27.2.11

bazen az uyku ve yeterince kahve eshe'yi gülümseyen kafatasına çevirir ^_^

Kahve, ambrosia gibi bir şey olsa gerek. Düşününce cümle belki de "Ambrosia, kahveye benzese gerek." şeklinde olmalıydı ama hayır, düşünmüyorum ben. Düşünmek zaten sıkıcı değil mi? Neyse, kask takınız. Az uyumak ve kıt imkanlarla çalışmak insana yaşadığını hissettiriyor. Hayatın zehre sürülmüş kırbacını daha bir yakından hissediyorsunuz ama uyuşmuşluğunuz acıyı yok ediyor. Daha dinç, daha öfkeli ve daha dingin olabiliyorsunuz mesela. Dingin ve öfkeli, öfkelendiği için kafası karışmayan oluyor sanırım ama aldırmayın siz bana, geçin gidin bence buralardan yol yakınken. Sonra yol bakıma alınır falan maazallah.

Az tatlı yediğim(ki bu çoğunlukla çok tatlı istediğim zamana denk geliyor) zamanlarda dünyayı yok etme isteğim artıyor hızla. Aptal insanların soykırılması konusundaki düşüncelerim hala sabit sayılır zaten. Etrafımı sarmalasın diye bıraktığım barışçıllık aurasının gitmesinin ardından kendi içimde bulduğum "bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler, tırpanımı bulunca hepsinin kafasını keserim nasıl olsa" mottosuyla masum ve huzurlu gülümsemesini sürdüren adamı başkan seçmiş olabilirim. Bu nedenle tırpan istiyorum. Evim olunca tırpan alacağım. Hayır dur, bu yazı benimle ilgili olmamalı çok fazla. Kapatıyorum bu konuyu bu nedenle.

İnsanların sayısının daha az olup daha nitelikli insanların daha kolay bulunabileceği bir dünyada yaşamanın daha kolay olabileceği ütopyası böyle bir dünyada kötü adam olmaya meyledecek insanların sayısının artası durumunu hesaba katmamaktan kaynaklı paradokslar yaşayabilir bence. Çünkü insanlar kötü. İnsan zaten küfür gibi bir sözcük bence çoğu zaman. İnsan. Ne kadar itici.. Acaba kökeni ne, nereden geliyor falan.. Mesela düşünelim:
İnsan-> İnşaa' olabilir mi? Yapım aşamasında der gibi?
İnsan-> İnşallah der gibi gibi de sanki? Ama yok, bu çok dinsel oldu.
İnsan-> İnsan. Evet. İnsan aslında insanların birbirlerine ettiği bir küfür, bir hakaret, bir karasıfat.

Tanrı olunca kahveyi ambrosia yapacağım.

24.2.11

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 4

Adam yolun ortasında oturmuş su içen birini gördü, el sallayarak ona yaklaştı.
-Merhaba! Bir şey sorabilir miyim acaba?
-Elbette ki, benim işim bu. Durun not edeyim.
-İşiniz ne ki?
-Bu daha önce sorulmuştu üstelik asıl sorunuzun bu olduğunu da sanmıyorum. Ben insanların hayatlarını oluşturan soruları biriktiriyorum.
-Neden?
-Bu da sorulmuştu, neyse. Biriktiriyorum çünkü yaşam amacım bu. Koleksiyon gibi düşünebilirsin bunu, ayrıca eğlenceli de bir uğraş. Hem yeterince biriktirdiğimde onları değerli bir şeylerle takas edebilirim. Mesela yürüyen bir ev gibi, hep onlardan bir tane istemişimdir.
-Size sadece saati soracak olmadığımı nereden biliyorsunuz ki?
-Saat daha önce soruldu bir yerlerde. Hem niye yoldaki tanımadığın birine saati sorarsın ki? Doğru söylediğine nasıl inanabilirsin?
-Çünkü yalan söylemesi için hiç bir neden yok?
-Ama doğru söylemesi için de yok? İkisi için de neden olmayınca kötücül ve bencil olanı yaparlar genelde.
-Kötücülü bilemem de bencil olan konusunda haklısın sanırım ama ne kazanabilir ki saati yanlış söyleyerek.
-Bilmiyorum, tanımadığın bir insana nasıl güvenebilirsin ki ama bu konuda?
-Bilmiyorum, kafamı karıştırdın.
-O zaman geçelim bu konuyu, senin sorun ne?
-Nerede olduğunu bilmediğin birini nasıl bulabilirsin?
-Tamam, bunu da not aldım.
-Peki ya cevap?
-Ne? Ben soruları topluyorum, cevaplarla işim yok ki benim.
-Çok gereksiz birisin..
-Bu çok kabaydı!
-Senin sorun ne peki?
-Benim bir sorum yok.
-O zaman kendin için de çok gereksiz birisin.
-Sanırım haklısın.. Yolu dümdüz devam et, geldiğim yol üzerinde çok yer gezmiş bir adam vardı. Onun sorusu da gideceği bir sonraki yer üzerineydi, ona sorabilirsin. Belki yanında cevabı da vardır.
-Kolay gelsin sana sorularla.
-Sana da bol cevaplar dilerim, umarım istemediklerinle karşılaşmazsın.
-Sanırım bu bir süredir duyduğum en iyi dilek..

Adam yoluna devam ederken yabancı yeni sorusunu defterine ekliyordu.

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 3,5

"Sen de kimsin? Buraya nasıl geldim ben?!" dedi panikle adam. Karşısındaki satıcı sakin bir gülümsemeyle konuştu: "Sakin ol evlat, bu sadece bir gösteriydi. Bekle, geri vereyim sana olanları." Satıcı elindeki küçük beyaz küreyi sıktı. Elinde çatırdayıp parçalanarak toza dönüşen beyaz şeyi üfledi adamın suratına. Küçük bir öksürük dizisi sonrası anılar hücum etti zihnine adamın. Bu pazara girişi, etrafta gezinişi, yere oturmuş göğe bakan adamın sağlığından endişe edip onunla konuşuşu ve adamın yıldızların yerlerini bilmesini satıp şimdi onlara hiç bakmamış gibi bakıp inanılmaz keyif aldığını ve korktuğunu anlatışını, çadırlardan birine girip satıcıyla konuşuşunu, bunun olabileceğine dair şüpheli yaklaşımını çürütmek için satıcının bedava bir şovu kabul edişini, bu olanları unutuşunu hatırladı. Kafası karıştı. "Tamam, bir şeyleri unutturabiliyorsunuz ama bunun satış kısmı nerede? Unutmak için para vermiyorlar sonuçta size? Değil mi?" dedi adam. Kırklarına yeni girmiş gibi gözüken şişmanımsı satıcı güldü tekrar "Sen çok yenisin buralarda. Burada para geçmez. Biz unutulmuş anıları topluyoruz, değerli şeyler bunlar. Talep çok bazı bölgelerde. Karşılığındaysa bir şeyler veriyoruz. Belki başka anılar, belki bilgi, belki bir yerlerde geçebilme ihtimali olan paralar, elimizde varsa eşya. Herkesinki farklı. Ben aldığım anılar karşılığı mutluluk veririm mesela. Karşı çadırdaki adam ruhun yaralarını iyileştirir.Yan taraftaki çadırdaysa yapay anılar satılıyor. Bir şeyler öğrenişin anıları, düşünceler. Çok kurcalarsan daha karaborsa şeyler bile bulabiliyorsun ama girmeni tavsiye etmem o işlere. Tehlikeli şeyler." dedi bilge bir tavırla. Adam düşündü uzun uzun "Unutacak hiç bir şey aklıma gelmiyor." dedi. Satıcı şaşkınlıkla baktı adama "Halbuki ilk gelenler hep bir fikirle gelir, hevesli olurlar denemeye unutmayı." Adam biraz daha düşündü. "Tamam, kabul. Unutacak bir şey buldum, iki üç sene önce bir kadın girivermişti hayatıma yazın herkesten uzaklaştığım anlardan birinde. Bir hafta falan süren, garip bir ilişki. Haftanın sonudaysa 'Çünkü güzel şeyler hep biter' deyip gidişi hep aklıma gelir, hüzünlenirim. Hiç kimsede görmediğim ve isimlendiremediğim bir şey vardı onda onu özel yapan. Evet, onu ve onunla yaşadıklarımı unutmak istiyorum." dedi konuştukça cesaretini daha fazla toplayarak. Satıcı isteksiz bir yüz buruşturmasıyla burun kıvırdı. "Klasiktir eski aşklar ve kalp yaralarının unutulmasını istemek. Hep talep vardır bunlara tamam da, neyse; daha yenisin sen. Kabul, alım senden bu anıları. Karşılığındaysa sana bir kıyak geçeyim hadi." dedi ve tezgahın altından çıkardığı metal, markasız şişe kapağını uzattı adama. Adam kapağı alıp elinde çevirdi, inceledi. Bir şey sormasının saygısızlık olup olmayacağına karar vermeye çalışıyorken satıcı atıldı "Bu, şişesi olmayan bir kapak. Şişesini arıyor umutsuzca. Bıkmıştı çoktan benim elime geçtiğinde arayışından. Bu nedenle başkalarına yardım etme isteğinde artık, onların işlerine yarayacak kişilerle ve olaylarla karşılaşmasını sağlar. İşine yarar gibi geldi bana buralarda. Dışarısı tehlikelidir." Adam mantıklı düşünmeye çalıştı ama sonra vazgeçti, satıcının çıkardığı cam küreye üfledi ve zihninde bir şeylerin eksildiğini hissetti. Şişe kapağına bakıp onu cebine attı. Üzerinde bir ağırlık ve kalbinde bir sızı vardı. Nedenini çözemedi. "Ne kaybettiğinin farkında bile değildin vazgeçerken, şimdi hiç olamayacaksın belki de." diye mırıldandı satıcı. "Ne?" dedi adam, "Hiç, iyi yolculuklar." dedi satıcı. Adam çadırdan çıkıp pazarın ortasına geri döndü. Huzursuzluğunun nedenini kavrayamamıştı ve unutmanın hoş bir şey olmayabileceğine karar verdi. Pazarı günah keçisi seçti ve gözlerini diktiği yolun doğru oluşunu umudederek yürümeye başladı. Pazar ardında kaybolurken cebindeki şişe kapağının keskin kenarıyla oynuyordu şişesiz bir kapak olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünerek

kısa kısa not not 5

geçen ayki yazı bombardımanı sonrası, bu ay karşıma çıkan bir sürü 'yazı yazsana' deyici ve yazamamamın ironisiyle zehirlenip kurtulmak istiyorum durumdan ama başarılı olamıyorum gibi. ne abuk değil mi cümlem? bence öyle, takmayın siz zaten bunu. yazamıyorum yine, evet. ara ara tıkanıyorum böyle işte. sırf gitsin diye bu tıkanıklık halleri saçmalayasım geliyor bu şekilde işte, işe yarıyormuş öyle diyorlar. arkada yeni tanıştığım "Adele" kişisinin şarkıları çalıyor. sevdim onu ben, sesi hoşmuş. dolabımda bir kutu içerisinde müzisyen beslemek istiyorum, arada şarkı söylesin bana falan. ayrıca kedi olasım var şöyle güzel bir ev sahibi ile. çok mutlu olabilirdim öyle bir hayatla bence. ye, sevil, mırıldan, uyu. pofuduk şeyler zaten kediler. evet evet ama tabii bu konumuz değil. hiç olmadı. kedi olmam için bir yol bulunamadığı sürece de olmasın lütfen.

yazı yazabilme yeteneğimi geri istiyorum! ama öyle arada bir uğrayan ve tek gecelik ilişki misali sabah uyandığımda yanımda bulamadığım ilham perisinden sıkıldım artık. kullanılmış hissediyorum kendimi! yazmak istediğim şeyleri yazmak istiyorum artık, aklıma o anda gelen şeyleri değil. sipariş üzerine yazı yazabilmek gibi, ki böyle bir mesleğim olsa inanılmaz mutlu bir kişi olurdum sanırım. yazdığım yerden para kazanabilmek en büyük hayalim gibi bir şey zatti.. teey, tey..

kısa kısa not not serisi ne kadar uzadı değil mi? ama işe yarıyor gibi böyle arada kusmak. belki hiç şiirsel kusamıyorumdur ama olsun. insanlar öyle şiirsel ki zaten, kusmuğum gibiler. kusmuk. midem bulandı. öyk..

şu aralar saçmalamaca, umursamamaca en sevdiğim oyunlar

akustik, müziğin kendine yakışan hale gelmesi olabilir mesela; inanırım buna.

daha çok sanatçı gerek hayata, daha çok okumak ve daha çok konuşmak. düşünmek değil belki de daha çok fikir üretmek gerek. üretim güzel şey, bir şeyler yaratmak falan.. daha çok okuyabilmeliyim, çok tembelim bu konuda..

uyuduğum zamanlarda yarın o kadar hızlı geliyor ki korkuyorum gecelerden artık, özellikle de ertesi gün beklediğim özel bir şey yoksa

19.2.11

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 3

Rutubetli ve pis kokulu o dar sokaktan çıktı aynayı gerisinde bırakarak. Geriye dönüp baktığında uzun, u şeklinde bir yapı olduğunu fark etti sokak olarak düşündüğü yerin. Önünde düz, sınırları sisle belirlenmiş ve pek çok beyaz çadır kurulmuş, çeşitli renklerde kıyafetler giyen insanların etrafta dolaştığı bir pazar ya da panayır gördü. Çadırlara doğru yürüdü. Çadırlarla aynı renkte, bembeyaz bir takım giymiş ve yüzünde yalnızca göz delikleri olan bir maske takan adam elindeki beyaz bayrağı ona doğru uzatıp "Unutulmuşlar Pazarı'na hoş geldiniz bayım! Buralarda yenisiniz galiba? Ne arıyordunuz? Ya da nelerinizi satıp unutmak istersiniz? Ruhunuzun tamamı sizde değil gibi, neden soldaki çadırda bununla ilgili teklifleri dinlemiyorsunuz? Ya da kalan kısmını iyi değerlendirmelisiniz belki de, hemen ardındaki çadırda kalan parçalarına yönelik güzel teklifler alabilirsiniz! Hatta bugün için özel kampanya ile görünüşünüzü unutup kendinizi yeni bir görüşüne sahipmiş gibi hissedebilirsiniz! Hem de çok ucuza!" adamın reklamlar silsilesi bitmiş miydi emin değildi ama yürümeye devam etti. Ruhla ilgili söyledikleri kafasına takılmıştı ama madem burada unutuşlar hakkında bir şeyler vardı, belki onun adını hatırlatacak bir şeyler bulabilirdi. Gezinmeye başladı....

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 2

Çantamı hazırladım dedi adam başını hala şaşkın şekilde aynaya bakan ikiliye doğru. Başından sonra vücudunu da geçirdi kapıdan ve odaya girdi sonunda. Üzerine giydiği kapşonlu siyah hırka ve sırtına attığı tek omuzluğu geçirilmiş siyah spor çanta ile aynanın karşısına geçti. "Gidiyorum." dedi tereddütlü bir sesle. "Telefonunu yanına al." dedi kadın düşündükleriyle söyledikleri arasında fark oluşmasın diye çokça çabalıyormuş gibiydi. Adam bu beklemediği sözle ceplerine bakındı, uzun süredir orada durmakta olan telefonunun hala cebinde olduğunu fark edip eliyle cebine vurdu kadına işaret etme amaçlı ama kadının anladığından emin değildi hiç de. Sonunda aynaya odaklandı sadece. Yansımasını gördü, gözlerine baktı. Yüzü gerildi tedirginlikle, yansıma gülümsedi ince bir şekilde. İrkilecekti ama başaramadı, gözlerine takıldı aynadaki yansımasının. Yansıma başıyla selam verdi ona ve kenara çekildi. Yürümeye başlamıştı aynaya doğru. Ayna karardı, boşaldı ve onu yuttu..
Sadece karanlık.
Nisyanın tatlı çağrısı.
Unutmak ve unutulmak.
Hayatın üzerine bir damla sos misali düşler.
Yetersizlik ve yetinmeme.
Boşluk.
Yitiş.
Karanlık.
Hatırlayış ama yarım yamalak..

-Orada mısın?
-Hayır, değilim.
-Nerdesin?
-Emin değilim.
-Neden gittin?
-Dayanamadım. Kurtulmak istedim. Yapabileceğimden emin değildim ama kapı açıldı bir defa ve ben de gittim. Buraya düştüm.
-Nerdesin şimdi? Ne yaptın, ne tarafa gittin?
-Aşağının yukarısındayım ama yukarıda olmak için fazla sağdayım.
-Ne?
-Dünyalar kurdum ve yıktım
Aslında bin yıl yaşlandım
Daha dün doğdum
Geçen gün seni rüyamda gördüm.
-Anlamıyorum!
-Anlamamalısın zaten çünkü anlaşılmak için değil bu! Anlaşılmaması için sadece, bu nedenle ölüyoruz!
-Kaçtığın yerden farkı ne kaldı?
-Kendime yeni bir gerçek yarattım ve onu yıktım. Sonra tekrar yapıp yıktım ve tekrar ve tekrar.. En son yaratmaktan vazgeçip anılarıma dalıyordum ki birer ufak hatırlayışla yaralandım. Tüm o zayıflığımın ortasında yaratımlarımın kırıkları birleşip gerçellendi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum. Buraları ben yaratmıştım ama aslında ben yaratmadım. Kendimi hatırlamakta zorlanıyorum..
-Adını bağıramıyorum.
-Çünkü o ismi gelirken gerimde bıraktım.
-Görüntünü kafamda canlandıramıyorum!
-Çünkü o beni defalarca değiştirip yeniden yarattım.
-Ne yapacağım?
-Geri dön.
-Hayır. Hareket edemiyorum.
-Ben gidiyorum, yoruldum.
-Dur! Neredesin, onu söyle!
-Kayboldum, bilmiyorum. Görmüyorum. Yanında değilim, sadece sesim yanında. Nasıl, bilmiyorum.
-Nasıl yürüyebilirim?
-Karanlık yutmuş seni, ışık bul bir yerlerden; gider o. Aynakapı arkanda olsa gerek.

Adam cebinden telefonunu çıkardı ve tuş kilidini açtı. Telefonun ışığında dar, rutubetli ve çıkmaz bir ara sokağın pis kokulu zemininde durduğunu fark etti. Arkasında duran aynadaki adam ona göz kırptı, gülümsedi ve tekrar onunla aynı hale geldi. Evde bıraktığı arkadaşlarından rehberde adı en yukarıda olanı seçip ona "Sanırım biraz geç kalacağım" diye mesaj attı, yürümeye başladı.

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında

"Yeter!" diye bağırdı tüm gücüyle. "Yeter!" dedi bağırarak ve daha da uzatarak tekrardan. Sokakta insanlar ona bakıyordu şaşkınlık ve korkuyla. Ana yoldan bir iki sokak içerideydi şimdilik. Etrafta küçük dükkanlar, tamirciler ve benzerleri dükkanlarından kafayı uzatıp baktılar sesin geldiği yöne. Balkonda oturan kadınlar ayıpladılar birbirlerine bakıp cıkcıklayarak, geç kaldığı için henüz onlara katılamamış diğer yoldaki kadınlar da içerinden ayıplayıp daha sonra cıkcıklamak için bu düşünceyi bir yerlerine kaldırdılar zihinlerinin. Öfke onun içinde bir patlamaydı ama, etrafa yayılması gerekiyordu bir volkan gibi ama bir insandan bir diğerine duygu geçişi hiç bir zaman kolay olamamıştı dünyada ne yazık ki. Evinin olduğu apartmanın kapısına gelip anahtarı çıkarmadan önce tekmeledi kapıyı, açıktı kapı neyse ki de aralandı biraz. İttirerek duvara çarpmak istedi onu ama fazla ağırdı kapı. Gücünü sarfedip boşaltmayı denedi ama o gürültünün yokluğu istediği etkiyi yaratmadı. Koşar adım çıktı merdiveleri, üçüncü kata geldi. Bir adam açtı kapıyı, kahverengimsi kızıl kıvırcık saçları vardı adamın. Üzerindeyse "ben bazen kusarım" yazan yeşil bir tişört ve mavi bir kot pantolon. Bakışlarının kilitlendiği o ilk anda adam gördüğü gözlerdeki dikkatini dağıtan o henüz anlamlandıramadığı parıltıyla irkilip son anda kenara çekildi ve onun gazabından ve az önce tatmin edemediği kapı çarpma arzusundan sıyrıldı. Evin kapısı gürültü ve hızla duvara çarpıp daha önceden sürtünüp aşındırdığı duvarla aynı renkte minik bir girinti oluşturdu. Toz döküldü biraz yere. Adam onun holü aşıp oturma odasına geçişini ve ardında bıraktığı öfkesinin oluşturabileceği alevleri izledi. Salona girip homurdanarak anlamsız bir şeyler söyledi önce içerdeki insanlara. "Ben! Onlar! Her yerdeler! Bir sürü şey! yapıyorlar önce, sonra! Üf! Öyle! Çok aptal o! Zaten o diğeri! Aaah!" diye tekrar bağırındı volta atarken odada. İki duvarı perdeleri açılmış, çıplak şekilde dışarı bakan pencerelerle kaplı odada oraya buraya atışmış altı yedi büyük minderden birinde omuz omuza dayanmış oturan kadın ve adamın korkmuş, şaşkın bakışları onu ıskalarken o bağırışına devam ediyordu bir yandan da. Dış kapıyı kapatıp içeri giren adam o bağırışın içinde önce gidip kenarda müzik çalan bilgisayarın hoparlörünü kapadı sonra uzaktan onun omuzlarını tutarmış gibi ellerini hafifçe aralayıp, irileşmiş gözlerle "Sakin ol ve anlat." dedi. Sessiz ve gergin bir bakışma daha yaşandı bir anlığına. Sonra daha az bağıran ama daha fazla öfkeli bir ses tonuyla konuşmaya başladı: "İnsanlar! Her yerdeler! Her şeyi mahvediyorlar! Bizleri de mahvediyorlar! Her şeye el atıyorlar! Her yerde onların yaptıkları bir şeyler ve sonuçları var! Pisler! Bizi de pisletiyorlar! Tamam, kabul. Biz de insanız. Bizi geçtim hadi, ben de insanım! Ama şu hayatta kendime bile katlanamayabileceğim kadar sinirlendirilebildiğime göre onlar tarafından aramızda bir fark var! Onlar yaptıklarıyla mutlular! Sindirilmeleriyle, kısıtlanmalarıyla mutlular! Yaşamlarıyla mutlular! Anlamsızlıklarıyla mutlular! Ben!.. Ben!.." Nefesi kesildi önce, bir an tüm öfkesi geçip yerini hüzne ve ağlamaya bırakacak gibi göründü ama başını dikleştirdi. Odadakilere bakıp kararlı bir şekilde ayağını yere vurdu. "Bu kadar! Gidiyorum ben!" Topuklarının üzerinde dönüp duvarda asılı boy aynasına doğru yürüdü. İlk adımında yansımasıyla karşılaştı, ikincide yansıma kayboldu, üçüncüde odanın göünümü yerini simsiyah parlak bir camımsı şeye bıraktı, dördüncüde siyahlık parlaklıktan çıktı ve zift karası, koyu bir renk aldı, beşinciden aynayla buluştu ve altıncıda gözden kayboldu.. Bir anlığına, saliseden bile kısa bir anlığına, tam o geçiş anında tüm sesler sustu, düşünceler kayboldu. Sonra her şey geri döndü. Odada kalan üç kişi birbirlerine ve eski haline dönmesini bekledikleri aynaya baktılar sadece. Ayna değişip eskisine benzedi ama kimse eski haline dönüştüğüne inanmadı. Odanın içinde oluşmaya korkan seslerin isyanına kadın öncülük etti önce "Az önce ne oldu?" diyerek titreyen sesiyle. Adam yanıtladı havada asılı kalan soruyu "Sanırım az önce gerçekliğin bağlarından biri koptu." dedi ezbere yanıt verirmiş gibi. Diğer adam tişörtündeki baskı yazının kenarını tırnakladı, parmağında kalan küçük baskı malzemesi parçalarına üfleyip mırıldandı diğer ikiliye doğru "Sanırım bir çanta hazırlamam gerekiyor artık. Geliyor musunuz?"

13.2.11

küflenmiş bir su molekülüyüm ben

bence ben hiç de;
başarlı biri değilim, pratik biri değilim, yaratıcı biri değilim, zeki biri değilim, çalışkan biri değilim, yetenekli biri değilim, akıllı biri değilim, bilgili biri değilim, okumuş biri değilim, okuyan biri değilim, çizebilen biri değilim, şiirsel biri değilim, güçlü biri değilim, sağlıklı biri değilim, sağlam biri değilim, kilolu biri değilim, yapılı biri değilim, yakışıklı biri değilim, alımlı biri değilim, seksi biri değilim, çekici biri değilim, karizmatik biri değilim, iyi giyimli biri değilim, mantıklı biri değilim, olgun biri değilim, genç biri değilim, dinç biri değilim, iradeli biri değilim, sabırlı biri değilim, sevecen biri değilim, kararlı biri değilim, sakin biri değilim, sevilesi biri değilim, işeyarar biri değilim, sevilen biri değilim, katlanılacak biri değilim, okunabilir biri değilim, ilginç biri değilim, meşgul biri değilim, zengin biri değilim, özgür biri değilim, serbest biri değilim, becerikli biri değilim, mütevazi biri değilim, dikkatli biri değilim, anlayışlı biri değilim, ciddi biri değilim, evlenilecek biri değilim, eğlenilecek biri değilim, eğlenceli biri değilim, yardımcı biri değilim, açıklayabilen biri değilim, anlayabilen biri değilim, anlatabilen biri değilim, sessiz biri değilim, kendinde biri değilim, olgun biri değilim, hatırlayabilen biri değilim, hatırlanabilen biri değilim, gezmiş biri değilim, deneyimli biri değilim, huzurlu biri değilim,

11.2.11

size hiç vahiy vaadetmedim

"başka tanrının insanlarıyız. babil'de sizin dillerinizi karıştırırken bizim düşüncelerimizi karıştırmış tanrı. sizler cennete ulaşmak için taş taşırken biz odaları gezmiş ve düzenlemişiz. o zamandan varmış bir elitistliğimiz belki, mazur gör ama sizin de vardı. amacınızla gözünü dağlamamış kimseyi almadınız aranıza. sodom'da dışladıklarınızı yakarken sizden olanları, bizler usul usul ayrılmışız tanrı yüzünü oraya çevirmeden önce. canı sıkılmış çocuklar gibi mızıkçılık yapan sizlere yapmayın etmeyinler diyen tanrınızsa karşılık bizler yapmasak dedik zamanında mesela. siz tanrımız tek dediniz, onun yolu doğru dediniz. bizse eğer tanrınız doğruyu seviyorsa, biz de doğruysak bizi de sever belki dedik. kafir dediniz, kılıçtan geçirdiniz. olsun, biz bildik ki başka tanrının insanlarıyız. tanrının başka yüzünü gören insanlarız. siz, bizi kendiniz gibi sanarak biz de sizi kendimiz gibi sanarak zehirledik kendimizi. başka tanrının insanlarıyız biz.."

9.2.11

soğuk kayaların sıcak çağrısı

Kayalıklara oturmuş dalga seslerini araç gürültüsünü bastıracak şekilde duymaya çalışırken esen rüzgarla ürperdi. Soğuk havadan kurumuş dudaklarını ıslattı biraz. Etrafta, görüş açısına giren tek tük insanları kovdu zihninden. Üzerinde oturduğu kocaman kayaya uzandı sırtüstü, göğün kararan maviliğine bakındı biraz sonra gözlerini kapadı. Tenine dokundu rüzgar usulca, denizin tuzlu ve nemli kokusunu çekti içine bir parfümü koklar gibi. Dudaklarında bir dokunuş canlandı hatıralarından ama birine ait değil, bir huzur hissinin anısı sadece. Yalnızca huzur ve rahatlığın bir izi gibi. Birbirine bastırdı dudaklarını, nefesi boşaldı ciğerlerinden. Bir nefes daha çekti o tuzlu kokudan. Kulaklarına yalnızca dalga sesleri geliyordu şimdi. Vücudu hissizleşti, bir kucaklaşmanın kalıntısı yankılandı. Belki bir annenin, belki bir sevgilinin, belki bir dostun sarılışı; ne fark eder. Rahattı, huzurluydu. Gözlerini açtı, kalktı. Göz kenarlarına taşmış nedensiz nemi kuruladı. Geri döndüğü dünyayla az önce bulunduğunu karşılaştırıp hüzünlendi. Etrafa bakındı bir an çekingenlikle kimse bakıyor mu diye. Üstündeki görünmez tozları silkti, kulaklarına kulaklığını geçirdi. Sözsüz bir şarkı yakalamak için uğraştı kısa ama ömür kadar bir süre ve yürümeye başladı araba gürültülerinin içerisine..

