31.1.11

mızmızmızmız

ne çok mızmızlanmışım ben böyle?..
hiç böyle görünen biri değilimdir aslında, bu dönem böyle oluvermiş nedense.. daha düzgün ve cici şeyler yazayım ben artık

birlervesıfırlar

hayatım boyunca insanlar tarafından neden sorgulamaktan dolayı suçlandım yer yer. neden hiç anlayamadım, halbuki basit ve kabul edilebilirdir genelde cevaplarım bence. farklı belki çözümlerim ve düşüncelerim, bilmiyorum.
sorular uzatılabilir, sonuç basit. anlamıyorum ben insanları. anlamıyorum nedenlere bu bağlılığı ya da onlara duyulan nefreti. ikisi de saçma benim için. nedensizliğe olan bağlılık ve inat ayrı bir mesele tabii ama yakın zamanda çok laf attım bu konuya, ondan susuyorum. en azından yazıda. burada susmak daha kolay, tıpkı anlatmakta daha kolay oluşu gibi..

anlamaya çalışıyorum aslında. bugün, her şeyden vazgeçmişce tek bir şeyi anlamaya çalıştım aslında. anlama açlığı nedir bilir misiniz? hiç çektiniz mi bunu? can yakar, meraktan kavurur. merağın üzerinde bir duygudur, dürtüdür, ihtiyaçtır. içinizi kemirir, yakar, acıtır. bazen asla bilemeyeceğiniz şeyler olur, bilmiyorum hiç gelmiş midir başınıza ama var böyle şeyler. hani öğrenme ihtimalinizin olmaması değil, asla yapamayacak olamanız. ihtimalin olmaması, şansın kaçması değil, imkansızlık tamamen kastım! korkunç bir his.. korkunç bir duygu.. yaşamayın lütfen. yaşatmayın da bir zahmet..

bu gece çok canım acıyor..

nedenlerimden ve nedensizliklerinizden nefret ediyorum. gerçekten.

bu gece en çok seni sevmemek istiyorum ama başaramıyorum..
tekrar hoşçakal kuzen..

30.1.11

tüm maksat göz acıtmak

düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum, düş, kabus. kabus. sadece kabus. gürültü var sadece. tüm renkler gürültülü, etrafta anlamsız sözcükler sıralanan uğultulu televizyon sesleri, etrafta elektrikle çalışan aletlerin anlamsız gürültüsü, etrafta çığlıklar hayır hayır çığlıklar sadece kafamda ve o kadar sessizler ki kulaklarımı tırmalıyorlar, etrafta kör edici ışıklar.. düşüyorum, düşüyorum, düş, düş, üşüdüm..

elektrikle uğuldayan battaniye yakıyor bedenimi, üşüyorum. çok üşüyorum. kalbimde bir probem var, yerinden memnun değil ya da sığmıyor orayı burayı dürtüyor. kıyafetimden görebiliyorum zıplayışını. kalbim akciğerlerime tecavüz ediyor sanki. nefes alamıyorum. hava yok, hayır hayır öyle değil o kadar çok hava var ki nefes alamıyorum! hava çok iğrenç, pis, kirli, düşünce dolu hava! öksürüyorum. boğazım parçalanıyor, öksürüyorum! kan tadı var ağzımda ama mecazi mi gerçek mi ayırt edemiyorum. öksürük duruyor biraz, soluklanıyorum geldiğince elimden ya da ağzımdan. mecaziymiş kan tadı ama acıyor boğazım. üşüyorum, yanıyor bedenim. düşüyorum, uykum geliyor. düşlerimden korkuyorum..

aynanın üzerini örtmek zorunda kaldım yine, çok kötü bakıyor o adam. suçluyor beni her şeyle, kısa cümleler kuruyor. suçluyor. dili çok keskin, kanatıyor zihnimi her sözcüğü. her kelimesi yüklü, ağır, acı.. uyurken gelip devam edeceğinden korkuyorum, bir havluyla örtüyorum üstünü. havlunun arkasında beni bekliyor. korkuyorum..

bakmadığım zamanlarda hareket ediyor her şey, televizyonu açmak zorunda kalıyorum. onun hareket eden resimleri ilgimi kendisine topluyor ki diğerlerinin arkamdan sinsice yanaşışına kanmıyorum. korkuyorum. aynadaki adamın sesi kulaklarımda hala, acıtıyor. kan tadı var ağzımda, dudaklarım parçalanmış. etimi kemiriyorum önce mecazi anlamda zihnimi sonra gerçek anlamıyla dudaklarımı.

kayboluyorum. yürüyüşe çıkışlarımdan biri değil bu, ölümüne kayboluyorum. yorgunluk, açlık ve susuzlukla kayboluyorum. duvarlarının olmamasıyla, bir yere ulaşamamakla cezalandırıldığım hapisanemde kayboluyorum. umudumu kaybediyorum. ben yürümek zorunda kalırken o geride kalıyor, beni terk ediyor. gidiyor. kayboluyorum..

ağlıyorum hiçliğimin ortasında, kimse duymayacak nasıl olsa. ağlıyorum, birileri görsün gözyaşlarımı diye ağlıyorum. gözyaşlarım lethe ile birleşsin diye dua ediyorum. merhamet dileniyorum. bağışlanmak için yakarıyorum. sonuçsuz kalıyorum.. yalnız kalıyorum.. ağlıyorum.. su-suyorum. sus-uyorum..

ölüm görüyorum tüm baktığım yerlerde, ölen şeyler görüyorum. ölen kendimi görüyorum. ölümlerimi görüyorum, biriktirdiğim ölümlerimi görüyorum, ölülerimi gömerken görüyorum. etrafa kefenler yığılmış, hepsinde bir bekçi yani ben, her kefende bir kişi yani ben..

umudumu kaybediyorum, dayanaklarımı kaybediyorum, kendimi kaybediyorum, yitiyorum, gidiyorum.. düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum.. üşüyorum.. düş yok, kabus var sadece..

uyumaktan korkuyorum..
düşünmekten korkuyorum..
yarından korkuyorum..
kendimden korkuyorum..

sadece sizlerden korkmuyorum.
artık düşünmüyorum.
düşünmüyorum.
düşmüyorum.
düşlemiyorum..
uyumak istemiyorum..
ölüyorum.. hep ben ölüyorum.. ben hep ölüyorum..
biliyorsun..
uyuyorum..

29.1.11

.

sıkıldım
bensıkıldım
bençoksıkıldım
benbugünçoksıkıldım
kötübirgünsakibugün
huzursuzvehuysuzvemızmızıkçıolabilirim
üf
sil'cembenbubloguya!-.-'

yürümekgerekuzunuzuniki

Yürümek, kaybolmak, gezmek, yeni şeyler görmek, düşünmek ve daha çok yürümek.. Düşündüm ben de, nerelerde yürümek güzel diye ufak bir liste çıkarayım dedim bildiklerimden:
Öncelikle İzmir'de yapılabilecekler:
-Karataş, Asansör ve o civardaki ara sokaklarda dolanmak çok eğlenceli mesela. İlginç binalar, garip sokaklar, yirmi yıl öncesinde kalmış gibi duran köşebaşları var. İnönü Caddesi üzerinden sahile inmek için rastgele bir araya dalıp aşağıya doğru yürümek yetiyor zaten.
-Sahil yolunun kendisi de güzel bir güzergah aslında. Göztepe civarından başlayıp Alsancak'a yürümüşlüğüm çoktur. İlginç şeylerle karşılaşılabiliyor yol üzerinde. Açıklaması güç, tamamen şans denebilir.
-Kemeraltı başlı başına bir labirent. Sürekli dolanmaktan ve kaybolmaktan ezberlediğim yerlerinin dışında hala arada bilmediğim sokaklarla karşılaşabiliyorum. Her dolanışın sonunda ya da başında yolumu bir şekilde Kızlarağası Hanı'ndan geçirmeye çalışmam ayrı bir olay tabii. Orası da güzel. Dur onu öteki madde yapayım.
-Kızlarağası Hanı'nın üst katındaki mücevheratçılar ve antikacılarda çok güzel şeyler bulunabiliyor zaman zaman. Etrafına serpiştirilmiş kahvecilerin hepsinde yapılan kahvenin tadı farklı neredeyse.. Dibinde balıkekmek yiyecek güzel yerlerin oluşu da ayrı bir şey tabii..
-İnciraltı sahili sessizliğe yaklaşışıyla oldukça güzel ama biraz uzak yalnızca.
-Alsancak'ın ara sokakları eski kitapçıları ve garip dükkanlarıyla erken gidilmiş buluşma zamanlarımı geçimem için oldukça elverişli olabiliyorlar.
-Karşıyaka taraflarına çok çok az geçmişliğim var ama Karşıyaka sahilinde dolaşmak da oldukça hoş aslında. Vapurla Karşıyaka'ya geçip bir sonraki vapurun gelme zamanını beklemek oldukça hoş olabiliyor.
-Geçenlerde Göztepe'den bisiklet alıp sahilde biraz sürüp arabalı vapurla karşıya geçip gezinmiştik. Oralarda güzel yerler var ama bunların ayrıntıları bana sır kalsın artık..

Her insanın olduğu gibi benim de bir iki kendime özel ve öyle olmasını sevdiğim yerim var tabii. Bencillik yapıp burada paylaşmamayı seçiyorum onları. Olsun.

Bunun dışında İzmir'den doğru yapılabilecekler de oldukça fazla. Mesela otogardan Selçuk'a ve oradan Şirince'ye geçebiliyorsunuz veya Üçkuyular civarından Seferihisar'a kalkan otobüslere binip oranın küçük ve sevimli ilçelerine gidebiliyorsunuz, zamana kıymıyorsanız Didim'e gidip gezebilirsiniz bile mesela.. Eğlenceli oluyor hepsi.

İyi tatiller! Ben bir süre daha üşeneceğimden bari siz yapın yerime!

yürümekgerekuzunuzun

Huzura ihtiyacımız var. Nerede aramalarını gerektiklerini ya da ne şekilde aramaları gerektiğini bilmedikleri bir şeyi bulamamanın sonucunda silikleşiyor insanların ruhları. Benim ruhum yok ama huzura ihtiyacım var. Bir süreliğine güzel ve kısa bir çözüm bile bulmuştum bunun için ya da o bulmuştu beni, her neyse; şimdi onun kaybından sonra yeni bir şeyler düşümem gerekiyor. Bilmiyorum, yapay huzurlandırıcılar her ne kadar işe yarasa da fazla işe yaramaları ürkütüyor bir yerden sonra.

Huzur basit bir şey aslında. Ne çok arıyor insanlar öyle ya da belki benim için basit veyahut ben baside indirgenmişiyle yetinebiliyorum. Mesela yapay huzurlandırıcılar basit bayağı.. Biraz içki, güzel bir sohbet, biraz meze ya da güzel yiyecek falan.. Ortamdaki muhabbet çok önemli ama, en büyük etken. Diğer yapay kısımları illegal falan zaten hafif, pek bulaşmadım. Ha, legal ve benzer etki eden minik tüyolarım olabilir ama garipler her halleriyle. Evim olsa hayat daha huzurlu olabilirdi. Mesela birilerine yemek yapmak huzurlu ve dinlendirici bir şey olabiliyor. Güzel, uğraşlı şeyler hazırlamak ve eğlenerek yemek. Vesaire vesaire..

Tatile ihtiyacım var! Evet! Tekrar geri döndü bu arzum ve bu sefer nasıl giderilebileceği hakkında hiç bir fikrim yok. Bilmediğim bir yerlere gitmek, gezmek, uzaklaşmak istiyorum. Dinlenme ihtiyacım geçmişti ve tekrar başladı olarak değil, kaldığı yerden devam etmeye geldi sanki. Kaybolasım var sokaklarda. Kemeraltı o tatmini vermemeye başladı nedense, kışın zor tabii bir de. Sıkıldım ben bu şehirden, kendim bulabileceğim tüm tılsımlarını keşfetmişim sanki. Sıkılıyorum ama. Bakın sıkıldım..

Kaçılacak yeri çok olan bir şehir aslında İzmir. Az biraz para olsa yetiyor. Şirince'sidir, Seferihisarı'dır, Selçuk'udur.. Güzel de yerler ama ben işte. Kişisel atalet miydi onun adı, yani üşengeçliğin kibarcası. Yemek yemeye bile üşenen bir adam olabiliyorum bazen, evet!

Huzur başka nerede? Mesela vapurlarda, mesela sessizlikte, mesela oturduğunuz yerde şans eseri çalmaya başlayan en sevdiğiniz şarkıda, kadeh kaldırmacada, güzel bir kahvenin ilk yudumunun ardından gülümsemecede vesaire vesaire..

Tek sorun, ben tek başıma hiç bir şey yapmaya gayret göstermeyerek kendi önümü tıkıyorum. Ne abuk. Şu ikinci dönem başlasın, yapılası şeylere zaman ayırmalı artık. Buz patenidir, bisiklettir falan filan.. İzmir'den ben her ne kadar sıkılsam da aslında o, o kadar da sıkıcı bir şehir değil alsında. Ama abuk, o kesin..

28.1.11

başımağrıyor

dibi kelime dolu bir kuyuya eğiliyorum gibi. parmak uçlarıma çarpıp kaçıyor sıyırıyor kelimeler. alamıyor, çıkaramıyorum hiçbirini. kuyunun dışında sessizliğimin sıkışıp patlamış haykırışı yankılanıyor hala, başımı inanılmaz ağrıtıyor bu. ara ara kafamdaki minik vanayı açıp bir şeyler boşaltıyorum. o da tıkanık durumda zaten, borunun önüne biriken büyük parçalar engelliyor boşalmasını küçük parçaların. belki de küçük parça yok, hepsi büyük artık kalanların. gittikçe daha fazla doluyor ama içerisi. büyük parçalarla belki. gereksiz küçük parçaları döküyorum dışarı, aralarında kişiliğimden parçalar var karışmış. büyük parçalar yolu tıkamasın ya da kırılsın diye sarstığım, dağıttığım kafama biraz fazla yapınca bunları çeperlerinde sıva dökülür gibi dökülüyor benliğimden parçalar. kelimelerin tekrar yükselmesini bekliyorum başında kuyunun. arada, zamanında dilekler dileyip kuyuya atmış kişilerin paslı paralarını görüyorum. etraflarındaki kelimeleri de paslandırıyor bazıları. paralar parlakken onları kelimeleri yakalamak için kullanırdık halbuki. zaman işte.. ne kötü şey.. nedensizce değiştiriyor her şeyi..


nefes almaya ihtiyacımın olmadığı bir dünya düşlemeye itiyor çevremdeki dünya beni bazen. insanlar sözcükleri hiç anlamıyor. cebimde sakladığım bir iki sözcüğü çıkarıp kemirmeye başlıyorum. karnım doyuyor. kusuyorum bir köşeye şiirsellikten olabildiğince uzak bir şekilde, tıpkı bu şekilde. zaman geçiyor, gün bitiyor. ardıma baktığımda bir arpa boyu yol alamadığımı görüyorum. üstelik hiç uzaklaşmamama rağmen başladığım yere dönmek için çok uzaktayım.

o kadar sessiz ki çok gürültü var..

parlak küçük yıldız

Yıldızlara bakmayı çok severim bazen. Etrafta hiç ışık olmadan onların ışıklarını seyretmek. Ay bile olmadan mesela o gecelerde. İsterse dursun tabii bir köşede, onun kararı. Beyaz önlüklü çalışkan adamlar hepsine numaralı harfli isimler iliştirmiş. Hiçbirini sahiplenemiyor gibi hissediyorum. Aidiyet kötü şey diyenleri bazen algılayamıyorum. Kavram bana bazen çok yabancı. Yabancı olduğu o zamanlarda önceden 'a evet, öyle aslında' dediğim şeylerin hiçbirini hatırlayamıyorum zaten. Garip. Neyse; Yıldızlar, kendime ait bir yıldız istemişimdir hep. Bir aralar satılıyordu sanırım, isim verebiliyordun bir yıldıza. Yıldızlar güzel şeyler. Gökyüzünde henüz kimsenin görmediği ve bilmediği, belki daha yeni doğmuş(onların yaşlarına göre tabii) bir yıldızım vardır belki. Bir gün onu görürüm belki.

Yıldızlarla ilgili bir şeyler düşünmek eğlenceli hep. Belki her biri bir ruhtur. Yıldızın oluşumundaki o muazzam güç, ruhun çıkışıdır. Yıldız kaybolunca ruh da kaybolur. İnanılası geldi çok bana şimdi doğrusu. Bilemedim ben mi uydurdum bunu.. Bir de şehrin ışıklarından ürktüğünü düşünüyorum yıldızların. Bizim yapay aydınlıklarımız korkutuyor onları, saklanıyorlar siyah perdelerinin arkalarına. Gün batımına yakın yatağa girip bir şeylerle oyalanırken yorgana sarılmış, biri gelip ışığı açınca yüzünüze çekersiniz ya o yorganı; öyle işte. Geceyi sarınıyorlar etraflarına onlar da.

Benim bir yıldızım yoktur belki de, ruhumun olmadığı gibi. Ya da yok olmak üzeredir yıldızım ki ruhumun kaşıntı ve sancıları bundandır. Ama bu başka bir öykü ve belki de hiç anlatılmamalı..

Dragonriders of Pern serisinde Pern gezegeninin bulunduğu Rukbat yıldızı gerçekten var mesela. Belki Pern'de ateş kertenkeleleri yoktur ama olsun, o dünyanın güneşi gerçek. Yazarı Anne McCaffrey o dünyayı ve gezegeni kendinin olarak düşleyebiliyordur kesin. Kıskandım yine.

Şu anda oturduğum ev -0.5'inci katta bulunuşundan dolayı yıldızları bırak, gökyüzünü bile göremiyorum. Evden çıkınca da etraf o kadar aydınlık oluyor ki yine hepsi saklanıyor. İzmir garip yer. Yıldızları izleyebileceğin çok az yere sahip. Zaman zaman, Kordon'da sokak lambalarının az vurduğu köşelerden doğru açılarla az biraz görebiliyorsun yıldızları mesela. Onun dışında 1-2 özel yerim var çook uzun zamandır gitmediğim. Bilmiyorum hala bulabilir miyim oraları ama bulurum arasam yeterince muhtemelen.

Yıldızları izlemek huzurlu bir şey bence. Minik, gözkırpan parıltılar. Yıldızlardan korkan insanlar da biliyorum ama. Gökyüzünün o sonsuzluğundan ürken, anlık yıldızların kaybolup orta çıkışlarından tedirgin olan. Anladığımı söyleyemem pek ama olsun. Yıldızlar yine de güzel şeyler bence..

kahve

Kahvelere yaparken ya da kişiler içerken bir şeyler katıyorum bir süredir. Mesela kendine gelmesi gerekiyorsa içenin biraz gerçek katıyorum onların yaşamlarından. Daha yumuşak ve iç yumuşatan bir kahve gerekiyorsa bir tutam düş serpiyorum. Sıcaklık hissi lazımsa tarçın öneriyorum çünkü onu ben ekleyince fark edip garipseyebiliyorlar. Yine önerilerden, iletişim ya da anlayış gerekiyorsa mesela çikolata öneriyorum. Sözcük lazımsa biraz müzik eklemek neredeyse herkeste işe yarıyor. Doğru kahveyle kişilerin ruh halleri değişebilir hale gelebiliyor bence. Değiştirmek oradan sonra onlara kalmış bir şey..

iki gümüş

Lethe'nin kıyısında iki adam konuşmaktadır.
-Nasıl öldün?
-İdam edildim, ya sen?
-Bulunduğum yer yandı. Kemiklerimin çoğunu küllerden ayırt edememişler. Suçun neydi?
-Bilmiyorum. Suçluydum. Eskiden suçsuz olduğumu söylüyordum ama sonra ben bile inandım suçlu olduğuma.
-Nasıl yani? Neyle suçladılar ki seni?
-Bilmiyorum, bana sadece suçlu olduğum ve cezalandırılacağım söylendi.
-İtiraz etmedin mi?
-Suçsuz olduğunu düşünen kimse olmayınca neye, nereye itiraz edesin? Ceza verildi bana sadece.
-Öylesine suçlusun mu dediler yani?
-Aslında öylesine cezalısın dediler, suçluluk kısmı sonradan çıktı. Cezalandırılmak için suçlu olmak gerekir, değil mi?
-Evet de, çok saçma yani?
-Senin binaya ne oldu?
-Yandı işte.
-Kim yaktı?
-Bilmiyorum. Gece fazla içmiştim, sızmışım. Bir anlığına gözlerimi araladığımda her yerin alev alev olduğunu gördüm sonrasında duman zaten sessizce hazırladığı işi halletti.
-Acısız olmuş en azından sanırım.
-Evet, senin öyle olmadı mı? İdamda pek işkence etmezler.
-Öncesi işkenceydi bana yeterince. İdamda da ip boğazımı kesti biraz, o acıdı çok.
-Son hatırlanılan şey önemliymiş, öyle diyorlar.
-Nasıl yani, ne fark ediyor ki son ve ilk?
-Bilmiyorum, ben de anlamadım.
-Son hatırladıklarım suçlarımın cezası üzerine.
-Peki cezan neydi? Sadece idam mı?
-Hayır, cezam değişti sürekli. Pek çok şekillerde işkence gördüm. En sonunda bana artık çok olduğumu ve öldürüleceğimi, böylece artık biteceğini söylediler.
-Belki sadece hatırlamıyorsundur. Buranın havasından mı ne, anılar silikleşiyor. Yüzleri, isimleri hatırlayamaz hale geliyorsun. Ayrıntılar kayboluyor hep.
-Bilmem. Cezamı hatırlıyorum sonuçta. O değil de, neden bekliyoruz?
-Seni parayla gömdülerse buyur limana doğru geç. Kayıkçı ücretini ödeyenleri karşı tarafa geçirir. Bizler, burada gördüklerinin hepsi bedeli ödeyemeyeceği için buraya takılmış durumda. Bir mucize bekliyoruz artık.
-Burada da mı para!
-Evet, suçun parayla ilgili olabilir miydi acaba?
-Sanmam, o konuda bildiğim hiç kötülüğüm yok. Ne kazanışımda ne de harcayışımda. Düzgün yollarla kazandım ve hep iyi şeylere harcadım.
-O zaman üzgünüm ama burada da gerek para. En azından karşıdan karşıya geçmek için.
-Eee, ne yapıyoruz o zaman?
-Tanımadığın ya da yeni gelen birinin yanına gidiyor, sana güzel bir şeyler anlatsın diye bekliyorsun işte. Başka türlü geçmiyor zaman..
-Bu konuda yardımcı olamadım sana sanırım?
-Ben de sıkılmıştım o uğraştan zaten.
-Üzücü.. Sonsuza kadar burası ha?
-Evet, cehennem gibi..
-Ceza gibi..
-Suçumuz neydi ki?
-Yaşamak..

27.1.11

ivedealthecardsasameditation

Kendi geleceğini okuyamayan bir falcıdan ne beklenir ki sanki? Tüm kartları, kitapları, taşları ona düşman.. Belki de normaldir ama, kendi falına bakamayacağı söylenir kişinin, uğursuzluk getirir denir. Kendi kahvesini açtırmazlar kimseye mesela bazı yerlerde. Tersi, kötüsü çıkar diyeni bile duydum sanırım. Aç kartları! Kupa beşlisi, yıkılan kule, ay, kılıç dokuzlusu, büyücü ama ters.. Devamına ya da anlamaya çalışmaya gerek bile yok. Bırak, kendi ilerlesin kader..

Shape of my heart çalıyor zihinde ama playliste dahil olmayan şarkılardan o. Mojave 3 ile devam ediyoruz o zaman. Mesela Mercy önce, sonra She Broke You So Softly (ama sadece adından dolayı bu) ardından Prayer For The Paranoid sonrasını foobar2000 kendi bilir..

İskambil kartlarını alıyor bu sefer, eski bir arkadaş hatırlanıyor tüm kartların anlamlarını ezbere bilen. Üç kart çekiyor rastgele, bir şeyler çıkıyor. Aynı kartlar mı diye bakmıştı aslında sadece. Destede bir tane bırakınca bile fal için çektiği o kartlar. Geçmiş demek ki o dönem. Küçük bir fal açıyor bir dilek dileyip. Çıkmıyor. Dileği değiştirip tekrar deniyor, fal açılmak üzereyken dileğini hatırlamadığını fark ediyor ve bırakıyor kartları. Avuçlarına bakıyor, kimsenin el falı bakmaya yanaşmadığı ve kendisinin bir türlü nasıl bakıldığını öğrenemediğini hatırlayarak. Gülümsüyor geçmişteki bazı ufak anılara. Anılar geldikleri gibi sessizce gidiyorlar. Böylesi en iyisi zaten, bu nedenle iyi anlaşıyor o anılarla.

