28.8.11

lütfen?

Lütfen sabahları günaydın deyin.
Lütfen gülümsemenin dünyayı hareket ettiren güçlerden olmasa da hayatı devam ettiren ve çiçeklerin daha güzel kokmasını sağlayan güçlerden olduğunu düşünmeye çalışın.
Lütfen inanın ki olsun.
Lütfen güzel müzikler dinleyin.
Lütfen masallara saygı duyun.
Lütfen geceleri çok sıkılınca orion'un kemeri yıldızlarına bakın ve gülümsemeyi deneyin.
Lütfen sözlerinize hep dikkat edin.
Lütfen lütfen deyin.
Lütfen emir kiplerini sevmeyin.
Lütfen az yalan söyleyin.
Lütfen yalan söylerken inandırıcı olmaya çalışın.
Lütfen sahte gülümsemelerinizi gerçekçi göstermenin yollarını öğrenin.
Lütfen fazla bağırarak konuşmayın.
Lütfen fazla bağırtarak konuşturtmayın.
Lütfen gerçek olmamaya diretse bile karmaya inanın ve güvenin.
Lütfen mucizelere inanın.
Lütfen huzurun önemini unutmayın.
Lütfen elinizde olmayan şeylere üzülerek kendinizi ve çevrenizi yormayın.
Lütfen bulutları sevin.
Lütfen yağmurun güzel yönlerini görmeye çalışın.
Lütfen arada dinlenin.
Lütfen arada insanları dinlendirin.
Lütfen yormayın.
Lütfen gereksizce yorulmayın.
Lütfen kimseyi zorlamayın.
Lütfen insanları bekletmeyin.
Lütfen insanları ekmeyin.
Lütfen gürültü yapmayın.
Lütfen sevmediğiniz kitaplara kötü davransanız da çok kötü davranmayınız, her ne kadar öyle gözükmese de elbet seveni vardır. Sanırım..
Lütfen fallara çok inanmayın ama hiç inanmamazlık da yapmayın.
Lütfen olasılıklara inanın.
Lütfen bazen güvenin.
Lütfen insanların size iyi davranmasına izin verin.
Lütfen insanların size kötü davranmasına izin vermeyin.
Lütfen yukarıdaki iki olayı önceden anlayıp ayırt edebilmenin yolunu bulunca bana da haber verin.
Lütfen insanları sıkmayın.
Lütfen sıkılınca insanlara kötü davranmayın.
Lütfen genellemeleri sevmeyin.
Lütfen daha çok düşleyin ve düşlerinizle yaşamınızı güzelleştirin.
Lütfen bana kızmayın.
Lütfen saçmalamalarımı gözardı edin.
Lütfen özürlerimi kabul edin..

15.8.11

virgül

Cümlelerim abuk, yarım, bozuk ve cansız geliyor bir süredir. Yazmaya tekrar alışmaya çalışıyorum sanki. Bu sırada yaptığım bu yazımsı şeyleri burada yayınlamam doğru mu bilmiyorum. Her an silebilirim çoğunu zaten. Üstelik artık bu bloga uygun muyum onu da bilmiyorum. Bir şekilde daha çok yazmaya ve düşünmeye ihtiyacım var.

Hayat çok acayip..

Düşünüyorum da, ömrümüz boyunca defalarda bir şeyler değiştiriyoruz kendimizde. Kişiliğimizde değişen şeyler oluyor, giyimimizde, müzik tercihimizde, yazımımızda, konuşmamızda, zevklerimizde yani her şeyde. En azından bende oluyor dönem dönem ve bazen hepsi karışıveriyor, elimde hiçlikle kalıyorum. Bir tarzın varoluşu ve kayboluşu gibi. Belki öyle olmuyordur ama öyle hissettirebiliyor. Kurtulmak için çabalıyoruz bu tarz zamanlarda, eskiden ilgilendiğimiz şeyleri tekrar ilgi çekici kılmaya çalışıyor ya da yani ilgi noktaları bulmaya çalışıyoruz. Ya da o tarz bir şeyler.

Hayat cidden çok tuhaf..
Çok uzun zamandır vapura binmedim yine, ondan oluyordur belki de.

En güzel düşler sizinle olsun.
Chrome'nin güzel eklentisi sağolsun bunu dinledim yazarken.