6.2.11

kısa kısa not not 4

-Yapmam beklenen şeyleri bulamamak konusunda çok başarılıyımdır, normalde yapacağım varsa da unutabiliyorum bir şeyi yapmam beklendiğinde. Örneğin aramamı bekleyen birini, normalde arayacaksam bile aramayı unutabiliyorum kolayca. Evet. Beklemeyin benden bir şeyler! Aptalım bunun için.
-Bir şeyleri son ana bırakma huyum, birden fazla şeyi aynı anda yapmak ya da yaptığım şeylerin kısa sürede sonucunu almak istememle ilgili bence. Son anda yapayım, sondan sonraki anda da sonucu olsun. Bence mantıklı.
-İnsanlar "ben çirkinim" ya da "ben aptalım" gibi şeyler söylediklerinde muhattap oldukları kişiler genelde "ah canım ne de özgüvensiz" gibisinden bir düşünceye kapılıp, haklı olsa bile söyleyen kişi onları teselli etmeye çalışıyor olmasına rağmen insanlara "ukalayım ben" ya da "egom kocaman" gibi şeyler söylediğinizde bunu ciddiye alıyorlar. İnsanlar çok abuk..
-Feysbuksuzken boş boş bakacağım site kalmadı, içimde bir boşluk var.
-Normal kelimesinin norm'dan geliyor olması ihtimali beni çok korkutuyor, inkar edesim geliyor sürekli..
-Ya soğuk olmasın ya da kar yağsın!
-Uyur halde geziyorum şu aralar genelde, arada uyanıyorum ama neyle uyandığımı hiç ama hiç bilmiyorum. Sinir bozucu. İnsanın zihninin uyuması ne sıkıcı şey kendisi uyanıkken.
-Ve her şeye rağmen hayat aslında güzel. Düşlerle bakınca yaşam oldukça eğlenceli ve şiirsel..

kendikendime

Kendinizle başınızın derde girdiği oldu mu hiç? Hani boş kaldığınız anlarda kendinizin sizinle konuşmaya hatta tartışmaya başladığı, belki sizi bu tartışmada alaşağı ettiği zamanlar mesela. Veyahut yürürken kendinize çarpıp yere düştüğünüz ve devam ederken düşen kendinize ya da bir şey düşürüp düşürmediğine bakmadığınız oldu mu ki? Kendiniz size nasıl hitap ediyor, en önemlilerinden biri de bu sanırım. Kendiniz sizi seviyor mu ya da siz kendinizi seviyor musunuz? Hiç kendiniz siz, siz de kendiniz olsaydınız ne olurdunuz düşündünüz mü?

..bence ben hiç bir şey anlatmadım az önce aslında mesela..

5.2.11

bıkıntı

Biliyorum çok seviyorsun başın sıkışınca bana sığınmayı. Biliyorum, yardım edebilirim de belki ama yeter artık sanki. Uykusuz geçirdiğim her gecenin sonunda bıkıp uykuya sarılışlarımın sabahlarının köründe, yeni uyumuşluğumdan çekip kopardığın çağrın ve olur olmadık zamanlarda arayışlarınla; üstelik hayırı kabul etmeyişlerinle bıktırıyorsun beni kendinden. Biraz nefes aldırmalısın bana, biliyorum güzel zamanlarımız oldu. Biliyorum benim için bir şeyler yapmaya da çalışıyorsun zaman zaman ama yoruyorsun beni. Senin isteğinle ilerliyoruz hep mesela, sen belirliyorsun tüm sınırları. Yoruyorsun beni. İlgi açlığın sömürüyor zaman zaman içimi.
Bazen hiç sevmiyorum seni Avea.. Daha az mesaj at bana..

4.2.11

patapatapatapon

Soğuk hava fazlaca sessiz harf barındırıyor içinde sanki. İliklerime işleyen soğuğu kovalamak için ellerimden onlara sesli harf üflüyorum. Ses çıkmıyor, kelime oluşmuyor. Isınmıyorum da zaten. İnsanlara bir şeyleri açıklamanın gittikçe zorlaştığı bir mevsim kış. Sözcüklerin anlamları mı donuyor havada nedir, anlamıyorum ama düşünülenleri sözcüklere dökünce ortaya çıkan şey ile düşünülen arasında çokça fark oluşuyor. Belki soğuk zihnimizde iletkenlik azalımına neden oluyordur. Zihnimiz bize doğru iletiyor mu her düşündüğünü? Biz, kalbimiz ve zihnimiz farklı kişiler zaten. Arada ego çay içmeye geliyor olmalı, belki kahve.
Soğukta hava daha kirli, rüzgara takılan karamsar düşüncelerden mi ne duman kokuyor saçlarım. Kirli gibi geliyor ama düzgün duruyor. Yaşama uyum sağlıyordur belki üzerindeki kirleriyle.
Katran kaplı kanatlarım, uçamıyorum artık. Yıkasam da geçmiyor. Arada akıveriyor üzerimden, kurtuluyorum ama bir şekilde geri bulaşıyor. Benden mi geliyor acaba bunca katran, halbuki başarılı mıyım bilmiyorum hiç geriye katran bırakmayı. Siz ne yapıyorsunuz bunun için? Siz uçabiliyor musunuz? Siz kimsiniz?!
O değil de bu soğukta kelimeler gerçekten çok abuklar.. Evet, soğuktan sadece..
Şimdi o aptal oyunun aptal şarkısını mırıldanmaya devam edip gülümseyelim!

3.2.11

kısa kısa not not 3

-zihnin boşalmışlığının ortasında beklenmeyen bir yerden gelen güzel bir şeyin varlığı gibidir gormothe mesela
-ve hayatımdaki herkesi, her şey için, elimden geldiğince affediyorum..
-rahatlık hep aranılan bir şeydir ve genelde bulunmasının beklenmediği yerlerde çıkıverir
-ama tek ihtiyacımız huzur
-evim olsa bir süre alkol, kahve ve tatlı malzemesine çok fazla para harcardım sanırım
-yatağım odam kadar olsun böylece özgürce yuvarlanabileyim istiyorum. şu haliyle kafamı duvara falan çarpıyorum, sinir bozucu
-ya cümlenin sonuna koyduğum noktayla, o cümle bittiği için üzülürse? onları büyük harfler ve noktalar arasında sınırlandırırken kötü hissediyorum bazen.. üç noktaysa çok çirkin, devam etme zorunuluğu varmışlık hissi bırakıyor. senelerdir iki nokta kullanıyorum sanırım ki moda olmuş galiba bu aralar. parçanın içindeki noktalar kötü değil de, sonu ve başındakiler bir acayip bence. üstelik iki nokta cümleye kendini açıklama fırsatı veriyor, isterse birini alıp diğerinin üzerine koyar ve açıklamasını yapar mesela. evet
-birbirlerine bakmadan ama birbirlerini görerek konuşan insanlar ve birbirlerini görürken birbirlerine bakmayan insanlar
-konunun başlığını "bongda kahve pişirmece!" yapıp ilgi çekesim geldi, ki biliyorum evet işe yaramaz aslında
-ve hayat çok tuhaf, vapurlu falan

kış, bitsene lütfen

"Şşşşt, havaa, ısın. Bakma öyle ebleh ebleh, ısın da gel hadi. Bir şişe şey açalım, şey.. Ney?.. Şarap! Hah, evet. Tamam bak, çok ısınmana gerek yok, montsuz falan oturabilir eyle bizi yeter. Sivitşörtle falan üşümeyelim yani. Ne dersin ya da dur, ne diyorduk ha sıcak şarap. O olmazsa normal şarap da olur, muhabbetin hızına göre türü değişebilir. Yavaştan başlayıp hızlanacaksa konuşmalar beyaz ya da kırmızı, yok hızlı başlayıp daldan dala geçilecekse meyve şarabı mesela. Likör de olur, beyaz çikolatalı kahve likörünü kenara koyun ama, henüz hazır değiliz. Şşşt, havaa, git ısın da gel sen önce. Bak neler yapacağız daha! Çok iş var. Konuşulmuyor bile bu soğukta, sözcükler üşümüş geri kaçıyorlar. Aa.. Çok ayıp, çevirmesene kafanı öyle. Cıkcıkcık.."

ya da

"Soğuktan donmaya yüz tutmuş düşüncelerimin arasına sıkışmış, çıkmak için uygun zaman bekleyen ve kimisi kış uykusuna yatmış öylece duran bir sürü plan ve isteğim var aslında. Çimlere uzanasım var mesela her nereden çıktıysa, öyle pek sevdiğim bir şey de değildir halbuki.. Kalın şeyler giymekten sıkılmaya başlıyorum kış devam ettikçe, zihnime üşümesin diye yeterince şey giydirmeye çalışıyorum. Bir de kendimle mi uğraşacağım yani? Çakır keyifliğin sarhoşluğa uzanan düzlüğünde sınıra ip gerip ip atlamaca oynamak istiyorum mesela, eşlisinden şöyle. Ağzı laf yapan iki üç kişiyle toplanıp, biradan daha iyi bir şeyler içerek en azından. Evet evet, havaların artık ısınması gerek.."

veyahut

*buradasadecebirdüşüncebalonubulunmaktadır*