11.8.11

cevap ihtimalleri

Karşıdan geldiğini gördüm, merhabaya benzemeyen ama benzer anlamdaki bir iki sözcüğü kullanarak selam verdi bense yazılışını çok sevdiğim merhabamı sunacaktım ki vazgeçtim; merhabanın söylenişi fazla resmi geldi kulağıma içimden tekrarlayınca biraz gecikmeyle "Selam" dedim. Cevabımın gecikmesini üzerine alınması ihtimaline karşı içten bir gülümsemeyi taklit ettim başarıyla. Yapay gülümsemelere ufak göz kısma hareketleriyle doğal görünümü verilebiliyor ne de olsa, mimik kozmetiği sanki gözler. Nereye gideceğimizi sordu, ihtimaller doluştu aklıma. Gidilebilecek yerler, yapılabilecek şeyler ve saire. Hangisinin diğerinden iyi olduğuna karar verebileceğim sürenin cevap vermek için çok geç olacağını fark edince "Bilmem, sen ne dersin?" dedim onun da bilmediği gerçeğini yok sayarak. Ki genelde bilmezler bunu soranlar ama sahte gerçekçi gülümsemeler misali hep bir niyetleri varmış da nezaketen sorarlarmış maskesi takınırlar fark etmeden. Muhtemelen egonun bir halt yemesi bu ama insanların yanında böyle şeyler düşünmek garip kaçıyor, sonraya bırakmalı bu düşünceleri. Hayatında ne gibi yenilikler var anlamına gelme görevini uzun zaman önce devretmiş n'aber sorusuna verecek cevapların her birinin ne kadar boş geldiğini artık ezberlediğim için iyi diye refleksif bir karşılık verdim o ara. Zira çok n'aber demiş gibi duruyordu o da, ki haklıydım. Bir an bu ritüeli bozup "ya senden?" dememek istedim ama üzüldüm beklenti içindeki bakışına, ben de sordum. Selamlaşma ve hal hatır sorma ritüelimizin bitişiyle yeni bir muhabbete geçmeden önceki garip sessizliği yaşadık bir süre, yarı gülümser ifadesiz bir suratla karşıdan gelebilecek hamleleri de bloke ettim usulca. Düşünmek gerekti zira ne yapılacağını.

Onca düşünmeden sonra, hiç düşünülmemiş gibi gelen bir şekilde yakınlardaki bir kafeye oturduk. Yanda duran garip sessizliklerin kurtarıcısı tavla ve kalabalık otururken konuşmanın dışında kalıp sıkılan insanlar oynasın diye çokça konulmuş çokça kesme şeker paketi bizlere baktı. Daha doğrusu bana öyle geldi. Mekan hakkında bir iki muhabbet sonrası, ki içerikleri daha önceden gelişler ve mekanın nesinin iyi olduğu üzerineydi yalnızca, bir şeker attım ağzıma karşımdakinin kınayan bakışları altında. Kesme şeker yemeyi sevmeyen insanlar da var işte, ne yaparsın. Garsona benzemeyen görevli gelip bizden ne istediğimizi sordu kibar sözcükler ve kaba bir tavırla. Ona iş çıkarıyorduk varlığımızla çünkü. Çünkü birileri ona bizim onlara iş çıkardığımızı söylemişti. Bizim varlığımızdan rahatsızdı. Hava sıcaklığı, boğaz kuruluğu, muhabbetin olası gidiş yönleri gibi ayrıntıları hesaplayıp sonunda ne içeceğime karar veremedim ve karşımdakine baktım. O da benzer durumdaydı, birimiz ilk hamleyi yapacaktık. Ağzımızı açtık, garsona bakıp ama ikimiz de birbirimizi kolluyorduk diğeri daha önce söylesin ve onun istediğinden alalım gibisinden. Uğraşsam kazanır mıydım bilmem ama sıkılıp kahve istediğimi söyledim. Neskafe diye çıktı ağzımdan, türk kahvesiyle ayırt ediciliği olsun istemiş beynim. Otomatik olarak kahve istenince süt, hızlı çözünen kahve ve sıcak su üçlemesi beyninde yanan ve emin olmak için sormaya hamle yapmaya hazırlanan garsona izin vermeden sade dedim. Başını sallayıp elindeki fatura kağıdına yazdı. Bir an içimden yanına sıcak süt ve tarçın istemek geldi, gülümseyerek gelseydi belki isteyebilirdim ama tarçın ve kahve ikilisini insanlara açıklamak çok zor oluyor bazen. Halbuki ne güzeller. Garson sonunda yanımızdan ayrılınca içimde kalan tarçın konusunu açtım konuşma olsun diye, bir süre idare etti bizi bu. Dallanıp budaklanıp alakasız bir yerden çıkan ve biten konu sonrası oyunun kendime düşen kısmını bitirmiş ve karşımdakinden yeni bir konu bekler halde o arada çoktan gelip ılımış olan kahvemi yudumladım. Beklediğimden güzeldi en azından kahve. Belki kaynadıktan sonra biraz beklemiş suyla yapmışlardır bu sefer, belki de kahveleri güzeldir. En azından sulu çamurdan daha iyi bir şey içtim uzun zaman sonra ve hala sessizce düşünen hasmımın sırasını alıp bu konudan tekrar girdim, tekrar kahve hakkında konuşmak onu sıkıyordu ama konuşma üstülüğünü bir şekilde kaptırmıştı bana. Geç de olsa aklına gelen şeyleri bir şekilde araya sıkıştırarak konuyu değiştirdi zaten kısa bir sürede. Zaman geçti, sıkıldık. İlk konuştuğumuz konudan üçüncü defa bahsettiğimizi fark ettiğimizde birimizin saate bakıp artık kalkalım demesi zamanı gelmişti. Neyse ki bu ben olmadım. Peki deyip kalktım. Yerimden kalkarken gün boyunca tüm soruları tekrar gözden geçirdim. Selama verilecek karşılık, nasılsın sorusuna cevap, gidilecek yer, yapılacak şey, ne içileceği, içine ne konacağı, ne konuşulacağı, arada gelen bir iki soru.. Her birinde akla gelen yüzlerce cevap arasından seçtiklerimi değiştirsem günün nasıl olacağı düşüncesi beynime işledi ve orada gezindi. "İyi misin?" dedi şaşkın ve biraz tedirgin bakışlarla. "Hafif başım döndü" dedim aklıma dizilen onca cevap arasından. Merhametle suratını büzüştürdü ve her zamanki gibi tam giderken çalan o güzel şarkının tamamını dinleyemeden mekandan ayrıldık. Yolda geçen bir iki geyik sonrası gün tamamlandı.

İnsanın aklına çok soru takılıyor tabi diğer cevaplarla ilgili ama bazen bir soru diğerlerini bastırıveriyor. Diğer cevapları versem anlaşılabilecek miydim?..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder