Ama rastgele renkler değil, cevabın hissini ifade eden renkler olmalı." dedi. Sesinde hafif bir kınama vardı, onu küçümsediğimden korkuyordu sanırım. Beden dilini kullanmayı mı iyi biliyor yoksa gerçekten mi içten karar verememeye başlamıştım. Zamanla anlaşılacaktı her şey "O zaman başla bakalım.." dedim ipleri onun eline vermiş gibi yaparak. "Şey.. Biraz düşünebilir miyim?" dedi. "Elbette" dedim. Muzur bir gülümseme ve bastırılmış bir kahkaha ile "O zaman sıra sizde!" dedi. Bu oyuna düştüğüme inanamıyorum..

Kendimi toparlayıp sordum: "Neden böyle bir soru oyunuyla konuşmak istedin?" beklediği ve önceden cevap hazırladığı belli olan bir şekilde "Çünkü öteki türlü sadece ben konuşacaktım, tek taraflı oynamayı hiç sevmem. Platonik aşklar kadar sıkıcıdır. Platonik aşkları sıkıcı bulmuyor, bir adım olarak görüyorsunuz değil mi?" Konuyu değiştirme hızı afallattı bir an beni. Bu yüz ifademe de yansımız olacak ki güldü. "Hayır, platonik aşkları gerçekçi bulmuyorum aslında pek. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?" dedim topu kendisine çevirip. "Beyaz" dedi o muzur gülümsemesiyle ve sonra toparlayıp devam etti "Nasılsınız?" Sanki beni ölçmek için sormuş gibi bir merak vardı sesinde ve yüzünde. Bu soru da önceden hazırlanmıştı, bir tuzağa çekiliyormuşum gibi hissettim kendimi. "İyiyim, kapımın nesi diğerlerinden farklıydı?" dedim tuzağa düşme niyetim yoktu. "Daha sıcak duruyor. Nasıl açıklayabilirim bilmiyorum...


Dış not: Burayı yazarken bilgisayar yazmamdan sıkıldı ve uzunca bir süre beni bekletti. O arada müziği kapattım, biraz dolaştım ve sonra sayfayı kapattım. Tekrar açmayı başardığımda hikaye ve karakterler çoktan susmuştu. Bir gün onlar devam ederlerse ben de devamını yazarım. Tam da uzun olabilecek bir şeyler yazabiliyorum diye seviniyordum.. Üzgünüm.

özeleştiri derken kasıt öz eleştirinin dışında özel eleştiri de olabilir mi ki

çırpınış gibi geliyor bazen yazmak, özellikle buraya yazmak. çünkü emin değilim gerçekten okunduğumdan zira gerçekten okuduğumdan da emin değilim ben de başkalarını ama çoğunlukla okuduğumu düşünüyorum; çelişkili yine de. bir iki tuşa basarak yok edebileceğimi bilmek tüm bu yazdıklarımı, intiharın kolaylığı gibi geliyor. hepsini limboya yollayabilirim bir iki dakikada. tüm yazdıklarımı, geçmişimi, fikirlerimi ve düşüncelerimi.. aynı şekilde eski bloglarımı, tivitırı, feysbuku ve saire.. silebilirim kendimi buralardan, hatırlayan hatırlar ama ben kendime ait tüm anılarımı kendimden kaldırabilirim bir şekilde. izi kalır yalnızca zihnimde. zihindeki izler hep acıtır. intihara o kadar yakın geliyor ki bu silme düşüncesi, ürkütüyor. bir nevi ikame oluyor ama, eğer sıkılırsam silebileceğimi biliyorum. kendimi silme gibi bir düşüncem olmadığına göre, o kan tadını burada alabilirim gibi hissediyorum. çok garip geliyor intihar meyillilerden nefret edebiliyorken zaman zaman bu kadar yaklaşmam bu yok etme güdüsüne.
dolaşıyorum zaman zaman blog blog, sevimli resimler karşılıyor. bir şeyler hissettiriyorlar; gülümsüyorum kimisinde, kimisinde isimsiz hislerim dürtükleniyor. zaten resim hep hızlı olmuştur bir şeyler vermekte bana göre. kimilerinde müzik var, çok hoşlanmasam da bazen o arka planda çalan isimsiz müzikler apayrı bir hava katıyor ortama. bilgisayarım pek sevmiyor öyle blogları, açmakta zorlanıyor ama olsun; zaten çok değiller neyse ki. kimisini görüyorum, koyu karanlığı arka plana atıp, saf beyaz yazıları ortaya sermiş durumdalar. konuya odaklanıyorlar hızla, kelimeler konuşuyor sadece. onlar da az ya da kelimeleri konu edenler biraz az. tabii bunların hepsi bana göre.
yeni yıla girmekle birlikte kaç zamandır bir yerlere bir şeyler yazdığımı düşünmeye başladım. bir arpa boyu yol aldım mı emin değilim doğrusu, diyorum ya; boşa geliyor işte ama bu başka bir mesele. tüm bu zaman boyunca hiç resimlerle aram olmadı, renkli şeyleri ekleyemedim kelimelerime. müzikler hep yazının altında bana eşlik etmiş melodiler olarak kaldılar, hiç bütünleştiremedim kelimelerimle. arka plana koyamadım bir şey nedense, avatar olarak bile senelerdir aynı resmi kullanıyorum. belki değiştirmeliyim diyorum her şeyi, epipopanik'i de bir köşeye atıp tekrar bir şeylere başlamak geliyor içimden ama sonra vazgeçiyorum, niye bilmiyorum. içindekileri değil ama blogun kendisini seviyorum sanırım. epipopanik güzel bir şey. güzel kelime ve öyle bir şeyler işte..

mesela Zero 7 dinledim yazarken. yazdıktan sonra da dinlemeye devam edeceğim. tavsiye ederim ama okurken falan değil, genel olarak.
hoşçakalın ve balıklar için teşekkürler