Bilinmeyen sokaklarda mucizeler meyve verir

Yapması gereken onca işin hepsini ertelerken daha önceden görmediği bir sokak çarptı gözüne yolun karşısında. Bu tarafları çok iyi bildiğini düşünmüyordu zaten hatta sokakla da kesin daha önce karşılaşmışlardır ama geçmediği bir yol bulmanın keyfiyle sokağa daldı yine de. Bilmediği sokaklara girmek bir çeşit hobiydi onun için. Şehrin bu kısmında zaman zaman rastlanabilen tek katlı, eski evler vardı çevrede. Biraz ileride iki katlı oluyor oradan sonra da apartmanlar başlıyordu yol yokuş olarak yükselirken. Sağ taraftaki eski kilise gözüne çarptı yüksek duvarları, kulesi ve tepesindeki haçıyla. Kapalı kapısına bir göz atıp yürümeye devam etti. Sokağın numarasını okumak için o küçük mavi levhayı aradı, kilisenin duvarına çakılmış mavi kutucuğu yanından geçmeden son anda yakaladı ama beklediği gibi rakamlar değil bir yazı buldu "ROUTE DU PARADIS"

Bir süre durup yazıya baktı. Gerçek olması için bir dizi dilek tuttu ve gözlerini yokuşa çevirdi. Apartmanlar başlarken hafifçe kıvrılan yokuşun sonunu göremiyor olmak yorulmuş bacaklarına güç verdi ve koşar adımlarla yokuşu aşmaya çabalamasını sağladı. "Cennete giden yol" diye mırıldandı. Önce gerçekçilik aldı rolü, yokuşun sonunda güzel bir park, ağaçlar hatta çiçekler olabileceğini düşündü. Sonra biraz daha romantik bir düş geldi düşünce havuzuna: beyaz ışık, huzur ve mutluluk hissi. Tüm güzel duygular küçük bir geçit yaptılar önünde. Sevgi dolu bir kucaklamanın hissi, tatlı yemek, güzel bir kitabı tekrar okumak, beğenilen bir şarkıyı gözleri kapatıp dinlemek, gülümserken uyuya dalmadan önceki son anlar.. Beton kuleler başladıkça sokağın sonuna dair yeşil bir renk gözüktü yukarıda. Zihin gördüklerinin düşlerini bozmasına izin vermek istemezcesine yeni bir teori uydurdu: fiziksel değil ama ruhsal ya da düşünsel bir cennetten, aydınlanmadan bahsediliyordu belki de. Yolun sonunda gerçek huzur tadılacaktı belki bir anlığına bile olsa ya da hayat somut bir anlam kazanacaktı son adımlarda. Tüm bu düşüncelere gülümseme ve daha hızlı çıkma arzusu eşlik etti ve yukarı yönelindi işte böyle..

Yokuşun sonunda eski iki ev karşıladı onu. Evlere baktı özlemle, böyle bir evde oturmayı hayal etti ve yolu bitirdiğini unutup en yakın yönden devam etti yürümeye. Yorulmuş, sıcaktan terlemiş ama henüz umudunu kaybetmemişken gölgeli sokaklardan ışığa ulaştı. Aydınlık, beyaz renk ve ses cümbüşüne baktı sonra görüntü değişti; gürültü, toz ve sıcak geldi gün yüzüne. Haftada en az bir sefer geçtiği yola çıkarmıştı yokuş onu. Hayal kırıklığından olabildiğince kaçıp aklında yol boyunca düşlediği o güzel şeylerle otobüs durağına yöneldi. Yürümek için fazla yorgun hissediyordu kendini..

Yalı taraflarında bir yerlerde gerçekten böyle bir yol/sokak var.

