28.12.11

tersine

Kimsenin yolunu tıkamadığımız yolun ortasında bir yerlerde bana soru sormaya başladı bir anda, tıpkı beklediğim gibi.
-Üşüdün mü?
-Evet, oldukça..
-Ne yapıyorsun?
-Hiç, boşluk.
-Beklediğin gibi gelmedi sanırım dünya sana?
-Adaleti düşünürken hep adaletsiz davranışımı düşünüyorum, kendimi yargılıyorum.
-Düşlediğin dünya gerçek olsa ne yaparsın?
-Yaşamaya çalışırım, muhtemelen ekstra çaba harcayarak. İçerideyken her şey farklı çünkü.
Sustuk
-Dışarı çıktığına pişman olsan ne yaparsın?
-Keyfini çıkarmak için yöntem düşünürdüm, şu andakinden farklı olabilecek hiç bir şey gelmiyor aklıma yani.
-Kendine iyi davranmıyorsun, değil mi?
-Her şeyi düşünebilseydim sıkılabilirdim belki de ama.
-Ne düşünüyorsun?
-Hayalimdeki kahve kokusuyla gerçek kahve kokusu aynı iken hayalimdeki tarçın kokusuyla gerçek tarçın kokusunun neden bazen farklı olduğunu kavramaya çalışıyorum.
-Korkuyor musun?
-Hayır, çünkü atkım var.
Yola devam ettik, bir şeyler ters gitmişti az önce. Cevaplar ve sorunlar arasındaki sıralamayı karıştırmıştık. Umursamadık çünkü zaten anlamıyorduk.
ilk sorunun cevabı en sonda, ikincinin cevabı sondan ikinci vesaire ve saire..

18.12.11

sıkıcı kelimeler

Hızla girdi odaya, etrafın dağınıklığına bakıp her şeyin hatırladığı ve ulaşabileceği bir yerde olduğunu bu nedenle aslında düzenli olduğunu kendine tekrar hatırlattı. "Dağınıklık" kelimesini kutuya koydu.
Kitaplığına gidip boş bir yer aradı, biraz tetrisçilik oynayıp küçük bir boşluk açtı. Ne kadar karışık diye düşündü ama sonra kitapları diziş şeklini, dizerken düşündüklerini hatırladı ve bu halini sevdiği düşüncesiyle gülümsedi. "Karışık" kelimesini kutuya koydu.
Çantasını omzundan indirdi, bir yük kalktı üzerinden. Ne kadar da ağır diye düşündü ama o kadar zamandır taşıyordu ki alışmıştı. Aslında ağır değildi, olması gerektiği gibiydi çanta. İçinden bir kitap çıkartıp kitaplıktaki açtığı yere koydu. "Ağır" kelimesini de kutuya attı hemen.
Çalışma masasının üzerindeki onca eşyaya baktı, küçük not kağıdı yığınlarını ve çeşitli anılara sahip küçük eşyaları inceledi. Masasındaki gereksiz eşyalardan şikayet ederdi insanlar, sabır çekip "Gereksiz" kelimesini kutuya koydu.
Duvarına yeni bir poster asıp asmamak arasında gelip gitti, bir fraktal posteri nasıl olur diye düşündü. Düşüncelerinin devamı gelmeden "Çirkin" kelimesini kutuya attı.
Sabahtan beri koyduğu diğer kelimeleri de düşününce kutu neredeyse dolmuştu, kaldırıp salladı. Kendisine ait olmayan tüm bu kelimelerin nereden geldiğini düşündü, bulamadı; kutuyu bir kenara kaldırdı. Tıpkı önceki gün yaptığı ve yarın da yapacağı gibi. En azından tüm umudu buydu.. Yoksa nasıl kendisi olmaya devam edebilirdi ki?..

öeah, çok iğrenç bir üslup kullandım sanırım. yazarken bile sıkıldım..

17.12.11

yılbaşında biten sene, ölür

Bu sene bitmeden yapmak istediğim şeylerin bir listesini çıkarmaya karar verdim. Aslında bunlar genel olarak yapmak istediğim ama sürekli ertelediğim veyahut vazgeçtiğim şeyler de olabilirler ama bir ihtimal sadece kurduğum hayaller de olabilirler. Muhtemelen, gerçekçi düşünmek gerekirse bunların hiçbirini yapacağıma inandığımı söyleyemem ama yapmak istiyorum bunları yalnızca. Zaman zaman editleyip yenileyebilirim belki listeyi ama bu da düşük bir ihtimal olabilir. Bunları yapmadığımı kendime yediremeyip başlığı silebilirim bile belki, bilmiyorum.
Yalnız kalmak çok huzursuz edici, ondan oluyor aslında her şey. Bağımlıyım insanlara sanırım..

