27.11.12

Merhabalardan bir demet veyahut hoşçakalın;


hoşçakalın ve tüm o sözcükler için teşekkürler~

15.11.12

kapatıyoruz

Durdum ve düşündüm. Uzun zamandır yazı yazmayışım, yaratıcılığımın kelimelere dökümünden uzaklaşışım, uzun zamandır çok daha az kitap okumam falan derken birden Epipopanik kelimesini telaffuz ederken o hazzı alamadığımı fark ettim.(evet, telaffuzu çok eğlenceliydi bence)
Epipopanik; bir gün, bir anda aklıma gelen bir kelimeydi. Masalsı, biraz pembe, biraz egolu, bolca ben dolu, hayatımda diğer bloglar gibi önemli yer etmiş bir şeydi ama sanırım artık miadı dolu..
Yeni bir isim bulunca yeni bir blog açacağım, burada duyururum zaten onu.
Yan taraftaki kutucuk 45 takipçim olduğunu söylüyor. Hepsine teşekkürlerimi sunuyorum öncelikle. Okuyanlara, yorum yazanlara, okumaktan vazgeçenlere ve diğerlerine.
(ne kadar da resmi bir dilim var değil mi artık?)
Epipopanik, bitti.

bir varmış, bir yokmuş; epipopanik artık son bulmuş..

8.11.12

;

rüyamda başka bir dünyanın sadece izleyebilen ve kendini çaresiz hissetmeyen tanrısıydım belki de.

o dünyanın ayının etrafında dönen küçük başka "şey"lerdeki arkadaşlarını kurtarmaya çalışan garip beyaz yaratık, yakın geçmişte oldukça kahramanvari işler yapmış ama şimdi varolan durumda yapacak pek bir şey bulamayan insanlar ve iki tarafa da yardım etmek zorunda kalmış bir genç ya da çocuk. yaratığın iç dünyasını görmek, kahramanların çocuğun güvenliği için kalması gerektiğini söyledikleri odada çocuğun aya uzattığı merdivenle yaratığın söylediklerini yerine getirmeye çalışması, çocuğun zihninin ele geçirilmişliği, eski kahramanların hiç bir şey yapmayıp ve yapamayıp boş boş beklemeleri ve beklemek zorunda kalmaları.. bir de işler tam heyecanlanmaya başlarken uyanmak belki. belki de rüyadan arda kalan imgelerin arasını uyduruk ve estetik kaygılı fikirlerle doldurmaya çalışıp ele yüze bulaştırmak.

eline yüzüne gecenin bulaşması falan filan..

31.10.12

kafam sorularla dolu

-hiç renk evcilleştirdiniz mi?
-uçuşan notaları yakalamak için nasıl bir ağ kullanmak gerekir?
-teller sustuklarında ne hisseder?
-kelimeler varoluşlarından mutlu mu?
-varoluşçu kelimeler de var mı?
-utangaç kavramlar var mıdır?
-boşluğun benliğinin sesi nasıldır?
-gülümseyen yıldızlar ve gülümsemeyen yıldızlar arasında fark var mıdır?
-yaşlı yıldızlar bilge midir?
-kara delikler depresyona girer mi?
-odamın duvarları beni seviyor mudur?
-çok tatlı yemek neden daha güzel yapmaz dünyayı?
-tanrı beni sevmiyor mu?
-düş kapanlarım çalışıyor mu?
-düş kapanlarını modifiye edersek başka şeyler de yakalayabilir miyiz?
-büyülü eşyalar nasıl yapılıyor?
-evcil bulutum olsa olur mu?
-evcil bulutlar musluk suyu içerlerse hastalanırlar mı?
-siyah bulutlar nasıl hissediyorlar kendilerini?
-cadılar bayramı gecesi gerçekleştiği iddia edilinen o duvar zayıflamasından faydalanıp dış dünyada kalmış kısımlarımızı kurtarabilecek miyiz?
-ruhumu ben mi kırdım? parçalar nerde?
-neden gözlerimi kapattığımda karanlıktan başka hiç bir şey göremiyorum?
-imgeler biz onları göremediğimizde nerede duruyor?
-biz uyurken parmaklarımız ne yapıyor?
-kelimeler çıkarken çıkış yollarını zedeliyor mudur yoksa rahatlatıyor mudur?
-posterler sıkılır mı?
-kahve kremasını sevmemem kahvenin kutsallığından kelli olaraktan münafıklık mıdır?
-neden ben sütü kahve kremasına tercih ederken bazı insanlar kahve kremasını süte tercih ediyor?
-neden bazı insanlar jelibon sevmez?
-neden bazı insanlar çok insan?
-neden konuşmalarımız sadece duyulabilir şeyler?
-neden bazı şeyleri farklı algılamak için fazladan efor sarfetmek gerekiyor bazen?
-neden neden için başka kelime aklıma gelmiyor?
-neden varolmayan bir renk düşleyemiyoruz?
-mut neden biter?
-mucizeler nadiriyetini kaybetmeyecek mi hiç?
-gerçellik beni zehirlemeye ne kadar daha devam edecek?
-neden bunca zamandır hiç yazmadım?..
-sorularım neden bitti?....
öyle işte..

1.10.12

Obsidyen

Elimde en bir ya da iki bin sene önce kullanılmış bir taşı tutup taşı değil iki ay öncesini hissetmeye çalışma çabalı bir gecede, gözlerimi kapattığımda renkleri siyaha dönebileceğinden korktuğum duvarlarımın arasında bekliyorum. Eğer uyursam kötü bir şeyler olacak hissi dolu içim. Zamanın geçmesinden ürkülen zamanlardan birindeyim nedensizce.
Bütün gün aynı pozisyonda bilgisayarla yatakta durmaktan ağrıyan sırtım canımı acıtıyor. Doğrulup sırtımı geriyorum, tuhaf sesler çıkarıyor her zamanki gibi. Zaman geçmiyor, hala aynı şarkıdayım.

Taşı kaldırıp inceliyorum, çalan şarkı bir şeyler anımsatırmış gibi yapıyor ama başarısız kalıyor. Yarım ağız gülümseyebileceğimi farkettiğim düşüncelerimi üşengeçlikten kenara bırakıp taşı sorgulamama devam etmek istiyorum ama o yarım ağız gülümsemeyi yapabileceğimden emin olmak için önce deneyip ondan sonra taşı tekrar kaldırıyorum. İşaret parmağımın tırnağı uzunluğunda ve ona yakın genişlikte bir şey, biçimsiz, bazı yüzeyleri kaygan bazılarıysa keskin.. Uzunluk algımın metrik sistemle olamadığını anımsadığım başka bir zaman geliyor, zihnim dallanmaya çalışıyor ama ben onu odaklanmaya zorluyorum. Elimde, kendi varoluşunun ona katmadığı ve belki hiç düşünmediği bir anlama sahip bir taş tutuyorum. Hafifçe bırakıyorum, karnıma doğru düşüyor. Aslında hafifliğini ölçtüğümü düşündürtüyorum kendime. Kokluyor, tadıyorum. Tadı tuhaf. Bir daha tatmama kararı alıyorum. Saçmalıyor muyum?..

Sessizliğin ürkütücülüğünden sonra müziklere bakıp fazla düşünmeden Mogwai açıyorum. Artık güvendeyiz. Aslında tedirgin edici bir melodi başlıyor. Huzursuzluk var şarkıda. Adı Ex-Cowboy. Ne anlattığını bilmiyorum ama ölü bir kovboyun ruhunun kasabasında hüzünle dolaşışını kurguluyor zihnim örümcek ağlarında. Uyumak istemiyorum, zihnim garip bir yer haline geliyor. Aslında ben mutluyum ama yarın insanlara uyum sağlayabilecek miyim bu akışla bilmiyorum. Düşünce sistemimin yetersizliği hissiyse başka bir hikaye ve başka bir zamanın konusu. Belki cips falan gerektiren bir zamanın. Konuyu geçiştiriyorum.

İçi ağzına kadar, üstü kapalı ben dolu bir yazı dökülüyor parmaklarımdan. Çok şey anlatıyorum ama umarım hiç bir şey anlatamıyorumdur. Yıllar sonra tekrar varolmaya karar veren göbeğimin üzerinde varlığını bildiğim en yaşlı şeylerden biri duruyor ve ben onun en yeni anılarını seviyorum. İlgim dağılıyor. Susuyorum.

Mogwai gece gece çok gürültü yapıyor.

Ben, gerçekten susuyorum. Taşı özenle sakladığım şeffaf kabına geri koyuyor, koruma altına alıyorum. Okuduğun kelimeleri şimdilik burada bitiriyorum..

Simetriyi tutturabildiğim için ne kadar mutlu olduğumu düşünüyorum.

26.9.12

hep reklam bu

zamanında altın günü misali kitap günü yapsak nasıl olur, nasıl karşılanır diye düşünüp benim pek de sevmediğim "hepimiz aynı kitabı okuyup gelelim sonra da konuşalım" gününe sıcak bakan pek çok insanla karşılaştıktan bir süre sonra ne yapsak da orta yol bulsak deyip, orta yol falan bulmayıp "topluca kitap okumaca" diye bir şey yapmaya başladık yaz öncesinde. 10-15 kişiyi bir kafeye oturtup 3-4 saat birlikte kitap okuyup okumayacaklarını görmek, sonrasında da sohbet etmekle geçen bu proje yeni insanlara ulaşmada ve gelen insanların istikrarını korumada biraz sıkıntılı bile olsa bir şekilde dördüncüsüne ulaştı. burada facebok event linkini bulabilirsiniz mesela cumartesi günü yapılacak olanın.

eğer düzgün bir kitlemiz olur, biraz daha benzer ilgi alanları olan kişiler bulabilirsek bunu ileride belirli bir konsept üzerine okumalar olarak geliştirebiliriz diyoruz mesela ama bu başka bir mesele ve başka bir konu.

100 thousand poets for change diye bir etkinlik var mesela. pandomimciler, şairler, müzisyenler 29 eylül günü dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. konserler, sempozyumlar, gösteriler vesaire vesaire.. biz de yapsak ya artık dediğimiz kitap okumacayı bu zamana denk getirip hani bir kafede bir sürü insanla kitap okumanın sinerjisini dünyada sanatla ilgili bir şeyler yapan bir sürü insanla oluşturma fikrinin güzelliğine inandık. inandım ya da. benim kadar etkileyici bulmadı insanlar bu oluşumu pek sanırım ama bu da çok ayrı bir konu. şimdi de elimizde burası var mesela resmen onların arasında olduğumuza dair bir bilgi olaraktan. hatta bu etkinlikle ilgili yayınlayacağımız geri bildirimleri(ve diğer tüm etkinlikleri tabiiki) stanfort üniversitesi birleştirip düzenleyecekmiş.

türkiye'de izmir, istanbul ve mardin'de bir şeyler yapıldığı duyumunu aldım ancak ne olduklarına dair pek fikrim yok, siteyi tekrar çok fazla inceleyemedim çünkü şu anda uykum var (biraz da üşendim)

öyle işte. reklamları okudunuz.
kitap okumaktan, kitap sohbeti yapmaktan keyif alan ve izmir'de olan tanıdıklarınız veyahut benlikleriniz varsa davet edin, katılsınlar bizlere bu gün

22.9.12

ölüler de dans eder mi

"Ölüler dans eder mi?" diye fısıldadı bana sarıldığı battaniyesine gömdüğü başıyla. Gecenin bu vakti nereden bulduğu belli olmayan bu sorusuyla yatağından kalkıp,çıplak ayaklarla karşımda dikiliyordu işte yine. Durduğunda soğuk zemine değen ayaklarını korumak için uzun battaniyesinin yere sürtünen kenarlarına basmaya çalışıyordu. Bu çabası zaman zaman dengesini kaybetmesine neden oluyordu ama düşmüyordu. "Dans ederler mi?" dedi iri ve diri gözlerle. Uyumamış mıydı hala acaba? Oturup bunu mu düşünüyordu? Nereden varmış olabilirdi ki bu düşünceye? Sabırsızlıkla alt dudağın ısırdı ve biraz kemirdi benim soru dolu düşüncelerimin akışı sırasında. "Niye bu kadar çok düşünüyorsun!" dedi sitemle sesini yükselterek. "Yoksa, yoksa hikayesini mi anlatacaksın!" dedi zıplayarak ve daha da yükselmiş bir sesle. Ayakları yarı battaniyede yarı dışarıdaydı, kıpırdanıp tamamını battaniyeye getirmeye çalışırken ben de zihnimi bir öykü için zorladım.