Fal baktırasım geliyor, uzun uzun gelecekten bahsetsin birileri hakkımda bir şey bilmeden ama doğru düzgün şekilde.. Başarısız ve işini bilmeyen falcılar çok sıkıcı oluyorlar. Fal bakasım geliyor zaman zaman ama korkuyorum yakınlarımın geleceklerine bakmaktan. Kötü şeyler söylemekten, görmekten. Geleceği bilmediğimiz sürece değiştirebiliyoruzdur belki de, bilince değiştirilebilirliği gidiyordur belki.. Bilemiyoruz doğrusunu. İçgüdüler ve inançlar.

Hem o minik mum büyüleri hiç de işe yaramıyor bence..

Arcana Major XVIII. Görünüşüne ve kara ününe rağmen ne güzel kart aslında bazen. Eskiden sever ama anlayamazdım anlamını, uyduramazdım kendime. Desteyi karıp en üste güzel kartları sıralıyorum. Sözcüklerimi bitiriyorum..

26.1.11

nedemekistediğimianladığımısanmıyorum

-m ve n arasındaki tek fark bir adet r
-amuda kalkıp kitap okumak kitaba hakaret sayılabilir
-gtalk msn'i döver
-insanlar hapşurduğunda hayatlarında kısalan ya da değişen şeyler oluyor bu nedenle onlara iyi dilekler veyahut uzun ömürler dileme gibi bir adet var bence. ben bugün habire hapşurdum. bence yarın çok garip olacak. yeterince çok yaşa dileği alamamışımdır
-lost room'daki otobüs biletinden istiyorum ben!
-evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber iken develer tellal iken birileri yatağında mışıl mışıl uyur iken uykusuzluğun zihnimizde doğurduğu minik bir yaratıkcık varmış. yaratıkcık varoluş zamanını falan hiç hatırlamazmış, tek bildiği bildi bileli kendisinin hep varolduğuymuş. günün birinde yaratıkcık dünyayı gezmeye karar vermiş. önce bir ormana gitmiş, orada ağaçlarla karşılaşmış. bir ağaçla konuşmaya başlamış. ağaç ona tohumlardan bahsetmiş o da bu muhabbetten ne kadar sıkıldığını fark etmiş. başka bir ağacın yanına gitmiş. o ağaç ona, başka bir ormandaki sırtları birbirlerine dönük iki ağacın imkansız aşkından bahsetmiş. yaratıkcık ayaklarının varlığına şükredip ormandan ve geveze ağaçlardan uzaklaşmış. sonra yaratıkcık bir çöle gitmiş ve orada kumlarla karşılaşmış. kumlar ona seraplardan bahsetmişler. yaratıkcık yürüyüp gördüğü ama ulaşamadığı serabı takip etmeye başlamış ama görmeden önce seraba ulaşmış. kumların ona anlattığı bekleyişin yokluğunda eğlenemeden oradan uzaklaşmış. sonunda yaratıkcık bir şehre varmış, kaybolmuş ve unutulmuş. herhangi bir parkta herhangi bir bankta herhangi biri gibi uyuya kalmış. uyandığında bir ağaç ona arkasındaki ağaçla yaşadığı imkansız aşktan bahsediyormuş. ağaca beklemesini söyleyip koşarak şehre gitmiş, iki ayna alıp ağaçların yanlarına dikmiş ve ağaçların birbirini görebilmesini sağlamış. çöle gidip kum tanelerine bir serap resmi hediye etmiş. sonunda görevinin tamamladığına inanıp banka geri dönmüş ve tekrar uykuya dalmış. masal bitmiş çünkü yaratıkcık masalın sözcüklerine takılmaktan sıkılmış. masaldan çıkıp, yapacak eğlenceli bir şeyler aramış..
-bailey's tanrı olsa daha inançlı bir insan olurdum ben. ibadet bile ederdim. yiyecekten tanrılarda en uygun ibadet yemek olurdu diye düşünüyorum o zaman içecekten tanrıları da içerek ibadet edebilmeliyiz.
-‎"adil misiniz yoksa dürüst mü?" hamlet
-bazı insanlar o kadar yapmacıklar ki yapay kimyasallara olan alerjilerimi dürtüklüyorlar. kaşınıyorum, hapşuruyorum, sivilceleniyorum falan..
- faust'ta mephisto'nun oraya buraya saplayıp şarap çıkarttığı bir fıçı musluğu vardı. ondan istiyorum ben de. lanetliyse lanetli olsun. bana ne.
-tanrının bir yazar ekibi var. fikirleri o buluyor, kitapları başkasına yazdırıyor.
-telefon numaramın telefondaki harf karşılıklarından kelime yaratmayı denemek istedim amma ve lakin 1 tuşu noktalama işaretlerine denk geliyor diye vazgeçtim. normal sıralamayı hatırlamaya da üşendim.
-insanlara duymak istedikleri cevabı uygun şekilde verdiğinde gözlerinde bir parıltı oluşuyor. çok korkunç. bende de oluyordur kesin. çok korkunç..
-fotoğraflar ruhlarımızdan parçalar yakalıyor, kabul edin bunu artık!
-kişi kendinde değişiklik yapmaya başladığında, bir yerden sonra eski halini öldürmüştür diyebilir miyiz?
-hediyelik eşya dükkanlarında bong satılıyor olması ürkütüyor bazen beni
-burada olmam burada olacağım ya da burada olmamam burada olmayacağım anlamına gelebilseydi kendimi daha da anlamazdım
-başka şeylere vekaleten gelişen hislerin ışığının üzerine vuruşunun yarattığı gölgelerde büyüyen duyguları bastırmak için ne bastığınız ya da ne bastırttığınızı umursamıyorum. yapmacık ya da yapay geliyorsunuz sadece.
kendi mantığınızı bilmemeniz beni hüzünlendiriyor. eminim ki sizi sevenleri de hüzünlendiriyordur bazen.
-ne kadar iyi blöf yaparsan yap eline düzgün kart gelmedi mi kaybetme ihtimalin inanılmaz yüksek oluyor
- insanların sınıflandırmaları ve sıkıntılandırmaları onların hayatlarını cehenneme çeviren şeylerden biri gibi. konseptlere o kadar fazla sokuyorlar ki kendilerini, o kadar yükleniyorlar ki mantığa ve doğruya sonunda elleri acıyor ve bundan dayandıkları o mantık, doğru ve kıstasları suçluyorlar. ne abuk. yüklenmeyin o kadar, sakin sakin olun falan.
-depresif insanlar etraftaki renkleri matlaştırıyor ve sıkıntılılaştırıyorlar. onları gıdıklamalı ve dünyaya bu şekilde yardım etmeliyiz.
-bir gün sıcak su havuzum olursa içini kahveyle doldurup yüzeceğim
-çalışma masasının yanında üzerine ondan sonra alınmış kitaplar yığılıp alta sıkıştırılmış ve okuma sırası ertelendikçe ertelenmiş, adı sanı duyulmamış ve zaten az baskısı yapılmış hüzünlü kitapların sabrı hiç bir insanda yok
-bize dünyayı farklı gösterecek gözlüklere ihtiyacımız var.
hayır, gözlük gibi olacak bakış açılarına ya da ilaçlara değil. gözlüklere ihtiyacımız var!

son 11 saattir yaptığım facebook bombardımanından kaybolmasını istemediğim seçmeler bunlar. çok sıkıldım. kahve istiyorum sanırım. ve tüm bu yazılar esnasında kimseyi doğrudan hedef alarak laf sokmaya çalışmamayı başardığıma inanıyorum. çoğunlukla yani. en azından buraya yazdıklarımda diyelim.

25.1.11

boş bu bardak

"Bardağın yarısının dolu mu yoksa yarısının boş mu olduğu içindeki kahve miktarına değil ne kadar kahveye ihtiyacın olduğuna bağlıdır. Bakış açısı yok, felsefe yok, kahve var.." dedi yarısı boşalmış bardağın ikinci yarısını boşaltacak ilk yudumunu alırken. "Bir ağrı kesici daha almalıyım.." diye homurdandı. "Dahası senin için zararlı, yeter." dedi kadın. Adam hoşnutsuzca baş ağrısından şikayet eden bir iki sözcük mırıldandı ama anlaşılmadı. Bir süre sessizliğin ardından başını kadına doğru kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ciddiyetle. Kararsız bir yutkunma sonrası sert bir ses tonuyla sözüne başladı "Eğer bir gün, olur da zombiye dönüşürsem beni vur." Cümlenin başında endişeyle gözleri büyüyen kadın cümlenin ortasında uzandığı kağıt tomarıyla adamın kafasına vurdu öfkeyle. "Sersem! Ben de dinliyorum ciddi ciddi! Uyuz!" Adam darbelerden kaçmak için kollarını kafasına siper etti kıkırdayarak. Sonunda durup kendi kahvesini alıp yudumladı ve "Canın çok sıkıldıysa bir şeyler yapsana?" dedi. "Aslında en son ne zaman vapura bindiğimi hatırlamıyorum sanırım. Bir ara yapıp kafa dinleyebilirim gibi." diye mırıldandı adam. "Vapurların nesini sevdiğini anlamıyorum doğrusu. Sıkıcılar, aynı yolda gidip gelmeye mahkumlar vesaire.." dedi kadın. Anlamadığı belliydi bakışlarında. "Rüzgarın yüzüne vuruşu, suyun üzerinde ilerlemek, vapurun motorunun o sesi, köpükler, her şeyi geride bırakmak gibi. Anlatabileceğimi sanmıyorum. Dinlendirici, rahatlatıcı, huzurlu. Bir o kadar da garip ve tuhaf." dedi, duraksadı ve devam etti kadın ona aynı anda eşlik ederken "Hayat ne tuhaf, vapurlar falan." Gülüştüler birlikte. Adam gülmenin şiddetiyle sancıyan başını tuttu, kadın ayıplar gibi cıkcıkladı. Birbirlerine baktılar, adam şarkıyı değiştirdi.
Bir soru-cevap şeysi
"-İnsanlar neden aşık olur? aptallık bu.
-elimde kalem çevirmeyi çok severim ben. parmaklarımın arasında dolaştırmak falan. çok eğlenceli bence. rahatlatıcı, huzurlu. kalemi kontrol etmem, onunla uyumlu olmaya çalışırım. o bana yardım eder, ben de ona. ama doğru tutmadığım zaman kalemi, elime batar. eğer benimle oynamak istemezse kalem, düşer."

neil amca

twitter kullanmaya başlamamın ana nedeni merak ve neil gaiman'ı takip etmekti yanlış hatırlamıyorsam. hayranım sanırım kendisine. nasıl anlatırım bilmiyorum ama bildiğin kıskanıyorum adamı. gösterdiği kısmıyla hayatının renkliliği, çevresindeki insanlar (terry pratchett mesela), fikirleri, sözcük seçimleri, başarıları falan.. kıskanıyorum adamı! ilk kitabını 24'ünde yazmış/yayınlamış bildiğim kadarıyla. düşünüyorum bazen, az zamanım kalmış yetişmeliyim falan diye ama daha düzgün yazabilme yeteneğine bile sahip olmamamın kırdığı hevesim ile üzüldüğümle kalıyorum. bazı insanlar diğerlerinden çok daha şanslı bence. sevdiğim sanatçılara baktığımda çevrelerinde hep kendileri gibi insanlar olduğunu görüyorum(neredeyse hepsi böyle yani) ailelerinde bu işi yapanlar, en yakın arkadaşları veyahut akıl danıştıkları insanlar da kendileri gibi bu işin içinde olanlar falan.. belki bir şeyler yapmamak için bahane üretiyorumdur kendime, bilmiyorum ama yine de kendimi şanslı sayabilecek biri değilim ben bu konuda.

neil amcaya dönersek, bugün tivitırda bir yazısına denk geldim. 'seneler önce yazdığım bir sözü, birinin kolunda dövme olarak gördüm. kendimi hayalet gibi hissettim.' gibisinden, benim yarım yamalak şimdi çevirdiğim ve tam halini tivitırı tekrar açıp yapıştırmaya üşendiğim bir şeyler demiş. sonra link bulmuş bu olabilir o kişi belki ama en azından söz buydu diye. kıskançlıktan çatladım sanırım o anda. bir defa başıma gelir gibi olmuştu bu tarz bir olay. çok eskiden yazdığım bir sözü, birileri çok sevip alıntı yapmıştı bir yerlerde ki bu olaydan çok sonra tanıştık bir şekilde bunu yapanla falan ama bu konuda konuşmadık. mutlu ediyor her nasılda. garip.

eski heveslerimi düşünüyorum. kısa öykü yazmaya tutunduğum zamanları. gerçekten yazdığım zamanları.. ara ara 'aa güzelmiş' dediğim şeyler çıkıyor eski yazılarımdan ama artık o denli iyi yazabildiğimi düşünmüyorum. arada neyin değiştiği konusundaysa hiç bir fikrim yok.. hatta şu aralar doğru düzgün kurgu yapabildiğime, tasvir yazabildiğime hatta ve hatta cümle kurabildiğime bile inanmıyorum. kaybettim bence o yeteneği ben, şimdi yeniden toparlamaya çalışıyorum..

yetenek tuhaf şey. çalışmanın herkesi aynı seviyeye çıkartabileceğini düşünürüm genelde ama bazı insanlar bonus ile başlarlar işe. kimi belirli bir seviyeye çıkabilmek için az, kimiyse çok efor sarfetmelidir. özellikle müzikte gözüme çarpıyor bu. müzik yapabilecek kadar sabırlı biri değilim ama müziğin büyüleyici olduğunu düşünüyorum. en küçük bir enstrumanı bile düzgün çalabilmek büyük bir şey bence hayatta. dünyanın öyküsünde bir yeriniz olduğunu söyleyebilmeniz için bir im, işaret. resim de öyle ama biraz daha geçiş gibi. sözcüklerse farklı.. herkesin sözcükleri vardır mesela. her ergen bir şiir yazmıştır en azından mesela.. gibi gibi. garip.

sanat güzel şey. keşke daha aktif sokabilsem hayatıma.. kastım tiyatroya gitmek, kitap okumak falan gibi sanatı hayata sokmak, takip etmek değil ama. üretim kısmı asıl demek istediğim. bir şeyler yaratmak, bir şeyler oluşturmak..

hayat çok garip..

bitsene ocak, lütfen

şu ocak ayı bitse ya bir an içinde.. (evet, bir an önce değil; bir an içinde) hoş, senenin kalan kısmı hoşnutsuz şeyler sunacak önüme ancak yine de ocak ayından memnun değilim. maddi ve manevi zorluklar çıkartıyor önüme. neyse; ayın sonunda muhtemelen gidemeyecek ve daha yüksek muhtemel gitmeyecek olduğum jehan barbur konseri feysbukumdaki event listemde sırıtıyor bana.

zaten feysbuku tek kullanma alanım event şeysi şu anda ki sadece oradan takip edebileceğimi düşündüğüm bazı şeyler olmasa kapatırdım gibime geliyor zira gittikçe gereksizleşmeye başladı amma ve lakin convention mevsimi geliyor yine, takibin en kolay yolu olayları da feysbuk ne yazık ki..

convention mevsimi demişken rol yapma oyunları şeysiyle ilgili işler var mesela; shelter 22'de 30 ocakta düzenlenecek absürd oyun günü var örneğin (her ne kadar nedense katılım azmış izlenimi veriyor ama izmir insanında yoğun görülen 'aman ne uğraşacağım şimdi kayıtla haberle gidince kesin bir şeyler bulurum' yapısından dolayı çok kafamda bir şey canlandırmıyorum) sonrasında bir cosplay partisinden bahsettiler izmir'de yapılacak, 6 şubatta imiş o da. doğrusu nasıl bir ortam olur, neler görülür bilmiyorum. maid cafe konsepti yapılacakmış falan da grubun içerisinde/fotoğraflarda okuduğum muhabbetlerden sonra karşılaşabileceğim insanlardan biraz ürktüm doğrusu. hayırlısı. en kötü cadılar bayramındaki usül 'parti sıkıcıysa biranı daha hızı iç' yöntemi ile eğlenmeye çalışırım tanıdıklarımla. kostüm için de bir ara çıkıp bir şeyler almalı ya da bakmalıyım ama bunu son haftaya da bırakabilirim gibi. şubat devam ederken ROBE(rol yapma oyunları beytepe) bulunmaktaymış 19-20 şubatta ankara'da. gideceğim sanırım, ama bu sefer yalnıza convention için. orası için de güzel bir oyun hazırlamalı aslında ama bakalım, zaman çok hala değil mi? (hep bu ertelemeler yaktı beni aslında ama olsun) hatta bir ara unutmayıp şehir dışından gelenlere yer ayarlama konusunda bir şeyler yapıyorlar mı yoksa ben kendim mi aramalıyım onu sormam gerek.. sonra ama o da. öf. neyse..

şubat ayıyla birlikte convention mevsimi başlıyor gibi işte. mart sonu ve nisan başı gibi izmircon'un yapılması planlanıyor hatta şu aralar onunla ilgili çalışmalar da yapılmakta. istanbul'a gitme bahanesi olarak bir conventionu kullanıp biraz gezebilirim de gibi aslında bir ara, aklımda olsun bu plan..

aslında ben çok sıkıldım sadece şu anda ya da bugün..

23.1.11

Başka bir zindan

Soğuk.. Başımın tepesinde keskin bir ağrı var. Titriyorum hafif hafif. Ayaklarım çıplak. Üzerimde, ne renk olduğunu görmediğim bir pijama var. Düz ve desensiz. Pantolon ve gömlek gibi. İnce, yumuşak ama kalitesiz bir kumaş. Evet. Ne alaka? Peki neden rengini göremiyorum. Gri gibi. Her yer siyah ama. Soğuk bir duvara dayanıyorum. Duvar nemli. Hava küf kokuyor. Gözlerim kocamanmış gibi hissediyorum, şişmişler sanki. Yanaklarımda kurumaya yüz tutmuş göz yaşlarına rastlıyorum yer yer. Çapaklar canımı yakıyor. Yürümeye başlıyorum. Sırtım acıyor, kambur kambur yürüyorum. Yük taşımışım sanki. Sırtım ağır, ağrıyor. Bedenimin ağırlığı altında eziliyorum yavaş yavaş. Ayaklarım üşüyor. Yerde, varolmayan bir şeye takılıp düşüyorum. Kafam yere çarpmadan hemen önce ellerim giriyor araya. Dizlerim bereleniyor, ellerim soyuluyor. Yalnızım, korkuyorum. Kendimi küçücük hissediyorum. Canım yanıyor düşüşten, gözyaşlarım koyveriyorlar. Ellerimi emiyorum savsak savsak. Sümüklü, gözü yaşlı küçük bir çocuk gibiyim. Belki de öyleyim. Sığınacak bir şey adı arıyorum, çıkmıyor ağzımdan sözcükler. Ağlıyorum. Sadece ağlıyorum.. O soğuk yere uzanıp, dizlerimi yüzüme çekip, kollarımla onlara sıkıca sarılıp bağıra bağıra ağlıyorum..

Hatırlamak istemeyeceğim kadar güzel bir rüyadan uyanıyorum. Gerçekle rüya arasındaki geçişin tamamlandığı ana kadar bekliyorum zihnimin toparlanmasını. Güzel şeylerin sadece rüyada kaldığını görünce duruyorum sadece. Sırtımı o nemli ve soğuk duvara yaslıyorum, gözlerimi kapıyorum. Yaşlar dökülüyor. Boğazımda düğümlenen bir şeyler var. Kalbimde bir yumru var nefes aldırmayan. Yaşları siliyorum, geri geliyorlar. Bir süre bırakıyorum kendi hallerine, geçiyorlar bir sonraki yakalayabildikleri boşluğa kadar. Ben gözyaşı döktükçe daha ıslak geliyor sanki yerler, duvarlar, hava. Durup ağlıyorum boğulup kurtulma umuduyla, olmuyor. Ayağa kalkıp yürüyorum. Titriyorum hafif hafif.

Ben yürüyorum, yol bitmiyor.
Zaman geçiyor, durum değişmiyor.
Durup zırlıyorum halime, her şey yalnızca daha kötüye gidiyor.

Hayatımda ilk defa, bir şey için bu kadar göz yaşı döküyorum belki de..

22.1.11

yağurlagelen

Geleceği satan adamın dükkanına gittim önce, raflardaki karşılığını henüz ödeyemeyeceğim geleceksel şeylere bakındım. Cebimden eski alacak listemi çıkardım ve yırtıp tekrar cebime koydum. Dükkan sahibi bana bakıp şevkatle gülümsedi. Sevecen biriydi, hep gülümserdi zaten ama bu sefer gülümsemesinde biraz hüzün vardı. Merhamet belki ya da acıma. Kahve söyledi ben bir şey demeden, geçmişten bir iki öykü anlattık birbirimize. Gülüştük uzun uzun. İstemeye hazırlandığım şey boğazımda düğümlendi, rengimi attırdı, söyleyemedim. Anladı neyse ki kimin neye ihtiyacı olduğunu bilenlerdendi o, belki de senelerin getirdiği bir tecrübedir bu. Tezgahın altındaki ahşap bir kutudan lacivert kadife kumaşa sarılı bir şey getirdi ve avucuma koydu. Kumaşı açıp içindeki beyaz saplı, ekmek bıçağı boyutundaki bıçağa baktım. Aslında ekmek bıçağına benziyordu cidden ama bunu hayatın abukluğuna verdim. Bıçağı tekrar kumaşa sarıp çantama attım. Dükkan sahibinin elini sıkıp ona minnetlerimi sundum. Gülümseyerek kabul etti ve beni kapıya kadar geçirdi. Ne iyi adam..

Etraftaki düşünce binalarının yanından geçip ortadaki büyük yığına geliyorum hatta geldim. Yığını eşeleyip enkazın içinde yaşayan adama ulaştım. Selamladım onu, bana bakmamaya çalıştı bakmazsa olmayacağımı düşünerek. "Bitti" dedim. Bir şey demedi. Boynundan kolyesini çıkardım. Bu küçük bir şişeydi. Kapağını açtım, içine bir ipe sarılı sonsuzluk konulmuştu. Dışarı çıkardım ipi. Huzur ve sevginin nefesi doldurulmuştu, boşalttım. Yığından rastgele şeyler alıp şişeye atmaya başladım sonra. Kağıtlar, düşünceler, umutlar, planlar, hisler, anılar.. Yardım etti adam da bana. Belirsiz zamanlı bir süre sonrasında temizledik yığını, şişeye attık her şeyi. O minik şişeye eskiden de dünyalar sığıyordu, yine sığdı. Adam hüzünlü gözlerle şişeye baktı. Gözyaşlarını koydu şişeye, hüznünü koydu. Çantamı çıkardım, kadife kumaşı açıp bıçağı çıkardım. Adamı kestim. Kanını koydum şişeye ve sonra katlayıp adamı da. Gözyaşlarımı koydum şişeye, hüznümü koydum, pişmanlıklarımı, öfkemi ve vicdan azabımı koydum. Bıçağı tekrar sarıp çantaya koydum. Geri götürmeliyim bir ara gelecek dükkanına. Şişenin ağzını kapattım taşmaya çalışan şeylere engel olup. Etraf temiz ve sessizdi. Gülümsedim. Nasıl kurtulacağımı düşündüm şimdi şişeden, bulamadım. Onu görmeyeceğim bir yere kaldırdım.

Ağladım.

Yağmur yağdı.


..

günler ve tekrarları

Bir şeyler ne zaman önem kazanır ya da ne zaman kaybederler o önemi? Mesela mil taşlarını çok severim, konsept olarak bile. Yıl dönümleri, doğum günleri, özel tarihler falan.. Hani anneler günü olayına sadece o gün mü hatırlayacaksınız diye karşı çıkanlar vardır ya, o gün herkesle birlikte hatırlamanın nesi kötü onları? Neyse, mesela yıl başını ve doğum gününü nasıl geçirirsen öyle geçeceğine dair olan gereksiz ve aptal umudu hep taşıyorum. Mutluyum o umutla ben. O günleri güzel geçirmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum falan. Bu seneki yeniyıl mesela ama dur, bu seneki yılbaşını saymamalı mı yoksa.. Neyse, o başka bir hikaye.

Aslında her sene bunun hem olabilen hem de olamayan bir şey olduğunu gösteriyor bana bir şekilde. Örneğin önceki sene yeni yıla nasıl girdiğimi net hatırlamıyorum, garip bir geceydi zaten. Hatta o gün inanılmaz garipti ama neyse. Yılbaşına girdiğimiz zamanı kaçırdık falan. E geçen sene de böyle geçti denebilir. Spontane, hızlı vesaire vesaire.. Aynı zamanda geçen sene sarhoş girdiğim yılbaşı ile senemin hiç alakası yoktu. Hep aklı başında gezmek zorunda kaldım bir şekilde. İronk.
Bu seneyse hiç kimsenin tamamını bilmediği bir sürü sorunu atlatıp o an için gerçekten güzel denebilecek bir yeni yıla giriş yaşadım, huzurlu ve mutluydum. Ne oldu, yarım ay sonra bunların hepsinin boş ve bir daha aynı şekilde olmayacağını öğrendim. Başka ne var, belki senemi gezenti ya da ilginç ortamlarda geçiririm buna göre. Belki sadece kılıf uyduruyorumdur her geçen senede "aslında yılbaşını böyle geçirmemle seneyi şöyle geçirmem bağlantılı" diye. Ama dedim ya, bu bir umut ve ben bu umudu seviyorum. Yaşanılabilir ve uğraşmaya değer kılıyor anları benim için.

Doğum günleri ayrı bir konu. Benim doğum günüm, benim için önemlidir. Başkaları önemsemiyorsa onlarınkini önemsemeyebilirim mesela. İnsanlar mutlu olmalı ama doğum günlerinde, doğum günü de yılbaşı gibi; nasıl geçerse öyle devam edebilir. Neden olmasın? Saçma inançlarım var benim de, evet. Neyse; tamam, bu seneki doğum günüm abuktu benim ve tercihlerim yüzünden ama onu iyi yapmak için bir sürü şey deneyip kafa üstü düşünce vazgeçilebiliyor. İnsanların doğum günlerini neden önemsemediğini ya da normal gördüğünü de anlamıyorum. Sonuçta pek çok insan benim anlamadığım sayma ve sınıflandırma huyuna sahipken bunu kendine yapmaktan kaçınabiliyorlar nedense.
Başka bir gariplik de bir gün önce ya da sonra, tatile denk getirip falan kutlama olayı. Bence bir anlamı olmuyor öyle olunca mesela. Doğum günü dediğin şey tek gün, niye onu değiştirmeye çalışıyorsun ki? Zaten genelde o birileri tarafından seçilmiş bir şey de olmuyor, kendiliğinden gelişiyor.

Günler önemlidir, üstelik onları iyi ya da kötü yapmak kişinin kendi elindedir. Uzun bir uğraş sonrası perşembelerim üzerindeki laneti kaldırmayı başarmıştım mesela.(ki umarım hatırladım diye geri gelmez şimdi) Günü iyi ya da kötü hale getirmek sizin elinizde değilse birileri sizinkinin seyrini değiştirmek için cidden çok uğraşmış demektir. Saygı duyun o insanlara, çok azimliler demek ki..

21.1.11

b.o.k.

bok gibiyim.
evet.
(aman argo demeyin, BOK: Beter Ötesi Konum'un türkçe karaktersiz kısaltması. hıh..)

20.1.11

düşünsel karalamaca

İnsanlar ve çevrelerine fark etmeden verdikleri hasarlar asosyal yanlarımızı dürtükleyip öne çıkartıyor ve isyan bayraklarını çektiriyor bazen belki de. Hani fark etseler yaptıklarını onlara kızarken kendini daha rahat hissedebiliyor kişi, kötü diye yaftalayarak onları ama öteki türlüsü hiç hoş olmuyor. İnsanlar garip, insanlar tuhaf. Bu bir gerçek.

İsim sorma olayına alışamıyorum bir türlü. O anda tanıştığım biriyle saatlerce konuşup adını sormayıp bundan rahatsızlık duymayabilirim sanırım. Zaten birebir konuşmalarda isim kullanımını da anlamıyorum. Cep telefonunuza mesaj atarken adınızı mesajın başına ekleyenler, msn'de konuşmaya adınızı kullanarak başlayanlar falan. Yani ne alaka!
İşin en garip yanı adımın sorulduğunda duraksamam sanırım. Ne diyeceğime karar veremiyorum bazen.

Shuffle çok acımasız davranıyor bazen seçtiği şarkılarda.

Asosyalliğin ekonomik getirileri ile ilgili bir makale yazdım kafamda sözcüksüz, toplumları çok etkiledi bir süreliğine ama sonra unutuldu gitti.

Tanıdığım ama görüşmediğim ya da karşılaşmadan karşılaşmaya konuştuğum çok fazla insan olması ama canım sıkılınca kimi arasam diye uzun uzun düşünüp sonuçta vazgeçip oturduğumu fark ettiğimde etrafımdakileri uzaklaştırmadaki üstün başarımı da görmüş oldum. Sonra bunun üzerine biraz daha düşününce bu tanıdığım ama görüşmediğim güruh ile nasıl ve nerede tanıştığımı, nasıl tanıştığımı hatırlamadığımı fark ettim. Cidden, sıfırdan nasıl yaratılır ki çevre? İlk adım genelde okul, kurs, iş gibi zorunlu olarak bir arada bulunduğun insanlar arasından seçim yapmakla başlıyor sonradan ip söküğü gibi devam ediyor sanırım. Ama sanırım, deneme fırsatım olmadı bunu da. Çok garip sorun.
Ama şu var ki, neye ihtiyacı olduğunu anlamakta zorlanan pek çok insanın ihtiyacı olan şey kendilerine daha fazla şey katacak insanlar bence. Hedonist hedonist bir yere kadar sabredebiliyor gibi bilinçaltı. Gözlem bu tabii sadece..
Ruhumu mu kurtaracaksın?
Yok öyle bir şey..

19.1.11

iç dökmece temizlemece

İhtiva ettiğim yüksek orandaki hicivin artık taşmak üzere oluşundan dolayı sızacak hicvi güldürücü öğelerle rafine ederek dışarı bırakmaya çabalamam için bile fazla basınç var üzerimde. Saldırgan değilim, savunurken bir şeylerin parçaları elimde kalabiliyor belki sadece.

Saçımı kestiresim var, saçta birikiyormuş depresyon. Sanırım sadece o koltuğa oturulduğunda verilebilecek bir karar ama bu.. Bakalım bakalım.

Hisler nükleer reaksiyonlar gibi, verdikleri güç ve enerji muazzam. En ufak bir hata ve sızıntı ya da bozulmanınsa sonuçları yıkıcı..

İnzivaya çekilmeliyim.

gormothe size git dediğinde yerini bilseniz de, onu görseniz de, hayata her zamanki gibi devam etmeyi denesiniz de kendinize gelebilmek için bir süre ondan uzaklaşmanız gerekiyordur belki de. alışmanız için huzurun yeni hallerine. unutmanız için bekleyişinizi.. veyahut kendinizi geri gel demesi için beklerken buluyorsunuz istemsizce ve her farkına varışınızda daha fazla canınız yanıyor..

Odaklanma sorunları yaşıyorum.

Rubik küp aldım tekrar! Unutmuşum eğlenceli oluşunu ve kullanılışını. Hayır, tabiki hepsini yapacak kadar pratik veyahut zeki değilim şimdiye kadar anlayamadınız mı bunu? Bir yüzünü ne kadar hızlı yapabilirim diye uğraşıyorum. Arada iki yüzü tamamlanmaya yaklaşıyor falan. Öyle işte..

Hani sözlerine hayran olduğum o şarkılar vardı ya, kafamda ve kalbimdeki çalışları duruncaya kadar dinlememeye çalışmaya karar verdim onları..

benimyarınsınavımvaryine

uzamaya alışkın olmayan ve zaten bir tutam telden oluşan bıyıklarım etraflarına batmak suretiyle yaralar oluşturmaya çalışıyorlar ben de inat ettim, uzatıyorum. ne kadar süre içerisinde kurtadamvari bir görünüm alabilirim diye bakmaya karar verdim ama yüzümdeki sakal miktarının çok gözükmesi için daha çook uzaması gerekiyor gibi. ya çok olsun ya hiç olmasın. köseleri şanslı görüyorum doğrusu! çok olmasın ama, sevmemek. kesmek falan da çok iş hem..

İnsanların söylemek istedikleri ile söyledikleri şeyler aynı olamıyorsa da yakın olabilse bari de hayat daha yaşanılır olsa! Ne başarısızız bu konuda böyle!

Nasıldı o: "Bir mum yak, anlamsız bir melodi mırıldan, güzel kokulu bir tütsü yak o alevle.." unuttum.. On gün öncesine kadar hatırlamaya çalışırken eğlendiğim bu minik tekerlemeyi de o on gün önceki birikmiş hislerle birlikte şişeye doldurup limboya giden ilk trene yüklemeli.

Kafeinin etkisi beş saatte geçiyormuş. Aşırı doz kafein yaramazlıklarımı beş saate sığdırmalıymışım yani.
Kafam güzel olsun istiyorum

Tamam, sustum. Ve hatta az önce, pek çok şeyin sonuna birer nokta oturttum. Bazı hikayelerin benimle ilgili kısımlarını elimden geldiğince bitirdim.. Bazı hikayelerde varoluşumuz birer figüran ile yan karakter arasındaki varlığıyla yokluğu arasındaki farkı başkalarının göremediği bir mevkiye yerleştiğinde ana karakterlerin başlarına gelenlerden siz de onlar kadar etkileniyorsunuz hatta ana karakterler sizi de hikayeyi etkiledikleri kadar etkiliyorlar. Başka şekillerde. Genelde, kötü şekillerde..

Hiciv doluyum. Midem bulanıyor. Bir kısmını oraya saklamıştım, asitle eriyip kokuşmuş olsalar gerek. Elimden geldiğince iyi davranmalıyım insanlara. Evet, evet. Unutmamalıyım. İnsanlar iyi davransınlar birbirlerine..

'İnsan' hala çok çirkin bir kelime..

Nasıl bir sabrınız var ki bunca saçmalığı okudunuz ya?..


16.1.11

bir 'gloomy sunday'

Rüyanda cenneti görüp dünyaya uyanırsın ya hani; öyle aynı. Rüyanda gördüğün şeyin ne kadar güzel olduğu önemli değil aslında. Azıcık bile güzelse o rüya yaşamından, üzülürsün uyanışına. Üzülmüşlüğüm azdır uyanışlarıma, hoşlanmam rüyalardan. Daha da sevmeyesim geliyor zaman zaman rüyaları çünkü o gördüklerime ulaşamayacağım asla. Olmayacak. Rüya yalnızca.. Yalnızca rüya..

Anlattı:

"Bir savaş vardı rüyamda. Kan ve ceset parçaları görmedim belki, barut kokusu duymadım belki ama bir savaş gördüm. Ben, kendimdim ve savaşıyordum. Hayatta kalmaya çalışıyordum. Hayır, bu dünyadaki yaşama savaşı gibi değil; orada bu dünya yoktu. Bir dünya yoktu hatta, tek bir şey vardı ve onun için savaşıyordum. Başka hiç bir şey yoktu o rüyamda. Dökdüğüm terlerdi kanım. Yorgunluğumdu yaralanışlarım. Pes etmeyişim, umudumsa belki gerçeklikten uzaklaşmışlığım belki de zihnimin yok olan kısımlarının çokluğuydu. Cesur ve inançlıydım belki sadece. İnatçıydım belki sadece..
Pes etmeyişimi, pes edip yere düşüşlerimde bile hala ileriye bakışımı gördüm. Aklım başımda, davranışlarım kontrolümdeydi aslında. Uzundu rüya, hatırlamıyorum aslında çok fazla. Bittiğinde, önce yere düşmüş düşmanımı kaldırdım ve ödülüme uzandım. Hainlerimle tokalaşıp helalleştim. Mutluydum ve uyandım. Uyandığımda uzunca bir süre gerçekliğe alışamadım ama sonra, gerçek yüzüme çarptı."

Sesinin titremesini bekledim anlatırken ama sesi sert, soğuk ve belki duygusuzdu. Bant kaydıydı anlatışı, gerçek benliği zihninde tekrar izliyordu rüyanın muhtemelen yarım yamalak kalmış bir kaydını. O sarıldığı rüyaya tüm benliğini vermişti ki dışarıya sadece mekanikleşmiş refleksleri kalmıştı. Sustuk sonra. O daldı, ben dağıldım.

"Biliyor musun? Hani uyanık zaman düşlerimden olsa, aldanmışlıklarımdan ya da inkarlarımdan olsa tamam da; uykumda, en zayıf anımda, kendi gerçekliğimde yaralandım ya böyle.. O kötü en çok işte.."

Melankolisi geri geldi sesine, söyleyecek bir şey bulamadım. Sözüm yoktu, saygı gösterdi. Sustuk, bitti.


*gloomy sunday'ın kaçıncı çalışı bu, bilmiyorum..*

6.1.11

dünhafta ben gezdim belki mesela

Altı gün, bir adet yıl değişim günü, sabahlamaca, gezinmece falan derken yaşamın kafamıza attığı tuğlaları ve bu tuğlaların atılışlarını düşünüp ağır çekimlerini gözden geçirirken tuğlanın her türlü ayrıntısını ezberleme.. Dağıldı cümle. Son altı günüm, plan yapmanın ne kadar anlamsız olduğunu gösterirken bir yandan da bir planın olmasının ne derece önemli olduğunu vurdu yüzüme. Tokadın izi hala burada. Bakın yüzüme, altı adet parmağın kızarıklığı var işte. Yapılan hiç bir planın tam olarak gerçekleşememesi, ironinin peşimi bırakmayan halleri hayatımın gidişatının bulunduğu yolun arnavut kaldırımlarını söküp söküp kafama atışı falan derken çok yararlı bir hafta geçirdim. İşin en ilginç kısmı, çok da mutluydum aslında. Seneler sonra ilk defa yılbaşına huzurlu girdim, zihnim gülümsüyordu o anda nesnel olmayan dudakları kulaklarını aşacak kadar çok. Uykuyu sevdim iki ya da üç saatliğine bile olsa. Belki de ilk defa acımadım uyuduğum o saatlere. Kısaydılar ama olsun. White chocolate mocha likörü diye bir şeyin evrenin dengesini sarsmadan varolabileceğini de gördüm ama tadına bakamadım henüz. Kesin kötüdür tadı yoksa bir terslik olmalı dünyada. Evet evet..

İzmir'e, sevdiğim şehre dönüşümle düşünmeye başladım ben de. Madem yeni seneye girdik, yeni bir şeyler gerek. Mesela sanırım yeni insanlarla tanışmaya ihtiyacım var. Adnan Yalçınlar'ı aramaya devam edebilirim mesela. Aslında hepsinin özü farklı, sığlaştığım son bir iki seneden sonra kendimi geliştirmeye ihtiyacım var. Daha fazla okumaya, daha fazla dinlemeye, daha fazla konuşmaya, birlikte olmamın bana bir şeyler katabileceği ya da bir şeyler katabileceğim insanlarla görüşmeye, daha fazla ve -her ne kadar bu kelimeyi böyle kullanmayı sevmesem de sanırım istediğim anlamı veren tek kelime bu- kaliteli şekilde eğlenmeye, dinlenmeye, bir şeyler yapmaya ihtiyacım var. Sanırım yeni insanlarla tanışmalıyım. Zaten eskilerden de çevremde oldukça az miktarda kalacakları şekilde uzaklaştım gibi. Ne kadar depresif bir tablo çizdim değil mi? Değil. Gerçek. Depresif de değil bence bu, yalnızca yalın gerçek.

Ankara çok garip şehir. Hiç sevmem kendisini aslında. Soğuk bir kere. Normal şartlarda düzgün ve tek parça olarak hayatta kalabilmek için efor sarfederken ben bir de soğuk havada daha da zorlanıyorum yaşama devam etmekte. Kapalı yerde sigara yasağı geçmiyor sanki Kızılay'daki kafe ve barlarda zaten. İnsanlar çok çeşitli. İyisi kötüsü. Hepsinden vazgeçtim de, bir sürü kitapçı var ya.. Bir sürü.. Çok kitap var. Tanıştığım, tanıdığım herkes çok okuyor sanki. Yetişemiyorum onlara zaten ki ben az okuyan bir insanımdır zaten. Yüzüme vuruluyor bu. Bir süre yaşamak isterdim sanırım. Özellikle şu aralar çok istiyorum bunu aslında ama siz bunu çaktırmayın.

Çok ben dolu bir yazı oldu değil mi? Halbuki size ne tüm bunlardan. Ben susayım da İzmir'e tekrar alışmanın yollarını arayayım. Gittikçe daha boş ve sıkıcı görünüyor bana nedense..