-Bulutlara ve gökyüzüne bir mektup yazıp, uçan balona bağlayıp göğe yollamak istiyorum.
-Bir uçan balona upuzun bir ip bağlayıp nereye kadar yükseleceğine bakmak, balona sonsuz ipli uçurtma muamelesi yapmak istiyorum.
-Küçük kağıtlara küçük notlar yazıp onları etrafa bırakmak istiyorum, tercih ettiğim birincil yerler kitapçılardaki güzel kitapların içleri.
-Nargile dumanını sabun köpüğü balonlarına daha fazla doldurmak ve bunları etrafa yaymak istiyorum. (aslında bunu yaptım sayılır ama daha fazla yapabilmeyi başarmalıyım bence)
-İnsanlara hediye vermek istiyorum. Küçük, abuk şeyler; onların bana ifade ettiği şeyler onlara ifade edecekleri ile aynı mı bilmek istiyorum.
-Siyah keçeli kalem ve boş bir defter ile anlamlı çizgiler içermeyen bir karalamaca serüvenine başlamak istiyorum.
-Kitaplarımı insanlardan geri almak istiyorum(bunu çok istiyorum ama bu çok hayal sanırım ve genel konudan çok bağımsız)
-Cici insanların masalları olsun istiyorum.
-Yeni toka almalıyım ya da birilerine bana toka aldırmalıyım.
-Beyaz toblerone bulmalıyım, buldurmalıyım yok aslında sadece yemeliyim <3
-Yılbaşını anını olabildiğince güzel geçirmeliyim, daha önce geçirmediğim kadar hatta; önceki güzel geçişleri unutmak gerektiğine karar verdim.

-Cici insanlarla tanışmanın bir yolunu bulmalıyım..
-Daha fazla yazı yazmalıyım, o defter biraz daha dolmalı. 
-Bloga daha sık yazı gelmeli.
-Birileri bana tiramisu yapmalı.
-Yeni tarot kartlarıma alışmalıyım, gerekirse bir sürü insana fal bakmalıyım bunun için.
-Cevaplar kitabı ile aramdaki soğukluğu gidermeliyim.
-Saçımın yeni garip haline yönelik düzgün bir fotoğraf edinmeyi denemeliyim.
-Kitap yığınımı düzenlemeliyim.
-Düzgün kelimeleri bulma çalışmasına devam etmeliyim.
-Nesneleri anlamaya çalışmaya çalışmalıyım.
-Panomu düzenlemeliyim, her ne kadar üzerindeki tüm anılar ve küçük notlar ile sevimli dursa da miladı dolmuş gereksiz şeyleri atmak gerek. (mesela ilaç küpürleri, reklam kağıtları falan var. üşeniyorum ama)
-Kaybolmalıyım bir yerlerde, mümkünse kemeraltı'nda.
-Yarım kalmış işlerimi tamamlamalıyım olabildiğince.
-Netame'nin mp3'lerini bulmalıyım.
-Mektup yollamalıyım.
-Hazine haritası hazırlamak istiyorum, sonunda küçük bir ödül olan. Rastgele bir yerlere bırakmak ya da birilerine vermek istiyorum o haritayı.
-Buz pateninde düşmeden bir saat geçirebilmeliyim.
-Özüme dönmeliyim yeniyıl olmadan.
-İsteklerden gerekliliklere geçmeyi bırakmalıyım. Bırakmak istiyorum, zorlayınca hayatı hiç bir şey değişmiyor sonuçta.
-Eski üslubuma geri dönmek istiyorum.
-Duyulmamış bir masal istiyorum.
-Yan flüt ya da keman(-ımsılar da olur) dinlemek istiyorum canlı olarak.



işteöylebirşeyler..

14.12.11

d

düşümde dişlerim dökülüyordu. dişlerim dizlerime değdikçe deşiyordu, düşürmeyi deniyorlardı. dibimdeki denize döndüm ve daldım. dizlerim, deliklerden dolayı dağıldı. daha dibe dalmayı düşledim. düşlemek, devamlı düşürdü derine doğru. durup dağılmalara direndim. dalgalar destekledi doğarak dibimde. dinimle durulamayı denedim düşlerimden, dualarım dağları deldi ama durum değişmedi. d, dün devamlı dertlerinden bahsetti. b dinledi.