"Ateş.." diye başladım söze. "İlk hayaletten beri hep çekmiş ölüleri kendine. Gidemedikleri o diğer yörenin ışıltılı topraklarını anımsattığı için gittikleri söylenir ateşin yanına. İçgüdüsel yani. Hani kuşların uçması, köpeklerin yüzmesi falan gibi.." diye devam ettim. Ardına kadar açılmış gözlerle beni dinliyordu, başlamıştım hikayeye. Geçiştirmeler, savuşturmalar, kısa kesmeler veyahut yumuşatmalara müsamaha gösterilmeyecekti kesinlikle. "Tarihini kimse bilmez, çok uzun zaman önce olduğu söylenir sadece. O kadar ki, çok uzun zaman öncelerde bile çok uzun zaman önce diye anlatırlarmış bunu. İlk kez, öyle uzun bir zaman önceki bir ateşin başında gelmiş ölüler canlıların yanına. Canlılar ateşin başında, hasta bir kızın yanında duruyormuş. Bir deri bir kemik, hasta, üşüyen kız ve etrafında o yesin, sevsin diye yapılmış yiyecekler ve içecekler dolu bir ateş çevresi. Bütün sevenleri, tanıyanlar oradaymış. İşte o zaman, yıldızların şimdikiden çok daha fazla olduğu o zamanda ölüler gelmiş. Herkes susmuş. Canlıların elleri taşlara, sopalara gitmek istemiş ama gidememiş. Rüzgar şöyle bir esmiş önce ama sonra o da durmuş. Zaman bile durmak istemiş devam etmek için içtiği andı varolmasa. O uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi duran sessizlik anını küçük hasta kızın hareketi bozmuş. Kız, kemiksi elini kaldırmış yavaşça. Hiç kimse görmemiş onun hareketini, canlılar ölülere ve ölülerde canlılara bakıyormuş sadece. Birbirlerinin, hiç bir şey anlamadıkları gözlerinin içine.." Biraz nefeslendim ve ona baktım tepkisini incelemek için. Merakla bakıyor, sabırsızlıkla ve biraz da soğuğun etkisiyle yerinde hareket ediyordu. Devam ettim ben de hemen: "Göğsüne koymuş kız elini, yukarı kaldırmış, göğsünün hemen üzerine koymuş ve baş parmağının eklem yeriyle vurmuş. Hasta göğsünde yankılanmış ve büyümüş ses, dışarı çıkmış. Donuk ateşi geçmiş, ağaçlara değmiş. Tam. Tam, tam. Tam, tam, tam... Üçüncü seferde bir ritime oturmuş, her şeyden sonra canlılar ve ölüler duymuşlar sesi. Ne yapacaklarını şaşırmışlar ritim karşısında. Rüzgar devam etmiş esmeye hiç bir şey olmamış gibi, ateşin çıtırtısı eşlik etmiş. Kızın eli yorulup düşerken, ateş ritmi devam ettirmiş. Ateş azalıp giderken, canlılar ve ölüler nereden aldıklarını bilmedikleri bir ilhamla el çırparak, ayak vurarak devam ettirmişler ritmi. Ayak vuruşları adımlar, el çırpışları hareketler olmuş; ölüler ve canlılar ateşin etrafında dans etmiş tüm gece.." Nefesim bitti benim de hikayenin sonlarında. Yorgun hissediyordum kendimi. Tıp. Tıp, tıp. Tıp, tıp, tı.. Küçük ayak sesleri bir ritmi denedi, battaniyeye takıldı seslerin bazıları. "Ben dans edemiyorum." dedi şişmiş yanaklar ve ne demek istediği anlaşılmaz bir ifadeyle. En azından ben anlamadım. Şöminenin çıtırtısı bir an için ilgimi o tarafa, ateşe çekti. Geri döndüğümde o yoktu. Belki ifadeyi anlamak istememiştim. Koridora bakarken, o yine yoktu.

sonbahara mektup

merhaba sonbahar,
rüzgarlarla birlikte geliyorsun, yapraklara üfleyip arka plan müziği yapsınlar mı istiyorsun sana? havayı garip bir koku kaplıyor sen gelirken hep, sen yapıyorsun onu değil mi? yağmur ne zaman gelecek, hep geç kalıyor sanki.
nasılsın görüşmeyeli sonbahar? ilkbaharın yaptıklarını toplamak yine sana kalmış görüyorum ki. yine de bir köşede kendin de bir şeyler yaratıyorsun ya, hayran kalıyorum azmine. bu sene anımsadım da, güz diye bir isim var mesela sana ithafen. güzel isimdir, ben severim en azıdan.
ölümü ve hüznü çağrıştırıyormuşsun insanlara, ne acayip değil mi? elindeki tırpanın estetikliğini anlayacak kişiler değiller henüz hala, aldırma sen onlara. onlar tırpanı hep ölümün elinde görmüşlerdir belki, hiç ekini biçen tırpanı düşlememişlerdir. onların tırpanları ruha değmiştir hep belki, buğdayın ayaklarını yerden keserken hiç göremişlerdir onu. sıcak ekmek kokusu da ek imge değildir onlarda belki. çok mu ağır oldu? hakarete yaklaşmış biraz sanki, evet ama olsun. kalbin kırılınca erken gidiyorsun ve kış ile pek anlaşamıyorum ben, biliyorsun. bu sene biraz daha kalsan mesela? kahve içsek kahverengi yaprakların arasında bir yerde seninle? tarçın, çikolata, kahve, biraz süt ve biraz esmer şeker olsa mesela. kupadan tüten buharı rüzgarınla alıp gri bulutlardan burnunla koklasan. yaprak hışırtılarıyla espriler yapsan, hikayeler anlatsan mesela. gün batımı eşlik etse sana. olmaz mı? tatilin var mı hiç?
seni sevmek için çok nedenim var, biliyorsun.
görüşmek üzere, umarım görüşürüz uzunca bu sene
sevgilerimle..

21.9.12

kin ve kinaye arasındaki farklar bu yazıyı ilgilendirmiyor

Onu lanetlemek istedim, basit bir şeyle. En azından başlangıçta.. Ne kadar kızacağımla ilgili bu durum. Onu karodan yapılma bir taban ve tavanda, maçadan parmaklıklar ardına, kupa muhafızlarla birlikte, sinekler ülkesine bırakacaktım yalnızca. Basit bir tuzak, hapishane; çıkmak için tek yapması gereken bir joker olmak, tabii bunu akıl edebilirse. Tek sorun: muhtemelen o kadar kızgın olacağım ki ben; o, jokerlerin bir insanı ömürleri boyunca yalnızca bir defa görmekle lanetlendiklerini bilmeyecek bu süreçte. Eğer gerçekten çok azimliyse laneti bozması için ölümden geri dönmesi gerektiğini öğrenebilecektir bir gün ancak tek sorun, ölümün ötesinde bekleyenlerle yaptığımız küçük bir anlaşma olduğundan; bu kadar zorlarsa şansını, ne kadar acımasız ya da ne kadar merhametli olduğumu göreceğiz.

Operadaki Hayalet geldi aklıma ama bence Christine, Eric'i seçmeliydi..

18.9.12

kısa kısa not not beşlibirşeybelki

-sıcak mı soğuk mu olması gerektiğine karar veremeyen, en sonunda sıkılıp yağmur yağdırmayı düşünen pek bir nevi şahsına münhasır izmir havası özellike sizin yanınıza "her ihtimale karşı gömleği"nizi almadığınız zamanlarda soğuyacakmış gibi izlenimler veriyorsa; yaşamınız dışarıdan bakınca sıkıcı olmayabilir. içerisi daha basık ve havasız ama ne yazık ki..

-cadılar bayramı geliyor. geçen seneki gibi bir balo, parti hazırlığına soyunduk bugün. gelin, kalabalık ve kostümlü olunsun. gece daha bir renkli olsun. gelin dediysem lütfen yani.

-iş bulmam lazım ve ben bir sürü kursa gitmek istiyorum ama işim olursa muhtemelen hiç bir kursa gidemeyeceğim ve işim olmazsa da kurslara hiç para veremeyeceğim. sevimsiz bir cümle hazırladım ben az önce sizlere, siz de okudunuz nedense işte..

-okul benden para istedi ama sormadı ki bende var mı ondan

-klavyemde yürüyen bir kedim bile yok.

-sarkazm/hiciv diye bir şey var, bunu başaramayanlardan daha çok var ama tabiiki onu anlamayanlar kadar çok yoklar

-müzik ruhun gıdası olabilir, benim ruhum olmayabilir, varsa beslenme sistemlerinde sorun olabilir. veyahut müzik zevkim çevremdekilerden biraz farklı olabilir.

-hala neil gaiman'ı çok kıskanıyorum..

http://www.100tpc.org/ şeysi için türkiye organizatörüne ulaşmaya çalıştım; kitap okumacayı o gün yapalım ama başka bir etkinlikle çakışmasın, hatta başka bir şey varsa ona destek verelim falan gibisinden bir şeyler söylemeye çalıştım ama ya ben söyleyemedim ya da o çok ters anladı durumu. bir ara açıklayayım, ay sonuna da yeni bir kitap okumaca yapacağız gibi falan mesela. ona da gelin, lütfen.

-ttnet'in kablosuz hedesine günde üçten fazla bağlanılmıyormuş. üstelik hata verince de bağlanmış sayıyormuş seni. ne kadar çirkin değil mi?

-hobilerim arasında starbucks bardağı boyamak var.

-bazı bölümlerin çok karizmatik isimli dersleri var, kıskanıyorum

-benden mühendis olmaz. olmuyor.

-"o kadar optimistsin ki!" diye başlayan ünlem ve hiciv dolu bir cümle kuramadığıma üzüldüğüm zamanlar var ama sevimli bir üzüntü oluyor bu genelde

-şirince'ye gitmek istiyorum ben mesela, çok oldu son gidişimden beri..

-plan yaparken zaman belirlemeyip spontane olarak plan harekete geçirmenin çok özel bir keyfi var zira planlanmış şeylerin yapılamadığında verdiği hüznü çok az şey bastırabiliyor bence..

-kitap okumalıyım ben

-ben kitaba bakarken kitap da beni izliyor mu ki?..

-sıkıldıma

-bitti, şimdi yazı işkencem bitti sizlere uyguladığım. artık yaşamınıza geri dönebilirsiniz. çaldığım zamanınızı ne yazık ki geri iade edemiyorum, hatta bana ulaşmıyor bile. zararına çalışıyoruz valla. valla bak?..

12.9.12

raks

nasıl geçtiğini anımsamadığımız daha önceki bir yaşamda karşılaşmış ve bu dansı yapmıştık sanki. anımsanabilir, tanıdık adımlar; hiç de yabancı gelmeyen bakışlar.. bir kaç santimlik mesafe ile yerde dairesel hamlelerle devam eden dans ve arkadaki ağır müzik. keman ve viyola, acılı bir kadın sesi.. bir sonraki dönüşte birbirine dokunması gerekecek ellerin hesabını yapıyor gibi tüm gözler. an o kadar yoğun ki çevrede başka hiç bir şey yokmuş gibi devam ediyor dans. aslında hiç insan yok salonda, belki müzik sadece kulaklarda hatta belki bu dans sadece bir rüya..
ve geliyor beklenen hamle, eller birbirine değiyor. deri, deriyle temas ediyor. gözlerde bir kısılma, içeri doğru bir şeyler akıyor gözlerden. olağan bir hisse dönüşüyor, olması gerektiği gibi hissediliyor artık.. şarkı yavaşlıyor ve son noktasına geliyor, başlar yaklaşıyor ve gözlerdeki parıltı değişiyor. dudaklar nefes almak için biraz aralanıyor ve.. şarkı bitiyor, hikaye devamını anlatmıyor

http://www.youtube.com/watch?v=_p6JgqfmYu4

19.8.12

kahve dileği

Gecenin içinden başağrısı dolu anları katlanmaya hazır kılmak adına bir bardak daha kahve dilemeyi kimden yaparsam o kahve kendini mutfakta hazır eder bilmek isterdim. İstiyorum. İstedim. Olmadı. Hala kahve kokusu alamıyorum..

Kahve için çok geç olmayı hiç başaramadı saat neyse ki..

reklaylaylam

Merhaba, orada kimse var mı?

KSA adında bir şey var İzmir'de mesela. Kurgu Sanatları Atölyesi, Kurgu Sanat Atölyesi, Karmaşık Sarmaşıklar Alanı gibi çeşitli isimlere keyfi olarak sahip olabileceği gibi aynı zamanda işe yarar pek çok şey yapan Pörtü adlı bir sayfaya sahip. Pörtü konserler, konferanslar ve benzeri şeylerle ilgilenirken KSA kitap okuma günleri, tartışma günleri ve benzeri etkinlikler düzenlemekle uğraşmaktadır.

Çok ciddi oldu, sonra fazla resmi üsluba sahip olmakla itham ediliyorum. İzmir'de iseniz ve kitap okumakla, bir şeyler üretmekle ilgileniyorsanız sizleri de bekliyoruz. Uyumlu ve arkadaş canlısı olmanızı tercih ediyorum. Çünkü ben öyleyim! Yani bu tip durumlarda öyleyim. Süperizdir biz zaten, ondan siz de gelip süper olun!


Izmir Board Game Enthusiasts diye de bir şey var mesela, toplanıp kutu oyunları oynuyoruz. Civilization, Citadels, Dixit gibi oyunlarımız var mesela! Geniş sayılabilecek bir yaş aralığında 10-15 kişi civarında toplanıyoruz iki üç haftada bir. Bir süredir aksadı bayram ve bu kitlenin katıldığı başka etkinlikler nedeniyle ama düzenleneceğini düşünüyoruz zamanla. Düşünüyorum ya da.. Bana kaldı da bu iş niyeyse.. Neyse..

Mesela Go oynayanlar var İzmir'de, dernek falan hatta bunlar. Bir ara gidip öğreneceğim doğru düzgün oynamayı ama hep üşeniyorum. Haftaya Cosplay partisi yapacak olan bir ekip var mesela. Sonra bu arkadaşlar var, FRP ve minyatür oyunları ile falan ilgileniyorlar.

Onun dışında şunlar güzel bir grup bence mesela, bir ara gidip dinlemeyi düşünüyorum tekrar.

13 var bi'de mesela Alsancak'ta, terasında rahat koltuklar var falan. Güzel yer, seviyoruz ben. Tekilli-çoğullu, evet.


kısakısa notnot çokuncu

-Ne iş yapar bu adam diye yansımamı bile göstermeyen bir ekrana bakıp duruyor ve yanı başımda açılacak, gerçeğin çok farklı bir halde olduğu bir yere çıkacak bir kapıya odaklanmamaya çalışıyorum. Çünkü hala açılmadı. Hala daha açılmadı. A.. Neyse.. 

-CV'ye dökülebilir doğru düzgün hiç bir şeyimin olmaması durumu basıyor bazen..

-Saçımı kesersem beni işe alacaklarmış, ne güzel değil mi?

-Akrabalık ilişkilerinize önem vermiyorsanız bayramlarda boş oturuyorsunuz genelde.

-Müzik bazen o kadar ağır ki, düşünmemeye alışıp çürümüş zihne ağır geliyor ve dinleyemiyorsunuz.

-Parlak düşüncelerimi yedi tüm huysuzluğum.