11.8.11

cevap ihtimalleri

Karşıdan geldiğini gördüm, merhabaya benzemeyen ama benzer anlamdaki bir iki sözcüğü kullanarak selam verdi bense yazılışını çok sevdiğim merhabamı sunacaktım ki vazgeçtim; merhabanın söylenişi fazla resmi geldi kulağıma içimden tekrarlayınca biraz gecikmeyle "Selam" dedim. Cevabımın gecikmesini üzerine alınması ihtimaline karşı içten bir gülümsemeyi taklit ettim başarıyla. Yapay gülümsemelere ufak göz kısma hareketleriyle doğal görünümü verilebiliyor ne de olsa, mimik kozmetiği sanki gözler. Nereye gideceğimizi sordu, ihtimaller doluştu aklıma. Gidilebilecek yerler, yapılabilecek şeyler ve saire. Hangisinin diğerinden iyi olduğuna karar verebileceğim sürenin cevap vermek için çok geç olacağını fark edince "Bilmem, sen ne dersin?" dedim onun da bilmediği gerçeğini yok sayarak. Ki genelde bilmezler bunu soranlar ama sahte gerçekçi gülümsemeler misali hep bir niyetleri varmış da nezaketen sorarlarmış maskesi takınırlar fark etmeden. Muhtemelen egonun bir halt yemesi bu ama insanların yanında böyle şeyler düşünmek garip kaçıyor, sonraya bırakmalı bu düşünceleri. Hayatında ne gibi yenilikler var anlamına gelme görevini uzun zaman önce devretmiş n'aber sorusuna verecek cevapların her birinin ne kadar boş geldiğini artık ezberlediğim için iyi diye refleksif bir karşılık verdim o ara. Zira çok n'aber demiş gibi duruyordu o da, ki haklıydım. Bir an bu ritüeli bozup "ya senden?" dememek istedim ama üzüldüm beklenti içindeki bakışına, ben de sordum. Selamlaşma ve hal hatır sorma ritüelimizin bitişiyle yeni bir muhabbete geçmeden önceki garip sessizliği yaşadık bir süre, yarı gülümser ifadesiz bir suratla karşıdan gelebilecek hamleleri de bloke ettim usulca. Düşünmek gerekti zira ne yapılacağını.

Onca düşünmeden sonra, hiç düşünülmemiş gibi gelen bir şekilde yakınlardaki bir kafeye oturduk. Yanda duran garip sessizliklerin kurtarıcısı tavla ve kalabalık otururken konuşmanın dışında kalıp sıkılan insanlar oynasın diye çokça konulmuş çokça kesme şeker paketi bizlere baktı. Daha doğrusu bana öyle geldi. Mekan hakkında bir iki muhabbet sonrası, ki içerikleri daha önceden gelişler ve mekanın nesinin iyi olduğu üzerineydi yalnızca, bir şeker attım ağzıma karşımdakinin kınayan bakışları altında. Kesme şeker yemeyi sevmeyen insanlar da var işte, ne yaparsın. Garsona benzemeyen görevli gelip bizden ne istediğimizi sordu kibar sözcükler ve kaba bir tavırla. Ona iş çıkarıyorduk varlığımızla çünkü. Çünkü birileri ona bizim onlara iş çıkardığımızı söylemişti. Bizim varlığımızdan rahatsızdı. Hava sıcaklığı, boğaz kuruluğu, muhabbetin olası gidiş yönleri gibi ayrıntıları hesaplayıp sonunda ne içeceğime karar veremedim ve karşımdakine baktım. O da benzer durumdaydı, birimiz ilk hamleyi yapacaktık. Ağzımızı açtık, garsona bakıp ama ikimiz de birbirimizi kolluyorduk diğeri daha önce söylesin ve onun istediğinden alalım gibisinden. Uğraşsam kazanır mıydım bilmem ama sıkılıp kahve istediğimi söyledim. Neskafe diye çıktı ağzımdan, türk kahvesiyle ayırt ediciliği olsun istemiş beynim. Otomatik olarak kahve istenince süt, hızlı çözünen kahve ve sıcak su üçlemesi beyninde yanan ve emin olmak için sormaya hamle yapmaya hazırlanan garsona izin vermeden sade dedim. Başını sallayıp elindeki fatura kağıdına yazdı. Bir an içimden yanına sıcak süt ve tarçın istemek geldi, gülümseyerek gelseydi belki isteyebilirdim ama tarçın ve kahve ikilisini insanlara açıklamak çok zor oluyor bazen. Halbuki ne güzeller. Garson sonunda yanımızdan ayrılınca içimde kalan tarçın konusunu açtım konuşma olsun diye, bir süre idare etti bizi bu. Dallanıp budaklanıp alakasız bir yerden çıkan ve biten konu sonrası oyunun kendime düşen kısmını bitirmiş ve karşımdakinden yeni bir konu bekler halde o arada çoktan gelip ılımış olan kahvemi yudumladım. Beklediğimden güzeldi en azından kahve. Belki kaynadıktan sonra biraz beklemiş suyla yapmışlardır bu sefer, belki de kahveleri güzeldir. En azından sulu çamurdan daha iyi bir şey içtim uzun zaman sonra ve hala sessizce düşünen hasmımın sırasını alıp bu konudan tekrar girdim, tekrar kahve hakkında konuşmak onu sıkıyordu ama konuşma üstülüğünü bir şekilde kaptırmıştı bana. Geç de olsa aklına gelen şeyleri bir şekilde araya sıkıştırarak konuyu değiştirdi zaten kısa bir sürede. Zaman geçti, sıkıldık. İlk konuştuğumuz konudan üçüncü defa bahsettiğimizi fark ettiğimizde birimizin saate bakıp artık kalkalım demesi zamanı gelmişti. Neyse ki bu ben olmadım. Peki deyip kalktım. Yerimden kalkarken gün boyunca tüm soruları tekrar gözden geçirdim. Selama verilecek karşılık, nasılsın sorusuna cevap, gidilecek yer, yapılacak şey, ne içileceği, içine ne konacağı, ne konuşulacağı, arada gelen bir iki soru.. Her birinde akla gelen yüzlerce cevap arasından seçtiklerimi değiştirsem günün nasıl olacağı düşüncesi beynime işledi ve orada gezindi. "İyi misin?" dedi şaşkın ve biraz tedirgin bakışlarla. "Hafif başım döndü" dedim aklıma dizilen onca cevap arasından. Merhametle suratını büzüştürdü ve her zamanki gibi tam giderken çalan o güzel şarkının tamamını dinleyemeden mekandan ayrıldık. Yolda geçen bir iki geyik sonrası gün tamamlandı.

İnsanın aklına çok soru takılıyor tabi diğer cevaplarla ilgili ama bazen bir soru diğerlerini bastırıveriyor. Diğer cevapları versem anlaşılabilecek miydim?..

10.8.11

ben bazen yaşamaya devam ederim

"Nerdesin sen? Salak!" sesi çınladı kulaklarımda yazı sayfasını açışımda. Parmaklarım paslanmış olmalı ki yerlerini bulmakta zorlandılar tuşların üzerinde. Düşüncelerimi ardlarına sakladığım müziklerim bile isyan etti sonunda, yaz dediler. Bense kelimesizce düştüm beyaz ekranın önüne. Öykülerim ve karakterlerim yok olmuş bir zaman önce, nereye gittilerse artık öyle.. Epipopanik'in masalı bitti gibi hissediyorum bazen. Belki epipopaniğin ilhamı başka bir yere gitmiştir, daha çok ihtiyaç duyulduğu bir yere. Veyahut küstürmüşümdür onu kendime, köşesine çekilmiştir sadece. İkinci olasılığa tutunarak nefes alıyorum bir süredir ama parmaklarım kayıyor sanki. Daha güçlü tutunmalıyım tuşlara, harflere.

"Hala saçmalıyorsun, boş bu sözcükler! Tekrar hepsi! YAZI NEREDE?" bağırıyor bana zihnim. Bana kızması beni üzüyor. Her kızışında geçmişin yarıklarını dürtüp kanatıyor, acıtıyor. Ne kadar depresif, saçma ve pesimist değil mi bu düşünceler? Elini attığın dalın çürük mü yoksa çiçekli mi olduğunu anlayamıyorsun işte bazen. Kimi zaman tutunuveriyorsun ama sonradan batmaya başlıyor dikenler. Bırakırsan düşersin diyorlar hepimize ama ben hiç bırakmadım sanırım, ne olduğunu bilmiyorum gibi geliyor. En kötüsüyse beynimde bir yerlerde bıraktığım ama sonra olanları beğenmeyip hepsini oradan sildiğime dair küçük ip uçları var ve bunlar bırakmamam için yapılmış en önlemler mi yoksa gerçek mi bilemiyorum.

Depreşiyorum, değil mi? Çünkü düşlerimin gözlüklerini bir türlü bulamıyorum. Gözlerimi kısıp onlar varmış gibi görmeye çalışıyorum zaman zaman ama hep işe yaradığı söylenemez. Bu yazı ne kadar sevdim tartışılır ama sizinle tartışmam.

Bir ay sonra yazdığım ilk yazının yazamamak ve mut eksikliğiyle dolu olması çok saçma.
Yazı boyunca bir şeyler dinledim ben.