-Mutfak, ilgi göstermeyince kötü kokuyor.

-Evde kahve bitmesinin bazı yan etkileri olduğunu biliyor muydunuz? Ben her seferinde unutuyorum.

-Zihnin masal madeninin ana damarlarından birini kaybetmişlik hissinin mide bulandırıcı etkisini, hiç bir şey yapmamışlığın biriktirdiği açlıkla birleştirince kusmak istiyor insan bazen. Kusmanın türleri üzerine düşünmeden sadece odaklanmaya çalışmayı başaramıyor ama nedense. Gerçekten kusulabilir mesela ya da öfke de kusulabilir dışarıya, sözcük de kusulabilir yazıya, gözyaşı kusulabilir güven verici veyahut zayıf bir ana, çizgi ve renk kusulabilir bir kağıda, hırs kusulabilir bir bilgisayar oyunu oynarken farenin tuşuna..
Midem bulanıyor.

-Dağılan ilginin toplanamayıp etrafa civa misali dağılması gibi bur durum var mesela.

-Müzik yapmayı bilmek isterdim doğrusu. Bir müzik aletinden kulağa hoş gelebilecek sesler çıkarabilmek, bildiğim bir melodiyi taklit edebilmek, kelimesi olmayan bir şeyi anlatmayı deneyebilmek ya da daha basit olarak bir şeyi kelimesiz olarak anlatabilmek.. Neden bilmiyorum ama bazen gerekli geliyor..

-Bu kadar.

-Bi'de iş bulmalıyım yoksa kıyametim kopabilir.

13.8.12

Baktı ve sakin bir ses tonuyla "Bunu nasıl yaptığını anlat." dedi. Sesindeki kısıklık ve sakinlik ardında geçen onca düşünceyi saklama amaçlıydı belki ya da sadece dingin düşünce akışının bir dışa vurumu. Cevabını beklemeden izlemeye devam etti sessizce. Artık duruşunun dinginliğinin karmaşayı gizleyen bir duvar olduğu daha net görülüyordu. Akvaryum camının ardında dalgalanan suyun gölgesi gibi gözlerine vuruyordu bazı düşünceler. Sessizce izledi, anlamaya çalıştı ve sonra gözlerinden seçilemeyen bir düşünceyle tüm dalgaları durdurup başını çevirdi. Sağa, orada olmayan bir ağaca baktı ve yapraklarını saymaya başladı. "Elbet konuşmak zorunda kalacak nasıl olsa.." dedi içinden.

keskin bir "bana nasıl yazdığını anlat" sorusuna cevaben denendi

8.8.12

iki gümüşün yoksa bir öykü anlat bana

"
"Hayır aşkım anlamıyorsun, ben seni tamamen ölesin diye öpmüştüm." dedi toprağa bakan gözlerimi görmeye çalışarak. Ses tonu titrekti, yüzüne bakabilsem belki gözlerinin yanlarından süzülen gözyaşı damlalarını görebilirdim teninde kaybolmadan onlar. Teni o kadar pürüssüzdü ki gözyaşları görünmez olabiliyor ya da duraksamadan kayıp aşağı düşebiliyorlardı. Önceden, çok önceden bir defasında yakalamıştım bir tanesini ve silmiştim yanağından. Ani hareketim seni önce ürkütmüş sonra düşünceli bir şekilde boynunu büktürtmüştü. Bana bakmıyorken sen, tadına bakmıştım gözyaşının. Acıydı çok. Yaşam enerjimi içimden çekip çıkarırcasına acıydı. Zaman zaman düşlerimiz uzak kalsın deyip uzaklaşmıştık ama tek uzak kalan gözlerimiz olmuştu. Şimdi yakında olup bakamadığım o gözlerin ya da.. Neyse..

"Ben sana git derken benden git demiştim, her arkanı dönüşünde gelme gönlüme diye uğurlamıştım ben. Böyle değil!" dedi hıçkırıklar içinde. Bakamadım bile yüzüne, bakmak istediğimden de emin değildim zaten. Bakabilseydim eğer, ne yapardım hiç bilmiyorum. Sarılmak, öpmek değil sadece biraz daha yaklaşmak isterdim belki; bir adım daha.. Yaklaşmamdan hoşlanmayıp vurur, yüzümü tırmalardı belki. Belki kollarıma atılırdı, elleriyle başımı tutup öperdi beni nefesi bitene kadar. Belki sadece yaklaşıp başka bir şey görmeyinceye kadar birbirimizin gözlerine bakardık. Bilmiyorum, zaten hiç biri olamadı..

"Giderken.. Giderken en azından hoşçakal de isterdim.." dedi fısıldayarak. O kadar sessiz söyledi ki zor duydum, sanki o aşılamaz duvarlarından sızan bir düşüncesiydi sesi sadece. Benim bile sesim titriyor artık bahsederken. Bir şey bıraktı geride, ne olduğunu bilmiyorum. Sanırım o hediye ettiğim anahtarlıktı..
"
----

"Merak etme" dedi kayıkçı, "Nehri geçince hiçbirini hatırlamayacaksın.."

kahve renk değildir

Kahvenin renginde bir tuhaflık mı var?

Ne katıyordum ben kahveye? Cidden biraz çözünebilir kahve ve sıcak su muydu kahve dediğim şey sadece? Neden tadı ve anısı buna sığdırılamayacak gibi ki? Bardağa biraz kahve ve.. Önce soğuk su kahveyi çözmek için. Yoksa yakalanan başarısız yalanlar gibi bir tadı oluyor kahvenin, yanık gibi.. Şekeri düşünüyorum ama hayır, sadece süt ile yumuşatılmış ve bir şeyleri bastırmak için kullanılan kahvenin içine katmalı şekeri. Açlığı bastıran kahveler, görünmez yaraların sızısını bastıran kahveler, sabahın yoğunluğunu bastıran kahveler hep sütlü oluyor nedense.

 Kahvenin rengi yapılan kişinin ruh haline göre mi değişiyor cidden? Sanki daha koyuydu normalde kahvenin rengi. Gece bakılan boşluğun rengindeki kahvelere alışmışlık var tabii. Düşünmüyor değilim bir iki damla boya ile gece göğü renginde kahve yapmayı. Yıldız olarak ne eklerim bilemedim ama..

Sıcak ve yumuşak sohbetler için tarçın atılır mesela kahveye, kendi başıma içerken atmışlığım neyedir bilemiyorum ama. Sütlü ve tarçınlı ise dünyaya odaklanmayı sağlıyor belki mesela.

Bir de çikolata var tabii, kahveye garip şeyler yapıyor. Küçük bir savaş çıkıyor eriyip karışırken onlar bence tatları arasında, galip gelen ilk yudumdaki hissi belirliyor.

Kahvemin renginde bir gariplik mi var? Yaparken ne düşünüyordum acaba?..

blehemen

kaç zaman oldu bir öykü çıkmayalı sözcüklerimden bilmiyorum. zaman zaman sahneler, karakterler sıyrılıyor duvardan ama buraya yansıyabilecek bir şey yok gibi hiç. üzülüyorum düşününce. olsun diye zorlamanın daha kötü yapabileceğine dair bir öğüt alıyorum mesela, önceden emin olamıyordum ama artık oldukça mantıklı geliyor. ben de karalama modunda yazmaya başlıyorum artık buraya. her ne kadar sürç-i lisan eder ya da saçmalarsam affola;

insanlar çirkinler. çok sert bir tepki belki ama öyleler. bir süre evde, kimseyi görmeden yaşadıktan sonra kalabalık bir caddeye çıkınca daha belirgin oluyormuş. çirkinler. fiziksel bir çirkinlikten bahsetmiyorum ama, çirkin bakıyorlar. bakışları, düşünceleri kötü.

bazı sokakların kedileri daha cana yakın oluyor.cana yakın olduklar kadar da temiz oluyor genelde o kediler. sevmesi, oynaması keyifli oluyor kötü ya da kötüye gidebilecek bir günün içerisinde karşılaşınca.

kışı sevmiyorum ve yaz hala daha iyi.

burayı artık pek okuyan kalmadı zaten, belki yazmamam o kadar da göze batmıyordur. iki üç günde bir tivitıra bir şeyler yazıyorum en azından. öyle işte..

bu kadar, daha fazla kelimem yokmuş sanırım benim..

1.8.12

sebze

hayat hakkındaki en önemli öğütlerimi bezelyelerden aldığım bir yaşantı isterdim. bana birlikte yaşamayı, kardeşliği anlatırlardı. yuvarlak olmaları onlara güçlü bir adalet duygusu veriyor olurdu belki, yeşil olmalarıysa dinginlik ve bilgelik. çiğ bezelyenin kendine has tadını hiç bilemezdim belki ama onların görünüşlerini ve renklerini daha iyi bilirdim. bezelye yemeğini hiç sevmezdim belki ama bakınca renklerinden, şekillerinden ve diğer şeylerinden ayırt edebilirdim onları.

bir tarlada sebzeler tarafından büyütülüp sonradan zorla şehre getirilmek mesela, tarzan'ın öyküsünün farklı bir yönden incelenişi gibi. mantarları sevimli ama biraz bencil, fasülyeleri kuralcı, kabakları sıkıcı bulmak. patlıcanların sadece şekilden ibaret olan kuul çocuklar olduklarını bilmek, tüm soğanların -sanki doğuştanmış gibi- yaşlı olması ve patateslerin öz güven düşüklüğü.. ve işte sonra şehir..

mozaiklenmiş, siyah sansür dikdörtgeni çekilmiş düşünceleri olduğunu sanmıyorum sebzelerin.
sebzelerin önyargılarını önceden tahmin edebilirsiniz ve sizi onlarla zorlamazlar, orta yollar vardır hep.
somurtmak gibi huyları yoktur pek.

sebzeler de huysuzlanır tabii.

hayır, sebze bir gönderme ya da metafor değil bu yazıda.
evet, belki biraz karnım aç.

30.7.12

boş sokaklar

Sokakları boş tutuyorum gelişin için.
Sabahın erken saatlerinin loşluğunda, gölgesiz ve serin sokaklarda rüzgarın bile sesi çıkmıyor. Yankılar daha uyanmamış gibi. Kaçırmaman için bu manzarayı, boş tutuyorum sokakları ben de.
Kimse yok etrafta, arada sırada hızlı hızlı yürüyen birileri oluyor ama onları saymıyorum çünkü bir yerlere yetişiyorlar. Manzarayı kimseyle paylaşmıyorum, olduğu haliyle korumaya uğraşıyorum. Boş tutuyorum sokakları senin için.
Güneş sabah mahmurluğunu üzerinden atıp yukarı tırmandıkça zorlanıyorum artık. Güneş bakıyor, insanlar yürüyor, geliyor, bekliyor. Boşluk yitiyor gözlerimin önünde. Bir köşe bulup savunmaya çalışıyorum. En azından orayı boş tutuyorum senin için.
Güneş doruğa ulaşıyor ve gerinip ısısıyla sarılıyor sokaklara. Terleyen ve üfleyen insanlar dolduruyor etrafı artık. Elimde boş köşe kalmıyor, gözlerimi kapıyorum. Ellerimin içindeki boşluğu korumak adına yüzüme kapatıyorum ama kir ve toz dolmuş onlar da, başaramıyorum. Tutacak bir boşluk arıyorum senin için.
Yorgunluğum sırtıma vuruyor tüm gücüyle, bir yerlere oturuyorum. Her yan kalabalık, her yerde bir şeyler. Yanım bile boş değil otururken. Gözlerimi yumuyorum, kalbimin sokaklarına bakıyorum ve boş tutuyorum onları gelişin için.
Artık rahatım, gülümsüyorum, yaşamaya devam edebilirim beklerken.
http://www.youtube.com/watch?v=jWFb5z3kUSQ


çok yüzeysel, çok boş, çok çirkin olmuş.. mneh, beğenmedim.

25.7.12

trafik lambalarına iyi davranmak bir erdemdir mesela

nesnelerin hissedebileceğine inanmayanlardansanız okurken çok sıkılabilirsiniz, uyarayım

trafik lambaları çok hüzünlü

çok senedir bunu söylüyorum ancak insanlar nedense onları hüzünlü bulmuyor. hüznü hissedebilenler de bunun nedenini tam olarak anlayamıyorlar. anlamıyorum aslında insanları ya da trafik lambalarındaki hüzün o kadar yaşamlarını içine işlemiş ki veyahut bunu insana has saymışlar ki göremiyorlar onların üzüntülerini.
düşünsenize, kimse trafik lambalarında beklemeyi sevmiyor neredeyse. onların değişmesini istiyor herkes ve değiştiklerindeyse çekip gidiyorlar. huzursuzlanıyor insanlar onların yanlarında beklerken genellikle, zaman yediklerini veyahut kendilerine garezleri olduğunu düşünüyorlar ki trafik lambaları kızsalar çok haklı olurlardı bunu yapmakta. insanlar sokak lambalarına teşekkür edebiliyor, ağaçlara sarılıyor, trafoları boyayabiliyorlar ama trafik lambalarını kimse umursamıyor. ayrımcılık yapılıyor burada, kimse hüzünlü trafik lambalarını teselli etmiyor. sadece onları kullanmak için, çıkar için dokunuyorlar onlara ki bu da yeni başladı sayılır şu ışık değiştirmek için basılan tuşlarla. kullanılmış ve yalnız hissediyolar trafik lambaları ve bu bizim suçumuz. evet, trafik lambaları çok hüzünlü şeyler..

düşününce hayatı güzel yapan anları da var bence trafik lambalarının. hani o'nunla yürürken yol biraz daha uzun sürsün diye tam karşıdan karşıya geçecekken kırmızı yandığında minnet duymuyor musunuz trafik lambasına? o bekleyişlerde dikkatiniz dağılsın ve bir sonraki kısa süreli yeşil ışığı da kaçırın veyahut kırmızı ışık daha uzun sürsün istemiyor musunuz? hayata yapışmış ve birlikte yaşanılmayı öğrenilmesi gereken şeylerden trafik lambaları, gözardı etmekten vazgeçin onları. çünkü çok üzülüyorlar aslında..

bu hüznü en çok fazla kalabalık olmayan kavşakların ışıklarında hissedersiniz aslında, çünkü işlek caddelerde o kadar çok kötü bakışa ve söze maruz kalmışlardır ki yok etmişlerdir çoktan benliklerini. hissiz, donuk ve yapay olmuşlardır sadece tıpkı birer robot gibi. ama o köşe başındaki fazla işlek olmayan yolun lambaları daha bir tutunur haldedirler hayata, hayatta kalmaya çabalarlar hatta her gün onları kullanmak zorundaysanız "her geçişte kırmızıyla karşılaşıyorum" veyahut "sanki bazen çok daha uzun sürüyor" gibi düşüncelere kapılırsınız çünkü her ne kadar sizler onların yanında beklerken huzursuz bile olsanız onlar sizin varlığınızı rahatlatıcı bulurlar ve her şeye rağmen biraz daha yanlarında kalmanızı isterler..

trafik lambalarına iyi davranırsanız dünyanız daha sevimli olabilir bence.

24.7.12

yoldasıkılanadam

"Ne kadar daha kaldı? Çok değil mi? Tamam, yeni çıktık yola. Laf olsun diye sormuştum. Şehir gittikçe etkisini kaybediyor gibi, değil mi? Binalar ufaldı, araları açılmaya başladı. Klimayı kapatıp camı açıp baksak mı ki kokusu daha güzel mi diye havanın? Çok sıcak ama değil mi? Tamam sustum. İleride tekrar büyük evler mi var? Şu yeni sitelerden sanırım. Şehir dışlarını bile garipleştiriyorlar bunlarla. Şehirden uzak kocaman binalı araziler, neden burada yaşamak ister ki insanlar? Kocaman havuzları var ama sanırım, bu bir neden oluşturabilir belki. Şehirden uzakta olmak da bir neden olabilir belli bir açıdan bakınca ama yine de apartmanlar falan, şehir içine benziyor yani bir noktada. Gece dışarı çıkmak istersen falan ne yapacaksın mesela? Geri dönülmez ki buraya, çok zor. Evde içersin falan tabii de, aynı değil her zaman. Parkları da mı var ortasında sanki onların? Sevimli gözüküyor, evet ama yapay gibi biraz. Bir yapaylık var yani duruşlarında sanki, görülmüyor mu yoksa öyle? Doğanın ortasına kurulmuş yapay şehre yerleştirilmiş yapay doğa. Doğal doğa diye bir tabir ürettirdiler zaten bize. Hiç kalmadı şehirlerde ondan, bulmak için çok yol gitmek gerekiyor. Çok yol gitmek için de hava ya çok sıcak ya da çok soğuk artık. Küresel ısınma ve soğuma olayları falan, mevsim değişimi işte. Ne acayip değil mi? Mesela klima yapay kokuyor. Dikiz aynasına şu kokulu şeylerden asmayı düşünüyor musun? Bazıları güzel kokuyor onların. Yapay ama güzel, evet. Çoğu kötü kokuyor aslında, kabul ediyorum ama aralarında güzel olanlar da var yani. Neyse, ne diyorduk; ne kadar daha yol var?

Aaa, binalar bitti. Farklı renklerle bölünmüş kel araziler var şimdi. Hala çok az ağaç var, farkındayız değil mi? Nerede tüm ağaçlar? Bazen kitaplığımı ya da yaşamım boyunca harcadığım tüm o defterleri düşünüp üzülüyorum ağaçlar için ben. Ağaçları korumak adına kompozisyon yazmanın ironikliği geliyor aklıma böyle düşününce. Üzülüyorum onlar için, ağaçlar düşünür mü sizce? Buradaki tüm ağaçlar şimdi nerede? Ağaçların da cenneti var mıdır? Dikkat et, köpek var yolda! Hah, koşup geçti. Ne yapıyor ki hayvan burada, ezilecek falan; çok üzücü. Daha hala çok var değil mi? Neyse, tamam. Bu yol kenarındaki ışıklar tüm gece yanıyor mu? Kuşlar acaba ne düşünüyordur onlarla ilgili. O değil de, gökyüzüne baktım da hiç kuş yok sanki. Buralarda yaşamıyor mu ki hiç kuş? Ne yaşıyor buralarda? İnsan da yok gibi, o köpek nerede yatıyor? Ne yiyip içiyor? Çok açsa ve kuş bulsa yer mi acaba? Çok iğrenç geliyor böyle düşününce, halbuki tavuk yemeğini çok severim ben. Tavuklar çirkin kuşlar ama, ayrımcılık yapasım geliyor bazen. Uçamıyorlar bile yani! Bir de hindi gerçeği var tabii, onlar daha da çirkin. Üstelik vahşiler de, saldırıyorlar insanlara falan. Eti lezzetli gibi düzgün yapılınca. Ama canlı bir tanesinin görüntüsüyle pişmişinin görüntüsünü yan yana düşününce midem bulanıyor. Cidden midem bulandı, araba tuttu sanırım. Daha çok yol var mı?..

Müzik açalım mı? Pink Floyd dinleyelim mesela. Her şeye iyi gider bence Pink Floyd. Olmaz mı? Yavaş diyorsaz Poets of the Fall var burada, ona da bakabiliriz. Çok mu depresif gelir yoksa? Tamam, düşünelim biraz daha. Karışık kasetler vardı eskiden ne güzel, onları hatırladım. Şimdi şarkıyı beğenmeyince değiştiriyoruz falan, kontrol tamamen bizde. Nerede kaldı müziğe bırakmak her şeyi? Radyoyla oynanan bir oyun geldi aklıma, bir sonraki şarkıyı birilerine adayarak fal bakardı insanlar. Çok eğlencelidir aslında, şimdilerde shuffle kullanarak yapıyorlar bazen ama aynı tadı vermiyor bence. Yolun kendisine ait bir sesi olduğu söylenir bazı yolculuk öykülerinde, acaba bu çift katlı camlı arabalar için de aynı şeyi düşünürler miydi yazarlar merak ediyorum. O ileridekiler ağaç mı? Aa, biraz daha ağacı olan bir yola giriyoruz sanırım. Dağa mı çıkıyoruz yoksa? Sol taraftaki dağın tepesi kel mi ne sanki? Çok komik durmuyor mu? Neyse, sayın şöförümüz yola dikkat etsin bari. Ne diyeyim.. Daha ne kadar kaldı? Çok gidecek miyiz? Davil Gilmour buldum burada, bunu dinleyelim.

Şarkıların bazen ruh hallerini etkilediğine inanıyor insanlar. Bazı şarkılarla daha iyi hissediyor ya da bazılarını dinleyemiyorlar falan, çok acayip geliyor bana ama bazen de haklılar gibi. Özellikle içki için doğru bence bu. Her şarkı her içki ile gitmiyor. Şarap şarkıları, rakı şarkıları, bira şarkıları.. Bira çoğu şarkıya güzel ya aslında. Votka için bilemedim bak ne dinlenir. Tekilada hareketli bir şeyler lazım bence ama. Beyaz ve kırmızı şarabın şarkıları da farklı olmalı bence. Şarkıların renkleri olsa keşke. Ses dalgası dağılımını başka bir şekilde inceleseler renk falan elde edemezler mi ya şarkılar için? Pek anlamıyorum aslında fizikten ama öyle aklıma geldi, süperim değil mi? O değil de, hala gelmedik mi? Daha ne kadar var? Ben sıkıldım, uyuyacağım.."

rör

Aylardır ne doğru düzgün kitap okumuşluğum ne de yazı yazmışlığım var. Ardı ardına gelen üç cümleden sonra tıkanıyorum. Çok acayip.

Dünya fazla gerçek. Cırcır böcekleri şarkı falan söylemiyor; bağırıyor ve gürültü yapıyorlar. Ne kadar kaçarsak kaçalım, ne kadar açarsak açalım müziğin sesini yol çalışmasının gürültüsü, komşunun matkabı ya da arabaların çığlıkları hala duyuluyor. Arabalar çığlık atıyor! Dünya bağırıyor! Kimse memnun değil gerçellikten şu an, kabul edin. Siz uyuyorsunuz, rüyanız var. Rüyanızda mutlu şeyler var, Gaia mutsuz. Gaia mutsuzluğunu kusuyor dünyaya, insanların alerjileri var doğal olan şeylere. Gaia sevmiyor insanları. Kabul edin, gerçeğin ötürüsünün içinde kayboldu bazılarımız ve diğerleri ona yardımcı olamıyor.

Dışarıyı işaret eden şarkılar ve zehrini karanlık düşüncelerle işaret eden gerçellik. O kadar sıkıyor ki gözlükler değiştiremiyoruz onları düşlerle. Bulutları bir şeylere benzetebilme yeteneğimizi kaybettiğimiz zaman anlamalıydık her şeyi, içimizdeki öz yitiyor. Siliniyoruz. Siliniyorum. Silme.

Ritim tekrar başlamalı. Ritim öz burada. Adım atan, zıplayan düşüncelerin ritmi, çağrışımın ritmi, görülenin ardındaki anlamların değişim ritmi. Parmak şıklatmalar ve alkışlamalarla ritim devam etmeli, gerçelliğin duvarını yırtarkenki baş ağrısına direnmeli. İlaçlar duvarı kalınlaştırıyor bazen, uzak durmalı onlardan. Gaia bizi sevmiyor, duvarı müstahak görüyor bize. Çünkü en son ne zaman bir ağaca sarıldığını hatırlamıyor çoğu insan.

Haftanın kötü geçen günleri ya da uğursuz ayları var yılların insanlar için. Bir şeyler hep kötü hikayede, griyi silmişler düş gözlerinden. Zıttı olmayan renkleri göremiyor insanlar.

Çürüyoruz, deodorant getirin ki gizlenelim birbirimizden. Ve böylece herkes yapay kokuyor.

http://www.youtube.com/watch?v=td5mVVS33Jw

28.6.12

KONTAKT 2

TAKT(Türkiye Alt Kültür Topluluğu)'ın bir etkinliği var bu haftasonu İstanbul'da. Convention anlamında FRP ve türevleri için Türkiye'de yapılan en büyük etkinlik şu anda kendisi. Ki oldukça geniş bir etkinlik planları da var bu sene ve bununla birlikte gerçek bir fuar olma yolunda bir adım bu seneki Kontakt bence. Geçen sene katılmış, eğlenmiş, fazla gezmeye vakit bulamamış ve kendi mükemmelliyetçiliğimden olsa gerek ki daha iyi olabileceğini düşünmüştüm. Bu sene, geçen sene düşündüklerimi ödetecekmişcesine bir dolulukla geliyor sanırım. (belki ukalalık yapar burun kıvırırım yine ama bunu yapacak vaktim kalacağından emin olamıyorum aslında zira ben de iki oyunla katılıyorum bu sene Kontakt'a)
Yolunuz düşerse gelin, hatta kahve içelim falan. Kahve içmesek bile etrafta eğlenecek bir şeyler bulursunuz bence kesin.
http://kon-takt.com/

13.6.12

meyvæ

Şarkı kafasında devam ederken hafif hafif sallandı zihninde dans eden ayaklarının gerçek hayata yansıması olarak. Gözlerini açıp tekrar baktı ağacın en üst dalındaki o iri meyveye baktı. Bakışlarıyla dokunup kokusunu almaya çalıştı, meyvenin o tatlı suyunu ağzında dolaştırdı ve hiçliği yutkundu. Güneş yavaş yavaş çekilirken sahneden, ağacın ona doğru sürünen gölgesiyle göz göze geldi. Ayağını ha yakaladı ha yakalayacak.. Umursamadan o tepedeki meyveye döndü. Diğerlerinden ne kadar farklı göründüğüne baktı. Daha iri, daha parlak ve daha kelimesiz bir şeyler. Diğerlerinden çok daha güzeldi her anlamda. Mevsim boyunca yağmuru ilk tadan, en uzağı gören, tüm rüzgarlara bulunduğu noktada yalnız direnen, çevresindeki yaprakların arkasına saklanmadan cesurca kendini gösteren bir meyveydi o. Ağacın gölgesi bacağına tırmanırken, kafasında dönen şarkıyı meyveye doğru mırıldanmaya başlamıştı bile.

Gitme vakti geldiğinde hava kararmıştı. Gün boyu aç oturmuştu. Ağaca yaklaşıp alt dallardan bir meyve alıp ısırdı. Yüzü ekşidi ve devamını yemedi. Bir tane daha kopardı  ve ısırdı ama sonuç yine aynıydı. Bir iki tane daha denedi, ısırıp bıraktığı tüm meyveleri elinde tutmaya çalıştı. Bir tanesi düşünce, üzüldü ve sinirlendi. Bir kaç tane daha topladı tadına bakmadan ve neden bilmeden. Sinirli bir şekilde yere vurdu ayağını. Bir rüzgar çıktı sanki o ayak vuruşuyla dünya uyanmış ve esnemiş gibi. Ağacın en üst dalındaki meyve düşüp karanlıkta kayboldu.

Adam ayaklarını sürüye sürüye oradan uzaklaştı..

31.5.12

önce ışık vardı. sonra yaşam geldi. ardından yaşam renklendi.


evvel zamanın bir köşesinde, bir kalbur samanın içinde, pireler en fiyakalı berberlerden, develer de asık suratlı tellallar iken, pek çok masal karakteri hala kundakta iken uçsuz bucaksız ve yeşilliği ufukla birleşen, dünyanın kendisinden daha düz bir çimenlik varmış. çimenliğin ortasında sakin sakin duran bir adam yaşarmış. yağmurda, karda, rüzgarlı havalarda sessizliği ve çimenleri dinleyen adam bir fırtına zamanı bulutların şimşekler atarak oynaşması esnasında bir renk gördü gözünü alan ışıkların arasında. asırlık oturuşundan kalktı yavaşça. güneşe baktı ve yürümeye başladı yavaşça. yeni düşlere gebe kalmasının etkisi saçıldı etrafa, rüzgar tarafından biraz uçurulup yere bırakıldı yavaşça. adam yürürken ardında premature düşler bıraktı. düşler eğilip büküldü, değişti, birleşti ve dağıldı. bir anlık kararsızlığın ardından hepsi fidelere, ağaçlara, çalılara dönüştü. umut kapladı yeni yeşillerle. bir an durdu sonra, düşüncelerin doluluğunun etkisi gözlerine vurdu. bir damla yaş süzüldü sol gözünden. ona dokundu ve yumuşak hisli o minik damlayı ardına savurdu. yere çarpıp dağılan damladan renkler fırladı ve etrafa yayıldı. ağaçlara çarptı, yere çarptı, çalılara çarptı. yeşilin tüm tonlarından sıçradı ve her birinden ilham alıp yeni bir renk yarattı. sonra dokunduğu her noktada farklı renkte ve biçimde bir çiçek yarattı. denir ki dünya, işte böyle başladı.

13.5.12

deus ex machina

   Güneşin güzel, havanın ferah olduğu zamanlarda gülümseyerek çalışırdı. Dışarıdan süzülen tuzu arttırılmış deniz kokusu ya da polenleri uçuşan çiçeklerin kokularına gülümser, gözlerini dişli ve yağlarla kaplı ellerinin önünden ayırmazdı yine de. Karın dördüncü saatinde ortaya çıkan o serin havayı çekerdi içine kışları. Sonbahar sonlarında yeni yakılmaya başlayan ısıtıcılardan çıkan dumanların kokusunu severdi. Mevsimsel sıralamadaki karmaşanın kaynağı anıları mı yoksa içeriyi aydınlatan pencerenin ardına en son ne zaman baktığını hatırlayamayışı mı karar veremedi. Ne kadar zamandır çalıştığını kestiremiyordu. İnsanlar tüm güzel günlerde çalıştığından şikayet ederlerdi sürekli. Şikayet etmemesinden şikayet edildiğini düşünmeye başlayacak kadar çok şikayet işitmişti aslında düşününce. Bu kısa düşünce molasından sonra işine devam etti usulca.
   Şikayetler azaldı zamanla muhtemelen, hiç düşünmedi nedenlerini. Rüzgarın dokunuşu, seslerin yumuşaklığı, kokuların saflığı karardı zamanla, fazla fark etmedi. Işık azalınca kendi ışığını açıp devam etti sadece. Zamanın geçip geçmediğini hiç fark etmedi tüm o metalin içinde çalışırken.
   Zamanın geçmekten vazgeçip bitmeye karar verdiği o gürültülü günde atölyesinden çıktı yavaşça. Koşuşturan insanların arasından geçerken arkasından onu metal bir heykel takip ediyordu buhar ve çelik gıcırtısı çıkararak. Gıcırtıların melodisi vardı çocuk gülmeleri gibi. Buhar temiz, serin ve çiçek kokuluydu. Tanrı insanları unutmuş ve onları kutuya kaldırırken o, kendi mekanik tanrısıyla henüz yok olmamış parkta yürüyüşe çıktı.
   Sonrasını hiç öğrenemedik.

deftere sıkışmış cümlemsiler ve diğerleri

yazmayalı çok zaman olmuş buraya. defterimin arasında duran, arada sırada karaladığım iki üç şeyi geçireyim de bari yenilenmiş falan gözüksün blog..

1.

   İlerlemeyen zamanın kıyısında, tik ve tak arasındaki uçurumdan aşağı bakıyorum. Etrafta ayık kimse yok, içinde bulunduğum zamansızlık anında hepsi uyuyor. Devam geldiğinde beni zamanda ne kadar ileri fırlatacak bilmiyorum. "Dalıp gitmek" dedikleri şey böyle bir şey işte. Zamansızlık anında sıkıştığınız bu noktada duruyor ve duruyorzunuz, devam etmeye başladığındaysa zaman sizin harcadığınız bu zamansızlık anlarını zamanda ileri atarak kapatıyor. Daldığınızda ne düşündüğünüzü, ne yaptığınızı bilmezsiniz ya o sürede; es geçtiğiniz içindir o zamanı. Zamansızlık anlarında yaptıklarınız ve düşündüklerinizse yine o zamansızlık anlarında kalır. Çıkarken unutur, geri dönüşünüzde hatırlarsınız. Lethe buraya ok uzak olacak ki unutuş pek yoktur burada.
   An devam etmeye karar veriyor aniden, boşluktaki bu gerilmiş zamansızlıktan ileri doğru atılıyor ve fırlatıyor beraberinde beni. Ses ve imgeler hücum ediyor zihnime.. Gürültü ve ışık birleşip baş ağrısı doğuruyor. Ağrı her şeyi siliyor, unutturuyor.
   İrkilip "Efendim? Pardon, dalmışım." diyorum. Anlatılacak her şey çoktan yitip gitmiş..

2.

   Mahareti, merhameti ve mertliği olmasını çok istedi ama bunun yerine merağı, maymun iştahı ve masumiyetsizliği ile yetindi hep. İçinde yaşayan yalancının yerinde kalmasına hep özen gösterdi ki huzursuzlanıp dışarı fırlamasın. Son nefesi verdiği o anda aklından geçen tüm o kötü şeylerin sarsıntıdan dolayı üzerine kahve dökülüp huysuzlanan o yalancıdan mı kendisinden mi doğduğunu hiç anlayamadı bu nedenle.. Tüm o insanlar varken neden gelip ona çarpmıştı ki o araba?..

3.


   Deniz kıyısında oturdukları o akşam üzeri gelen ve herkesin, saçmaladığından dolayı dinlemeyi reddettiği yaşlı kadının anlattığı evrenin sırları ve tanrının yeri konulu monoloğunu cümle cümle hatırlayamamanın hüznüyle onunla tam da o gün karşılaşmış olmanın şaşkınlığını birbirinden ayıracak bir süzgeç olarak O'nu kullanmak istediğini söylediğinde gülümsemesini saklayamadı bu talep karşısında.
  Dalga geçilmiş ve küçük düşürülmüş hissedip alınırken bu gülümsemenin gerçek anlamını, samimiyetini ve sıcaklığını hatta taşıdığı tüm anlamları gidip derine bir yere gömdü.
   Sonrasında her şey belirsiz kaldı ve hayat devam etti..

4.


   Sobaya atılmak için bir kova daha yıldız getirdi. Her gün batımı yıldız ışığı ile beslenmek için bacanın öteki tarafında toplanıp dans eden kelebeklere baktı. Onları ilk görüşündeki gülümsemesini hatırlayıp güldü. Onu gülümsetenin gördüğü şey değil geçmişteki gülümseme hissi olmasını garipseyerek ellerini uzattı sobaya doğru. Çözülen yıldızların saçtığı dileklerin ellerine çarpışını hissetti, tattı, içti.. Fazla doyumla zihni bulanmaya başlayınca bilgi ağacının kayıp ilk meyvelerinden biraz daha toplamak için Limbo'ya yürüyüşe çıktı sepetiyle birlikte..

5.


Saçlarını sırılsıklam yapan yağmurun bir yan etkisiydi belki ayaklarındaki çamur. Toprağın sarılışı mı yoksa üzerine akan bakış açısı dışı bırakılmış düşlerin gerçelleşmesi mi karar veremedi ne kadar düşünürse düşünsün. Alt tarafı çamur da diyemedi çünkü alt tarafta kendisi vardı aslında, çamur kaplamıştı ayaklarını. Çimenliğe çıkıp onlara sürttü çamuru. Böylece ya kibarca reddetmiş olacaktı doğanın bu çağrısını ya da düşsel artıklarını dünyaya veyahut çimlere bırakmış olacaktı belki onların hoşuna gider diye.
   Bir süre boş boş durdu çimenlerin üzerinde. Kelimesiz bir şeyler düşündü. Eve gitmek için kendini kandırmaya çalıştı ama kanmadı. Biraz ilerleyip çamura attı kendini ve yuvarladı.
   Dünyada ya da düşlerde kayboldu..



yazacak konumun ve söyleyecek sözlerimin yine azaldığını hissettiğim bu günlerde bir iki ilham tozu saçan ya da bulmama yol gösteren herkese ve her şeye teşekkürler. ne garip his çevreden bariz malzemeler alıp onları farklı kurgulara oturtarak yazmak, kağıttan geçirirken daha bir hissedilir oldu bu tuhaf duygu.

25.4.12

dtykvad

Dikkat et dedi, düşlerinde dikenler varmış o kadının. Bir koyun olduğumu söyledi bana, tüylerim takılırmış dikenlere; çıkamazmışım belki de. Beni tanıdığını bildiğim için dinledim. Harfler zihnimde yankılandı ve bir oraya bir buraya çarpmaktan geç ulaştı kayıp kaynağına. Çarptığı duvarlardan aldığı güçle sarstı temeli. Titreşim bir süre devam edip sonra geçti.. Dikkat et dedi, tehlikedesin dedi.. Yardım teklifini reddettim ki reddedeceğimi biliyordu o da. Yürümeyeceğimi söyledim o yolda, gözlerimi kapattım. Gözlerim kapalıyken yolu görmeyeceğimden yürümüyormuş gibi yapacağımı gördük ikimiz de. O, doğru bildiğime inandığımı yaptığıma inandı; bense gözlerim kapalıyken kaybolabileceğime.. Yolun sonundaki resmin güzelliğine rağmen, o kağıt katmanın ardındaki cehennem hem sıcak hem yakıcıydı ve bunu bilerek yürüdüm. Bir an tuttu beni, sonra bıraktı. Tülden kanatlarım vardı bir süreliğine beni taşımakta kararsızlaşan.

Varolmadığını bildiğin bir tanrıya neden dua edersin ki dediğinde biliyordum ki inançlı olup olmadığımı sorgulamıyordu, inandığım şeyin varolmadığını ikimizin de bildiğini vurguluyordu. Çok inanırsam olabileceğine inancımdan bahsettim, yalan sölediğimi anladı ama yorum yapmadı. Mideme vurma onurunu vicdanıma bıraktı ki o da bu fırsatı kaçırmadı. Acısı geçince kaldığımız yerden devam etmek için anlaşıp ayrıldık.

Adım adım tutulmaya yaklaşan omuzlarının üzerine bir sürü düş ve gerçek yığdı. Önce bir taraf sonra diğer taraf tutuldu. Hangisinin daha ağır geldiğini ayırt etmeye çalıştı ama başaramadı, birbirlerine o kadar karışmışlardı ki; sanki hepsi aynılaşmıştı. Düş ve gerçek arasında kalan şeyler garip kokuyordu zaten..

Duşun altına girdi ve sıcak suyun önce bedeninden, sonra ruhundan en son da zihninden bir şeyleri ardına katıp götürmesine izin verdi. Su o kadar nazikçe yaptı ki bunu, nelerin gittiğini fark etmedi bile. Hatırlayabileceği ya da anlayabileceği hiç bir parça bırakmamıştı geride su. Sabunlanırken masaj yaptı beden, ruh ve zihin üçlüsüne; boş kalmış yerlere sonra yıkılmalar olmasın diye başka şeyler yerleştirdi, destekler ekledi.


Her şey geçince bir avuçlarını dışarı verdi, bir elini yukarı bir elini aşağıya doğru tuttu ve düşüncelerini saldı. Ardından içinde güzel bir sessizlik baş verdi. Bir şeyler gitti, bir şeyler yerleşti..



birinci kişi ağzından yazmak kolay geliyor şu ara, okuduklarımdan mı yoksa şu sıralar biraz fazla düşünmekten mi bilemiyorum. kolaylığı kadar yetersiz de geliyor. günlük yaşantımızda yeterince kendi gözümüzden bakıyoruz hayata; daha dışa bakabilmek istiyorum öykülerde. belki ayrıntılı birilerine ihtiyaç vardır, hayatı nasıl gördüğünü tam anlatabileceğim. renkleri görüşü, düşünceleri, sesleri falan filan.. bir ara betimlemesi bol bir şeyler yazmayı deneyeyim; bu adamın düşünceleri de şimdilik burada kalsın. sıkılırsam ondan silerim ama yazık, pek bir acıdım ona. belki son kısımlarda biraz da imrendim. gidip duş alayım sonra da meditasyon falan deneyeyim. onun hoşuna gitmiş gibi duruyor, belki ben de hoşlanabilirim bundan.
başlık ne anlama geliyor tam olarak bilmiyorum.

16.4.12

düşünerek uyanmak

http://kippery.deviantart.com/art/homage-185790713

bazı şeyler var ki yoğun bir duygu seline kapılmanıza neden oluyor. aynı anda hem iyi hem kötü pek çok şey hissettirebiliyorlar, kıyamıyorsun bazen paylaşmaya her ne kadar herkesle paylaşmak isteseniz de. "yeterince saklarsam, gömersem içime tamamen benim olur" hissi ile "daha fazla insan daha fazla duygu yüklerse çok daha anlamlı olur" hissi arasında takılıp kalıyorsunuz bazen. belki yapmıyorsunuz, bu sadece benim kurmacam..

bir şeyleri gizleme konusundaki başarı, göz önünde tutma konusundaki başarı ile aynı mıdır diye düşünmeden edemiyor insan bazen. ikisinde de bilinçaltınız sizden daha başarılıysa garip bir hayatınız olabiliyor ama..

http://www.youtube.com/watch?v=AL8tzx0CQVg&feature=related
şu olayın 73'te olmuş olması, orada olamamak falan bir hüzün benim için şu anda.

tamamen linklerden oluşan yeni bir yazı hazırlayasım var sanırım, daha uzun ve daha çok linki bir şeyler.

aynı anda hem güneş hem de yağmur olunca çok şiirsel duruyor hava



yazı yazma olgusu değişime uğruyor kafamda sanki, korkuyorum..

11.4.12

hayatta kal

"Bizi avlıyorlar." dediğinde bunun onun suçu olduğunu düşünmüştü herkes nedense, öyle bakmışlardı en azından. "Ona ne oldu?" diye sordu duvara dayanmış adam ve sonra yere çöktü. Üzerindeki kirlenmiş kot pantolona ve kandan rengi değişmiş eskiden mavi olan gömleğe baktı. Göğsüne saplı, ucunda yeşil tüyler olan oku görmemeye çalıştı. Odadakilerin endişeyle oka baktıklarından emindi onlara bakmasa bile. "Bina yıkılırken o içerideydi, belki ölmüştür." dedi birisi, sesi tanıyamadı. Etrafın bulanıklaşmasını engellemek için kafasını salladı iki yana, kendini sarstı ve sonra başını arkaya atıp derin bir nefes aldı. "Bakmayın öyle, iyiyim. Birazdan çıkartacağım oku." dedi kendine güvenen bir ses tonunda. İtiraz etmeye hazırlanan birilerinin olduğuna emin ve buna izin vermeye kararlı olarak devam etti hemen "Hayır, kalbime saplanmadı. Saplanmış olsa çoktan ölmüş olurdum. Daha önce de oldu bu." dedi ve iki eliyle okun ucunu kavrayıp asıldı. Birer damla yaş sızdı gözlerinden, dişleri gıcırdadı ve kırılmaya çalıştı onun sıkışının gücüyle. Ok, biraz et ve bolca kan alarak yanına çıktı göğsünden adamın. "Taş kalpli olduğumu söylediğinizde haklıydınız aslında..." dedi yana doğru yığılırken. Etraf kararmadan önce son gördüğü kendisine doğru koşan yeşilli biriydi.

..

Hızlı ve sivri metal parçaları vızıldayarak yanından geçiyordu, zigzaglar çizerek koşmaya devam etti yolun iki yanını çeviren soğuk ve boş apartmanlar arasında. Turkuaz rengi elbisesi deliklerle doluydu. Arkasından koşan metal yığınının sesi kesilene kadar durmayı göze alabileceğinden emin değildi. İs yüzüne karamsar bir maske gibi dağılmıştı. Kahverengi saçları kirden katılaşmış gibi duruyordu. Ayağındaki bez ayakkabıların tabanları çoktan parçalanmıştı zaten, ayak tabanlarını hissetmiyordu uzun zamandır. Sırtından dışarı uzanan iki dal parçasını düşünecek vakti bile yoktu zaten. Kaşınmadıkları sürece hatırlamıyordu onları bu can pazarında. Bir an tekledi ve sonra omzundan çıkan kurşunu fark etti, zaman yavaşladı ve o; boşalan bacaklarıyla koştuğu doğrultuda yuvarlandı. Ardına baktığında etrafa saçtığı kan damlacıklarından fışkıran rengarenk çiçekleri gördü. Her yer önce grileşip sonra kararırken çiçekler renkli kalmaya devam etti. Omzundan yayılan sıcak kan ve koşmayı bırakmanın rahatlığı sardı bedenini, uykusu geldi. İlerde patlayan metal yığınının yanındaki adamı önemsemedi. Ya kurtarıcısı ya da katili gelmişti ki kurtulmanın yollarından en kolayı ölmek gibi geliyordu şu an ona. Gözlerini kapadı, tüm görüntüler gitti ama çiçekler orada kaldı. Gülümseyerek uykuya daldı..

..

"Gidip sen de onlarla bir şeyler ye, ben yararlılarla ilgilenirim." dedi ellerini yıkarken kadın. Kırklarının başında görünüyordu, dip boyası gelmiş sarı saçları ve temiz laboratuvar önlüğü ile yan yana iki yatakta yatan kanlar içindeki adam ve kadının yanına yürüdü. "Merak etme, iyiler." dedi elini ikisinin de başına koyarak. "Ölmek için fazla ilginç olduklarını düşünüyorum." dedi gülümseyerek ama sonra bunun hiç komik gelmediğini görüp "Özür dilerim, bunca kanla uğraşmak espri anlayışımı biraz çarpıklaştırdı." dedi utanarak. "Bak mesela, bu adam oldukça ilginç; gümüşten yapılma bir kalbi var diyebiliriz. Açıklaması çok zor. Çok hızlı iyileşiyor. Ok, bir çiziğe bile neden olmamış kalbinde ama çıkarış şekli biraz vahşi kaçmış gibi ki o yara da neredeyse iyileşmek üzere, sadece temizleyeceğim." dedi adamın göğsünü göstererek. "Bu küçük kız ise tamamen farklı, teni yeşile yaklaşıyor. Biraz tehlikede olduğunu gösterir bu, bedeni onu korumaya çalışıyor. Bir bitki gibi düşünebiliriz onu aslına. Kanı bizimkinden çok daha zengin içerdikleri bakımından, uygun bir serum hazırlarsam hızla iyileşecektir ama kendine gelmesi biraz zaman alabilir. Henüz küçük olduğunu ve burada daha yeni olduğunu düşünürsek zihnen iyileşmesi çok uzun zaman alabilir tabii.." dedi biraz duraksayarak. Sonra açıklamasında bazı yetersizlikler olduğunu hissetti "Sırtındaki şeyler sanırım kanat ya da olacaklar. Evet, onlar tahta ve yaprakları var. Hissedip hissedemediğini merak ediyorum aslında ama görünüşe göre daha yeni çıkıyorlar. Bir iki güne oldukça büyüyüp yapraklanacaklar muhtemelen. Benzer bir şey görmüştüm daha önce. Çok ilginç oluyorlar. Bu; benim gördüğümden çok daha başarılı ama. Onun bedeni kanatlarına tepki göstermişti ve garip sorunlar oluşturuyordu. Neyse, hala burada mısın sen? Gidip yemek ye. Bu bir emir!" dedi elini sallayıp onu kovalayarak ve malzemelerini bulmak için masaya doğru yürüdü.


önceden hazırlanmış ve yarım kalmış bazı karakterler hakkında bir iki cümle. yazmazsam beynimi tırmalamaya başlayacaklardı gibime geliyor. aslında hiç beğenmedim yazdıklarımı, silmemek için geri okuma da yapmadım. muhtemelen bolca hata var. unutmuşum yazı yazmayı, ortam anlatmayı. pfft..

"Throw Your Arms Around Me"

kucaklaşmak ve sarılmak arasındaki farkları tanımlayacak kelimelerimin olduğundan emin değilim şu anda ya da tanımlamak istediğimden de emin değilim; çünkü sizin için fark yoksa bu ikisi arasında, anlamıyoruz birbirimizi demektir zaten. (ki ben inanıyorum ki aslında var ama siz farkında değilsiniz henüz bunun. olsun, üzülmeyin; geçer)

olay bu ve bununla başladı sanırım. ikincisinin kanatlarının olması daha ilgi çekici kılıyor olabilir belki onu. zira kanadınız olduğunda kollarınızla yapacağınızdan çok daha büyük bir şekilde sarılabilirsiniz. daha fazla sarabilir, ısıtabilir ve ısınabilirsiniz.

daha sonra şarkılardan girdik ve şarkı sözü ararken aynı isme sahip üç ayrı şarkı fırladı önüme. bu, bu ve bu.. yorum yapmak istemiyorum onlar hakkında, siz yaparsınız isterseniz.

güzel günler dilerim~

10.4.12

"babylon"



"
çılgın kralın yok ettiği şehrimizin anılarını taşıyan gözyaşlarımız akıyor babil’in nehirlerinde. nehrin tadı tuzlu ve acı artık, içenler hüzünleniyor neden bilmeden. özlem çekiyoruz doğduğumuz topraklara, acımız dudaklarımıza bile varamadan kesiliyor kırbacın keskin sesinin altında. sırtımızda sessiz çığlıklarımızın eşlikçisi yaralarımız var açık, kirli ve acı dolu ama biliyoruz ki kalplerimizdeki yaranın durumu çok daha kötü
göğü delen kulenin tuğlalarında kanlarımız, harca karışan suda göz yaşlarımız var. günahlar üzerine kuruluyor kule, tanrıya uzanan el misali. tanrının kucaklamasını diliyoruz bizi, babil kulesini dikerken biz gözlerimizde canlandırıyoruz evlerimizi; kule bizim sahte cennetimiz, kralsa vahşi tanrımız. ölüm gelse de gözlerimizi kapatsa istiyoruz ama nafile; uyuyamıyoruz..
ölülerimizin ardından artık ağlamıyor, gülüyoruz. tek gülümseme nedenimiz oldular artık, tüm doğumlar için ağıt yakıyoruz; göz yaşlarımız besliyor babil nehirlerini.. bebekler acı suyla besleniyorlar.. ilk çığlıkları yankılanıyor kulenin duvarlarında, günaha bulanmış elini uzatıyor kral tanrıya. tanrı kızmış olacak ki ona, bakmıyor. tanrı bizi görmüyor. gözyaşlarımız babil nehirlerinden taşıyor.. melekler bizi her gördüklerinde ağlıyor olacaklar ki bu sıralar çok yağmur yağıyor..

"

ekleme şarkı linkleri:  http://fizy.com/#s/1j7goa  ve http://fizy.com/#s/1h5exl hatta bir de http://fizy.com/#s/12ub2f

6.4.12

bir patates iki patates üç patates hop dört patates beş patates altı patates hop

"kelimenizi kullanıp alıp baksın diye bir kalp yaparsınız 'kendimden' diyebileceğiniz; alıp giderse de eliniz boş kalırsınız"

kelimelerle oynayamıyor olsam yalnız kaldığım anlarım için hiç oyuncağım olmazdı gibi geliyor. yalnız iken yalın olmayı hiç başaramıyorum çünkü, hep daha karışıklaşıyorum. hele gün bitimi eve yürürken doluşan tüm o fikirler.. fikir kelimesi çok sivri bir şeyleri çağrıştırıyor, delip geçiyor bazı şeyleri. şeyler, şey.. katman, his, tabu, düşünce, anı, kapı.. bir sürü kelime denedim yerine ama olmadı hiç biri. eksik kaldı biraz sanki ya da fazla belirli gibi. şey, şeyler. işte öyle bir şeyler hepsi..

boşluk, dağınıklık, dağ, dağ kadar dağınıklık, dağınıklık dağı, kapılınan bir ağ ve saire..

tutunmak için tutulmanız mı gerekir diye düşünüyorum mesela, tuttuğunuz o son dal sizi tutuyor mudur? düşmüyorsanız tutturmuşsunuz demektir teorik olarak ama bu işteki tutku çok farklı olsa gerek. dal aslında sizi seviyor ama siz kurtulmak için onu tuttunuz ve sonra bırakacaksınız. acımasızsınız. üstelik bunun gerçek hayatla ya da atıflarla hiç bir alakası yok, o yamaçta tutunup düşmekten son anda kurtulduğunuz ağaç dalına kötü davrandınız; suçlusunuz.

gözlerini kapat, güzel şeyler düşle ve izin ver seni öpeyim diyen şarkılar var. birden fazla var, kimisi açık açık söylüyor kimisi gizlice. ne çok şey istiyor insanlar öyle?..

saçmalıyorum.

okuyorsunuz? bu daha saçma geliyor şu anda bana.

yazı üzerine bir şeyler yapabilecek bir adam değilim bence ben, ikide bir bu tarz saçmalamalarla çıkıyorum ve belki biraz eğleniyoruz ama bunlar sadece saçma. gerçek hayat beni yiyor, kabul edelim. ölüyorum içimdeki kelimelerle birlikte. hiç bir işime yaramıyorlar benim, keşke sizin yarasalar..

insanlar bir şeyler yapıyor, düşünüyor falan. anlamıyorum ben sanırım. hissedebilme yeteneğimi yedim ve sanırım yardıma ihtiyacım var. bir şeyleri yanlış yaptığımdan bu sefer eminim.

across the universe çalıyor arkada, "nothings gonna change my world" gibi bir şey diyor. hüzünlendim, değişip güzel olsa ya dünyam; şu anda her şey çok garip. garipten çıkıp tuhafa dönseler de yeter.

zihnim strateji oyunu olsa eminim ki huzur adlı şeyi kurmak için çok fazla malzeme gerekiyor olurdu. ki gerekiyor. huzur talep ediyorum. nerede benim huzurum? hı?.. neyse.. boşverin..

kelimelerim bu kadar. k'lerimi alıp bakmak isteyen önceden haber vermeli diye düşündüm şimdi. artık nereye hangi harfi koyacağımı anlamak konusunda başarılı olduğumdan emin değilim, anlamıyorum. harita falan olmalıydı ya da yol gösterilmeli.

geceleri zihnim yemediği şeyleri kusabiliyor, çok acayip değil mi? bilinçaltım ben yokken ne yapıyor acaba. daha da önemlisi, biz uyurken parmaklarımız ne yapıyor?

kaale almıyorum artık kendimi..



devam editliyorum ki uzun yazı olsun ki aslında yazacak sözcüğüm yok. kendime kurgusal durumlar yaratıp içinde ne nasılmış diye bakabilirim belki ama bunun da bir eğlencesi yok. karakterler tatile gitmişler sanki, neredeler kim bilir. neredeler, kim bilir? kim? ne? ha?

kelimelerimi kurguya bulamayı seviyorum. bazen bitirip baktığımda yazanın kendim olup olmadığından emin olamayabiliyorum. bazen hangi yazdığımın içten olduğunu bulmaya çalışırken çok zaman harcayabiliyorum. zira böyle yalanlar eğlenceli şeyler. bence. bana göre. zaten her neyse.

4.4.12

ş:ovalye

"zamanı gelince seni de yiyeceğim" deyip kenara koydu şövalyeyi ejderha. gerindi ve kaşındı. şövalyenin metal çubuğuyla çizdiği pulunu ovaladı iz kaldı mı diye. krem sürse geçer miydi acaba. pulların kaşınmıyor olması mutluluk vericiydi onun için. ninesinin dökülen pullarını hatırladı çocukluk anılarından. gülümsedi. şövalye titrerken zırhı ses çıkarıyordu. kısık gözlerle ona bakıp onu uyarmayı düşündü ama vazgeçti. gidip kenara bıraktığı elma ağacını aldı. kopardığı minik elmacıklardan bir ikisini şövalyeye fırlattı. biri zırha isabet edip parçalandı. kurumuş dallardan yapılma döşeğine uzandı ve kopardığı elmaları ağzına atmaya başladı yavaş yavaş. "bir dahakine şarkı söylemeyi bilen birilerini esir almalıyım" diye homurdandı. şövalye olayları anlamaya çalışıyordu hala rafın üzerindeki kase/hücresinde..

işteöylebirşeyler

nefes al, nefes ver, nefes al, nefes ver; sakın unutma ve aksatma


"özlenilen şeyin anılar mı, olaylar mı yoksa kişiler mi olduğuna dikkat ettin mi hiç? özlerken dikkat ediliyor muymuş? dikkatin nerede? nerede sorusuna hep -sin ekleyenlerden misin yoksa? hayat sana ne zormuş.." demiş


kelebekler sıkılıyor mudur? kelebek kadar ömrün olsa sıkılır mısın yine de? mutluluğu kelebek ömrü kadar bulanlar mutlu olmaktan en çok sıkılanlardır gibime geliyor nedense


bugün dışarıdan çok uzaktaydım ve keklerin hep kabardığı, bazı şeylerin çok farklı olduğu dünyalar düşledim. sonra da uyudum onları unutmak için.


ruhum olsa satar mıydım diye düşünüyorum bazen ama siz lütfen kendinizinkileri satmayın


insanlar mutsuzken hayat daha sıkıcı gibi

sanki yazacak hiç bir şeyim yok..


bolca enter'a basmışken devam edeyim bari;

yeni bir kitap okuma şeysi düzenliyoruz. feysbuk linki burada. alsancak nar çay kahve evi'nde 14 nisanda toplanıp kitap bir iki saat kitap okuyacak sonra da muhabbet edeceğiz. muhabbet etmesek de biraz kitap okuyacağız falan filan. davetlisiniz sizler de. adamların filtre kahveleri çok güzel..


metucon yaklaşıyor, ankara yolu göründü bana. ufak bir ankarafobimin varlığını kabul ediyorum zira büyük ölçüde geçti; daha fazla idi. şimdi metucon, çatı ve dost'a girip bir iki kitap alma arzum var sadece ya da ben öyle düşünmeye çalışıyorum. neyse, gidip nasıl olacağını görmek gerek.

ben bu aralar çok sıkılıyorum.. 




birazdan sıkılıp silecekmişim gibi geliyor.

27.3.12

ses ve ses bir ve ses iki ve ses üç ve müzik ya da müzik nerede?!

Rüzgar bilinmeyen bir dilin sözcüklerini fısıldıyor yine dünyaya. Kendini bildi bileli yapıyor bunu muhtemelen. Bir mesajla doğuyor rüzgarlar. İnsanlara, hayvanlara, ağaçlara, çiçeklere, kayalara fısıldıyorlar. Ağaçlar anlıyor, çiçekler duyuyor, hayvanlar hissediyor insanlar... Eh.. O konuya hiç girmeyelim. Şehirlerdeki fırtınalarda rüzgarlar muhtemelen bize küfrediyor..

İnsanlar bağırmak yerine fısıldasaydı nasıl olurdu ki dünya? Bağırmak sadece kahkahalara, seslenmelere ve şarkı söylemelere özel olsaydı mesela. İnsanlar birbirlerine fısıldasaydı sinirlenince. Daha huzurlu olmaz mıydı acaba?
İnsan bağırırken gökyüzüne özeniyor bence, gök gürültüsüne özellikle.

Sesler yaşamda fazlaca yer kaplıyor aslında. Filmlerin en sevdiğimiz yanları da o arkaplandaki müzikleri olsa gerek. Belki yaşamayıp izlediğimiz o anın duygusunu bize daha iyi vermek için kullanılıyorlar aslında ama hayatımızın arkaplan müzikleri olsa çok güzel olmaz mıydı? Bir arkadaşınızın yanına gidip onunla selamlaştığınız ve hal hatırını sorduğunuz sırada onun arkaplan müziği başlasa ve cevabı o müzikle birlikte dinleseniz; ardından yolda duyduğunuz yol arkaplan müziği bitse ve ikinizin diyaloğuna ait yeni bir müzik başlasa.
Ya da ben yine çok şey istiyorum..

23.3.12

uyumadan önce son bir cümle daha

uykuya dalmadan önce bir şeyler yazmayı öyle çok istedim ki..
yazabileceğim bir sürü konum, kurgum, kahramanım da vardı üstelik..
ama bir türlü gelmedi o ilk kelime..
prenses başka kalede deyip uyuma zamanı şimdi de..


ve ikinoktaardarda güzeldir

21.3.12

Yazım Sancısı

"Şimdi Mogwai var, ben yokum." dedi ama inanmadı yazar. Dışarı çıkması ve hikayeye katılması gerekiyordu ama o, yazarın göremeyeceği bir açıda oturmuş bekliyordu. Belki sadece onun bekliyor olduğunu umuyordu yazar ama öyle yazarsa beklemesini sağlayabilirdi belki. "We're No Here" vardı arka planda. Dışarı çıkmak için yalnız hissedip hissetmediğini düşündü bir an ama hikayeye girmezse onu yalnızlığından kurtaramazdı ki. Karakterlerine lafını geçiremediğinde hüzünleniyordu. Gidip kendine biraz votka doldurdu, dolaptaki markalı buzlu çay ve elma suyuyla karıştırdı. Tekrar geçtiğinde klavyenin başına bir anlığına bakıştılar karakterle. Ona hikayenin kahramanı olacağını, üstelik güzel şeylerle geçeceğini söylemişti hikayenin ama inanmıyordu sanki yazara. Güvensizliğinin nedenini çözmeye çalıştı. Kenarda bekleyen yan karakterleri gözden geçirdi dikkatlice. Hiç bir sorun yoktu, olay örgüsü de sorunsuzdu. "Take Me Somewhere Nice" dedi Mogwai müziğiyle. Karakter öksürerek yazarın dikkatini müziğe çekmeye çalıştı ve başardı. Yazar anlamadı hala ne istediğini karakterin. Karakter biraz daha öksürdü şarkıyı bozmak için. Yazar, o ne yazarsa yazsın karakterinin onu bozacağını düşündüğünü anladı. Kendinden korkan karakterini başka bir kurgunun oluşum sürecini gözlemesi için kurgu havuzunun yanına yolladı. Bu öyküsü için yeni bir karakter düşünmeye başladı o köşeyi dönecek. Yeni karakter gelirken, eskisinin planlanış öyküsünü bozuşunun başarısını takdir etti. Yazar hiç bir şey anlamadı durumdan, kendini işine fazlaca kaptırmıştı bile çoktan. Artık herkes daha iyi bir yerdeydi.

çünkü bazı yerler daha çirkin gözükmesine rağmen daha güzel

"artan nefretim içimi neşeyle dolduruyor!" dedi ardına kadar açılmış gözlerle. göz bebekleri kocaman olmuş, gözünün yeşil rengini yok etmişti sanki. ağzını olabildiğince gererek oluşturduğu ürkütücü çirkin sırıtışı sanki varlığını sürdürdüğü her an elektrik üreterek uzun, dağınık saçlarını kabartıyordu. bir an için o kahverengi-sarı arası tonda koyulaşma gördüğünü sandı ama sadece kabarıyordu. ona elini uzattığında dokunuşundan kaçınıp ritmi bozuk bir müzikle dans ediyormuş gibi uzaklaştı.

biraz ilerideki insan boyundaki satranç taşları ve büyük karelerden oluşan oyun alanına varmıştı. koşup şah ve vezirin üzerlerine atlayıp onları yıktı. "bu bir devrimdir!" diye bağırdı onların yüzlerine. sonra piyonları ortaya alıp yanlara kaleleri, kalelerin ortasına da atları yerleştirdi. filleri birer tekmeyle yere yıkıp "faşistsiniz siz!" diye bağırdı onlara. sonra karşı taraftaki düzenli taşlara baktı. "geliyorlar, hiç şansımız yok ama savaşacağız!" dedi, biraz durdu ve devam etti "belki de ben kaçacağım, siz savaşacaksınız. ama atlar rüşvet yerse onları vurun." dedi piyonlara dönüp.

siyah karelere basmamaya çalışarak çıktı sahadan. biraz koşup boşluğun ortasında duran boya kutusundan fırçayı çıkardı ve havaya iki nokta koydu. sonra onların ikisini de kesen doğrusal olmayan çizgiler çizdi bir sürü. özgürleşmelerini istedi çizgilerinin ama hep o iki nokta arasında çizdi. en son kendi yüzüne sürdü fırçayı ve gözyaşları yanağının iki yanında hafif eğimli birer çizgi oluşturdu. fırçayı boşluğa atıp koştu.

bir nehrin kıyısında durdu, karşı taraf sisten görünmüyordu. ağır ağır yaklaşan bir kayık seçti sislerin arasında. kayıkçı siyah, kirli bir cüppe giyiyordu. yüzü gözükmüyordu, önünü nasıl gördüğünü merak etti ama sormadı. kayıkçı ondan iki gümüş istedi, hareket çekti kayıkçıya. kızan kayıkçı sopasını kaldırdı ona vurmak amaçlı ama o kaçtı. koştu, koşmayı sevmeyinceye kadar koşmak istedi.

bir kuru kafaya takılıp yere düştü uzun bir koşu sonrası. "sen de mi yorrick!" diye bağırdı kafaya ama kafa aldırmadı. sonra yere oturup ona baktı uzun uzun. onun burnunu kendininkinden daha çok beğendiğine karar verdi, kafa muhtemelen ona katılmıyordu ama bunu umursamadı. ikisi de tartışacak durumda değildi. ayağa kalkıp yoluna devam etti.

karanlığın içinden aniden fırlayan bir el saçlarına uzandı, kaçamadı. el saçlarını okşadı ve "uyan artık" dedi. reddetti, başını salladı, mızmızlandı ama olmadı. yanağına usulca dokununca el onu ittirdi. "sadece ben istediğim zaman uyanabilmeliyim bu düşten" dedi. cebinden gözlüklerini çıkarıp gerçeğe baktı ve midesinin bulanışını bastırmaya çalıştı. gözlüklerini çıkarıp camlarından birini söktü ve tekrar gözüne taktı. bir gözü gerçeği diğeri düşü gördü. biraz daha katlanılır buldu. kabarık saçlarını çekiştirip düzeltmeye çalıştı. sıkıcı bir gün daha onu bekliyordu önünde, ardına bakıp dudak büktü ama geçmiş geri gelmedi. "başka işleri var her halde.." diye düşündü. şu andaki tek dileği gün boyu kullanacağı toplu taşıma araçlarının fazla kalabalık olmaması üzerineydi yoksa saçlarında biriktirdiği elektirikle insanlara zarar verebilirdi. içinde bir yanı bunu yapmayı çok istedi ama gözlüğün camlı kısmına yakın olan tarafından mı geliyordu bu istek yoksa uzak olan tarafından mı kestiremedi. esneyip uyandı.

20.3.12

eşyalarla aynalarda karakterler boyamak

"Bu odaya bu kadar eşya sığabileceğini düşünmemiştim sanırım." dedi uzun, kahverengi saçlı kadın yerdeki bir sürü alakasız eşyanın arasında basacak düzgün bir nokta ararken. Sarı bir inşaat işçisi miğferi, kırılmış bir kılıcın parçaları, kitaplar, kitapların birinden dışarı çıkmaya çalışan ama sıkışmış küçük bir siluet, oyuncak ayı, bir nota heykeli.. "Normal zamanlarda da buranın karışık olduğunu biliyorum ama bu rekorun olmalı. Düzenli zamanlarında nereye saklıyorsun tüm bu şeyleri?" dedi iğneleyici ve meraklı bir tonla kadın. Sorduğu kişiyi seçemedi tam, bulanık gibiydi. Bir dizi boy aynasının karşısında durup onlara bakıyordu. Birinin içine uzanıp bir miktar kumaş ve bir hançer çıkarıp odanın başka bir köşesine fırlattı. Sağ taraftaki yamuk duran merdivene çarpıp başka bir şeylerin üzerine düştü hançer. Kumaşsa fazla uzaklaşamadı. Biraz aranıp bulduğu makası aynanın içine uzattı. Kadın biraz daha odaklanınca yüzleri bulanık kişiler gördü aynaların içinde. Hiç biri onun yansıması değildi. Ya da onun yansımasından parçaydılar ama bunun görüntüyle alakası yoktu. "Karakter yaratıyorsun galiba? dedi kadın. Hıhım diye bir ses geldi aynaların oradan. "Ne için peki? Yeni bir şeyler mi var?" diye sordu tekrar. O, aynalardan birinin önünde durmuş düşünüyodu. Bir anda aynalardan birinin üzerine yüklenip yere devirdi onu. Cam parçaları dağınık eşyalara karıştı. Kadın bir an için ileri atıldı ama sonra kendini durdurdu. O, hiç bir şey olmamış gibi kalkıp kırık parçaları havaya farklı sıralarla yerleştirmeye başladı. Kısa süre sonra yeni bir boy aynası oluştu önünde, içinde farklı bir şekil olan. "İlginç bir yöntem, tek tek koymaktansa sıçrayan parçaları yerleştirdin ama fazla düzensiz değil mi?" diye sordu yaklaşırken kadın. "Aslında etraf o kadar düzensiz ki bir düzen oluşturuyor." diye cevap verdi. Kadın duraksayıp baktı boş gözlerle, o devam etti. "Yemedin değil mi? Düzensiz falan değil etraf. Bir düzen, bir desen var aslında burada. Sadece görmesi zor." Tek kaşı kalktı kadının, devam ederken sesi hafifçe inceldi ve: "Tamam, biraz düzensiz.. Ama sonuç güzel oldu, sadece bazı şeylerin çıkarılması gerekiyor." Kadın gülünç bulmuştu durumu ama bu hissi yüzüne yansıtmamayı seçip sorgulamasına devam etti. "Neden bir şeyler oluşturduğunu hala anlamadım. Anladığım kadarıyla tipleme yaratıyorsun, karakter değil. Bu, henüz hikayenin belli olmadığı anlamına geliyor." O, kafasını çevirip cevap verecekmiş gibi baktı ama vermedi. "Eğer hikayen belli olsaydı onun üzerinden oluştururdun, bunu biliyorum en azından. Görünüşünden anlaşılabiliyor. Neyse, yeni bir hikaye hazırlayacakmış gibi de durmuyorsun. Sadece bir şeyler yapmak istedin, yanılıyor muyum?" Elindeki aynadan çıkardığı çekiş ve diğer ıvırzıvırı yere bıraktı ve sonra kendi de yere çöküp kadına baktı ve: "Çok başım ağrıyor Latrenu.."

19.3.12

kıskanmaca

http://25.media.tumblr.com/tumblr_m15d8fACve1rp8jb2o1_500.jpg
Top row (left to right): Jacques Lacan, Cecile Eluard, Pierre Reverdy, Louis Leiris, Pablo Picasso, Fanie de Campan, Valentine Hugo, Simone de Beauvoir, Brassai
Bottom row: Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Michel Leiris, Jean Abier - photo: Gilberte Brassai
inanılmaz kıskandım aslında. İYT çevredeki başarı potansiyeli yüksek arkadaşları toplayıp fotoğraf çekilmemizi ve çok sene sonra başkalarının kıskanması yönünde bir öneri sundu. yine de ben hala kıskanıyorum işte.
,

11.3.12

reklamlam

neverending writers block

var böyle bir şey sanırım ya da aslında yazı yazmak bana göre bir şey değil. bilemiyorum artık. neyse; reklam yapmaya geldim zaten yine yazacak bir şey bulamayıp.

türkiye kitap okuyor gibi adı olan bir etkinlik vardı bundan iki üç sene önce, alsancak kıbrıs şehitlerinin ortasında sırt sırta verip ip gibi dizilip kitap okumuştuk yarım saat bir saat kadar. hava çok sıcaktı, insanlar çok garipti. defterlerimden birinde yanımızdan geçen insanların komik yorumları vardı. bir çocuğun "neden böyleler? ceza mı vermişler bunlara?" deyişi hala haklımda ama. bunu düşünüp ne kadar hoş bir görüntü diye aklımdan geçirirken bir yerlerde toplanıp bir şeyler okumanın eğlenceli olup olmayacağını merak ettim ve sanırım kuyuya taş attım. bir kaç arkadaşın çok hoşuna gitmiş olacak ki fikir bir sürü insan davet ettiler. neyse; sanırım insanların hoşuna gitmiş gibi. eğer güzel bir şeyler çıkarsa ortaya tekrar düzenlemeyi de düşünüyorum. mesela haftasonu falan olarak. bunu okuyorsanız siz de davetlisiniz bu arada! hatta siz de davet de edebilirsiniz falan. öyle işte..
http://www.facebook.com/events/185556794890749/

etkinliğin yapıldığı yer sevimli bir sokak, kıbrıs şehitlerinin ya da barlar sokağının o kaosundan çok uzakta. sessiz, sakin. kafeler sevimli. henüz sadece birini deneyebildim, diğerlerine cesaret edemedim ama seviyorum sanırım orayı. filtre kahveleri de güzel oldukça.

hani reklamlara devam edersek bu bir pörtü etkinliğidir diyebiliriz. pörtü hala devam ediyor, cumartesileri yenilenip seçmece etkinlikler gösteriyor izmir'den haftalık olarak. o da burada işte: http://www.facebook.com/pages/P%C3%B6rt%C3%BC/244583342272946

mesela hepsinin dışında; http://izmircon.org/ böyle de bir şeyle uğraşıyoruz bir süredir. kocaman olma yolunda gidiyor. hani entel kipteki onca şeyden sonra ne alaka diyecekseniz böyle bir şey; diyemedim bir şey. yine de eğlenceli olacak, ilginiz varsa bu tip şeylere beklerim. etrafı falan gösteririm gerekirse.

şimdilik bu kadar. bir yerlerde unuttuğum yaratıcılığım ve benden uzak duran ilham perilerine iyi dileklerimle sizlere bolca kedi görme ihtimalli günler dilerim

5.3.12

bencilvekısaçizgilinotlardanbiridahaişte

-zaten okuyan az, depresif yazmaya devam edersem onlar da gidecek her halde dedim ama sonra mogwai çalmaya başladı. bilemedim mogwai ile ne sözcükler çıkartılabilir.
-bu aralar çok inatçıyım mesela, intikam mı alıyor bilinçaltım kendince bilmiyorum ama bazen insanların bazı söylediklerini anlamamakta direniyorum ve kendi bildiğimde ısrar ediyorum. çok kaba görünüyor muhtemelen, -garip. durdurmak gerek. dur tuşu neredeydi bunun?..
-hava soğuk ve sıcağın ikisi de olamayan ve beni üşüten halinde, sevmiyorum. doğru düzgün ısınsın, bir yerlerde bulut seyredebileyim istiyorum.
-gitmek istiyorum, yine. tatil gerek. tatil gerek. huzur gerek.
-mut sözcüğü üzerinden giderken u'nun bir gelecek eki olabileceğine karar verdim.
-hiç puzzle gibi hissettiniz mi?
-benim dünyamda bazen elektirikler kesilirmiş gibi ışık ve mut kaybolabiliyor sanırım
ve işte böyle bir şeyler.. daha fazla huysuzlanmaya gerek yok buralarda

3.3.12

asla yapılmayacak bir filmin fragmanı: mealin intikamı

x: Nasıl yani? Eğer düşünmezsem ölecek miyim?
t: Evet, düşünmediğin zamanlarda zehir daha hızlı yayılıyor.
----
y: Seni anlamıyorum..
x: Bak! Anlamıyorsun! Zaten anlamamalısın yoksa sana da olur!
----
c: Üzgünüm, ben gidiyorum..
f: Nasıl yani? Gidiyorum derken, tamamen mi? Benden mi? Ama.. Ama neden?
c: Olmuyor, aynı hissetmiyorum. Başka bir şey yok yani, sadece artık hissetmiyorum seni..
----
x: Ne? Öldü mü? Nasıl olur?
t: Sizleri uyardım ama onunki.. Bilemezdik.. c gidince boşluğa düştü, düşünmekten vazgeçti, hastalık onu yakaladı.. Çok üzgünüm..
----
x: Hatırlamaya çalış, düşünemiyorsan hatırla! Eski günleri düşün, c'yi düşün! Ağla! Ağlarken bile düşünebilirsin!
----
p: Onları çıplak halde yatakta bulduk. Pek hoş bir durumda değil.
t: Çok hızlı yayılıyor, ne yapcağız bilmiyorum artık. Ama düşünmek zorundayım, zihninizin boşalmasına izin vermeyin sakın; yoksa siz de gidersiniz!
y: Peki onlar.. Onlar niye öldü?
x: Çünkü sevişirken bir şey düşünmez insanlar, tüm dünyayı unuturlar.
----
x: Kavramlar tarafından katlediliyoruz..



o değil de, çokaptalca oldu bu yahu? niye yazdım ki ben?..

dilek hakkı

Sunağın önündeki ince, uzun, kıvrımlı şişeye baktı. İçinde dönüp olaşan, sabırsız mor dumanın şişeden kendisini seyretmesini umursamadı. Üstü başı perişan halde idi. Yırtık kıyafetleri gerçek renklerini kaybetmiş, kir ve kan ile yeni bir ton yaratmışlardı. Tekrar kanamak için sabırsızlanan ve en ufak bir ani hareketi bekleyen yaraları çevrelerine topladıkları morluklarla ölüm şölenine hazırlanıyor gibiydiler. Canının yanmasını çok uzun zamandır umursamıyormuş gibi yapıyordu zaten o da. Titredi bir an içindeki bir soğuklukla. Bulunduğu yıkıntının soğuk ve havasız oluşu ya da çıplak ayakları değildi bunun kaynağı; derinliklerinden gelen bir şeydi onu ürperten. Bu ürpermeyi yaralarının acısını bastırmak için kullanıp şişeye uzandı ve kapağını açtı.
Tıpkı masallarda anlatıldığı gibiydi o an. Mor renkli duman fokurdayarak şişeden dışarı sızdı, kendi etrafında döne döne; helezonlar oluşturarak yükseldi harebenin tavanına doğru. Etraf hafif bir sisle kaplandı. Sülfür kokuyordu artık her yer. Etrafın sakinleşmesi kısa sürdü, sonunda belden aşağısı mor dumandan oluşan kaslı, koyu tenli, siyah gözlü ve saçlı bir adam ve o kaldı sadece.
"Çok yoldan ve acıdan geçip geldin karşıma.
Şimdi geldi vakti ödülün!
Dile benden ne dilersen!
Ama tek dileğin vardır, bilesin.
Üç dilek ikiyle yetinemeyenlerin kendini kandırmasıdır!
Zaten hiç kimse iki dilek duymamıştır!
İnsanoğlu tek seçiminin olmasını hiç kaldıramamıştır!.."
Bir süre hareketsizce bu yankılı, gür sesin kaynağına baktı. Onun azameti karşısında kendini küçücük, minicik hissetti. Derin bir nefes aldı, göğsündeki bazı çizikler kanadı gerilmesiyle ama dumansı adam izin vermedi konuşmasına başlamasına:
"Akıllı ol küçük adam.. Bu çaban nafile, ölme pahasına geldin buraya. Bir farklılık var ama gözlerinde, beni buldun ve sözümü duydun ama o hırs yok senin içinde. Bir öğüt sana benden, eğer kendini kurtaracak bir şeyler de dilemezsen çıkamazsın bu labirentten. En zor tuzak geri dönüştür çünkü."
Adam hatırlamak istemediği anılara daldı istemsizce ve alakasızca, günün çoğu zamanında yaptığı gibi. Dumansı adam gürleyerek sordu: "Karar ver ademoğlu! Nedir dileğin?" Acı ve hüzünle süslenmiş, yarım bir gülümseme belirdi adamda. "Beni çok özlesin istiyorum.." dedi. Dumansı adam şaşkınlık ve sinirle "Bu ne böyle? Sana kendini kurtar diyorum, buradan sağ sağlim çıkmayı dilemedikçe burada vereceksin canını! İşin kuralı bu! Kimsenin dileği yoktur bu dünyada!"
Sonra sessizlik oldu. Adam kafası karışmış, kendinde değilmiş gibi önündeki şişeden çıkan dumandan şekillenen insansı figüre baktı boş boş ve konuştu: "O zaman çok özlemesin, sadece özlesin istiyorum.."
...

26.2.12

Üşüyor musun?

Anlamsız rüyaları tam kabusa dönüşmek üzereyken uyandı huzursuz uykusundan, o günaydın demedi, zaten pek aydınlık bir gün de sayılmazdı. Camdan gün ışığı girmiyordu hiç. Gidip, nedenini görmek için dışarı baktığında ise  karanlık bulutlarla kaplı bir gökyüzü gördü yukarıda. Siyah bulutlar dünyaya sarılmış tüm nefesini boşaltırcasına sıkıyordu sanki. Sinirli olmalıydı gökyüzü, gök gürledi. Birazdan ağlayacaktı sanki.
Ona kahvaltıda ne istediğini sormadı. Mutfağa gidip buzdolabını açtı ve buzdolabından sızan soğuk havanın yüzünü yalamasına izin verdi kafasını içeri eğerek. Biraz peynir, biraz reçel ve diğerlerine benzer bir kabın içinde duran ne olduğunu bilmediği yeşilimsi şeyi çıkardı ve yeşil şeyi çöpe döktü. Diğerlerini yanlarına biraz ekmek koyup masaya bıraktı. Ona çay içip içmeyeceğini sormamıştı. Su ısıtıcısını açıp yüzünü yıkamak için gitti.
Ona şeker isteyip istemediğini sormamıştı. Bugün şekersiz istiyordu çayı. Kötü sabahlara daha çok yakışıyordu şekersiz çay, kendine getiriyordu insanı. Şekerli çayın verdiği keyfi daha rahatlatma zamanlarına ait olarak düşünüyordu. Poşet çay ve bayat ekmeği biraz daha katlanılabilir kılacak bir iki parça kahvaltılık ile istemeye istemeye yaptığı kahvaltısından kalkıp peynir ve reçeli buzdolabına geri kaldırdı. Masadaki diğer şeyleri ise lavaboya bıraktı. Silmeye üşendi masayı.
Ona hangi gömleği giymesini tavsiye ettiğini sormadı. Pantolonuna en yakın tondaki gömleği seçip giydi.
Ceplerini kontrol etti her şey yerli yerinde mi diye. Ona bir şey unutup unutmadığını sormadı.
Ona su ısıtıcısını kapatıp kapatmadığını sormadı, gidip kontrol etti.
Ayakkabılarını giyip kendini dışarı attı. Ona anahtarını yanına alıp almadığını sormadı. Kapıyı kapattı.
Nefesini kesti tüm sormadıkları, damarlarını tıkadı, dünyasını bulanıklaştırdı. Kapının eşiğine çöküp gözlerinden çıkmak isteyen yaramaz gözyaşlarını sert bir burun çekmeyle derinlere geri yolladı. Artık olmayan birine duyamayacağı sorular düşlemekten vazgeçmeyi kendine birazdan unutmak üzere tekrar not ettirdi. Sokağa bıraktı kendini, esen rüzgarla ürperdi. Ona üşüyüp üşümediğini sormak istedi, olmadı. Yaramaz bir gözyaşı firar etti sol gözünden..