(ağır saçmaladım)

9.12.11

Pörtü

Pörtü diye bir şey var artık. İzmir için bencil bir etkinlik rehberi kendisi. Bencil çünkü her şeyi değil sadece kafasına estiği şeyleri haber veriyor. Bir miktar seçmece diyerek kılıf uydurabiliriz buna ama özünde sadece bencil bir estetik kaygının "aa negzel" dediği seçimler.
Sabit olmayan zamanlarda, sabit olmayan şekillerde güncelleniyor olması, hiç bir ek kaygısının bulunmamasıyla oldukça kafası rahat bir oluşum aslında kendisi. Hala bir maskot ya da avatar arayışında ki şimdilik kendine kurban olarak pembe bir tavşan seçmiş durumda.
Konserler, tiyatrolar, film gösterimleri, festivaller, söyleşiler, fuarlar şimdilik ilgi alanları arasında bulunanlar. Zamanla ilgisini çeken şeylere göre ilgi alanları değişebilir, daha doğrusu gelişebilir elbette.
Entel ile entelektüel arasına kalmış bir şey pörtü.

Hepsinin dışında çok sevimli bir kelime pörtü. Pörtüpörtüpörtüpörtü falan, böyle ardarda söyleyince çok eğlenceli hissettiriyor sanki. Herhangi başka bir kelimeye benzesin diye de bir kaygısı yok üstelik. Huzurlu bir kelime bence pörtü. Gerekirse sıcak, cana yakın falan da.

Neyse; reklamdı bu böyle sadece. Pörtü güzel şey. Pörtü benim son anda haberim olup üzüldüğüm etkinliklere karşı insanların da son anda haberi olsun ve üzülsün, bana eşlik etsinler diye yaptığım bir şey. Sırf, alakasız bir şekilde bu tip şeylerden bolca haberim oluyor bari bir işe yarasın diye yaptığım bir şey. Zaten çoğuna gidemiyorum aslında..
İşte böyle bir şey..

Pörtü

4.12.11

kış sıkıcıdır

Hava soğuk.. Elektrik sobasının yakıcı sıcaklığı vuruyor üzerime, kavruluyorum hafif hafif. Destina'nın sözleri takılmış dilime, kafamdaysa orada olmayan adama dair bir şiirin mısraları dolanıyor. Uyku bastırıyor ne düşündüğümü anlamaya çalıştıkça ve sıkıntı basıyor boş durdukça. Etrafa saçılmış kitaplardan rastgele sayıda kelimeler okuyup geri bırakıyorum. Hiç birine devam edesim yok nedense. İnsanları düşündükçe midem buruluyor. Tiksinti, huysuzluk ve belki de başka şeyler.. Öfkeli olduklarım doluşuyor aklıma, dalga geçiyorlar benimle. Odamda en çok, dışarıdan çok gürültü gelirken yalnız hissediyorum..

Sesleri bastırmak için yöntem arıyorum ama erişebildiğim tüm şarkılar sıkıcı, elimde olmayan şarkıları istiyorum ama bulamıyorum. Zaten çalmamaya karar veriyor bilgisayar. Klavye tuşlarına abanıyorum.. Tuş tıkırtıları bastırmalı sesler, alternatif bir müzik bu zihnime. Titreşimleri alıyor parmaklarım, yeterli değil ses. Daha hızlı yazmaya çalışıyorum ve daha hızlı ve daha hızlı.. Yanlış yazımları düzeltmek için her geri dönüşümde dışarıdaki ses tekrar saldırıyor. Savunamıyorum zihin kalemi, düşüyoruz..

Birazdan yatıp, belirsiz bir saate kadar uyuyup kendimi evden dışarı atacağım ve ilgilendiğim bir şeylerle ilgili onlarla ilgilendiğinden emin olmadığım insanlarla hep birlikte ilgileniyormuş gibi yapmaya gideceğim. Belki yanılıyorumdur, bazen yanılmayı severim.

Hiç biri değil de; şu üfleyince baloncuklar çıkartan sabunlu sulu garip şeylerden olsaydı yanımda bu kadar sıkılmayabilirdim. Varolan bitti çoktan ve alamadım hala yenisini.

Evet, çok sıkıldığımda düşüncelerimi nefesimle sabun köpüklerine doldurup rüzgara bırakıyorum. Belki ulaşıyordur kimi düşüncem rüzgarla sahiplerine diye dilekler tutuyorum ki ulaşmadığını artık biliyorum. Sabun köpükleri istiyorum..

Beynimin eriyen kısmı geçmiş kokuyor. Geçmişin mide bulandırıcı ve aynı zamanda hoşa giden bir kokusu var. Çürüdüğünden olsa gerek, pis kokuyor geçmiş. Anılardan olsa gerek ki daha bir mide bulandırıcı geliyor o koku normalden.

Parmaklarımın klavyeyi dövmekten gözlerimi kaşımaya geçesi gelmiş. Yorgan bana sesleniyor elektirik sobasının tiranlığına karşı beni korumak istediğini belirtmek için. Yastık şöyle bir bakıyor ve gelip gelmememin umurunda olmadığını belirtiyor ama kucaklarını açmış. Uykum var ve nefret ediyorum uyumaktan.

Her neyse, ben yatmaya gidiyorum..

baş dönmesi

"Baş dönmesiyle hiç aram yoktur. Midemin bulanmasıyla da tabii.. Hiç olmasınlar isterim her zaman."dedi ve önündeki şat bardaklarına (muhtemelen tekrar) votka doldurup kendi önündekini içti ve sertçe yerine koydu. Gözleri bardağına kilitlenmişti. Votka damlacıklarından geçmişi yansıyordu yüzüne. Etrafta koşuşturan insanlar vardı. Yanında ayakta duran adam onun ardından kendi bardağını içip nazikçe masaya bıraktı. "Küçükken kendi etrafımda dönüp sonra durduğumda oluşan baş dönmesini dahi sevmezdim. İlk içkimde nasıl dönmüştü anlatamam, o zamandan sonra çok içtim tabii. Geçti o baş dönmesi bayağı. Başımın dönmesini hiç ama hiç sevmem ben.." Birer şat daha içtiler birlikte. Çevredeki insanlar harıl harıl bir şeylerle uğraşıyorlardı. "Aşık olduğun kız ilk kez elimi tuttuğunda dönmüştü başım. Daha öncesinde yanağıma konan ebeveyn şefkati değil de saf sevgi taşıyan ilk öpücükte dönmüştü biraz da. İlk öpüşmemde dizlerim çözülmüştü zaten." Güldü ve bir şat daha içtiler. Bir şey söylemeden bardağa baktı biraz daha. Tekrar doldurdu, tekrar içtiler. Sonra bir kez daha ve bir kez daha.. "Başım.. Başımın dönmesini hiç sevemedim ben. Mutluluktan başın dönmesi deyimini bile kullanmadım hiç. Lunaparklardaki dönen garip oyuncaklardan hep nefret ettim mesela. Korktuğumda başım dönmedi hiç, gençliğimde en büyük korkularımdan biri çevremdeki pek çok büyüğümdeki tansiyon hastalığına kapılıp o ani baş dönmelerini yaşamaktı mesela. Korkacak başka şeyim yoktu sanki.. Ne garip değil mi?" bardaklarını tekrar doldurdu ve tekrar içtiler. Etraf biraz sakinleşmiş gibiydi. Herkes bir şeylere odaklanmıştı artık. Bir süre daha içtiler birlikte, bir şişe boşaldı ve diğeri geldi. Belki arada başka bir şişe daha geçmişti ama kim bilir. Bir kaç defa daha tekrarladı başının dönmesine ve midesinin bulanmasına olan nefretini. Arada bir şeyler söyleyesi geldi, dili dönmedi. "Son zamanlarda çok dönmeye başlamıştı başım. Ben başım dönüyor dedikçe şaşırırdı arkadaşlarım. E bilirlerdi benim ne düşündüğümü baş dönmesi hakkında. İçerken bile dönmezdi benim başım, en sarhoş olduğum anda bile düz yürürdüm ben. Şimdi yürü desen bilmem ne olur tabii.." Birer tane daha içtiler. "Sonra çıktı bu hastalık davası işte. Ne üzülmüşlerdi. Ağladık kimisiyle uzun uzun. Korktum ben, başım döndü. En çok yalnızken döndü başım, en çok yalnızken korktum çünkü." Birer tane daha içtiler. İyi görünmüyordu artık adam. Bir tane daha doldurdu, bu sefer sadece kendine. Bardağı kaldırıp kokladı, sonra ışığa tutup baktı. Yansımalarda geçmişini gördü. Bardağı yerine koydu, biraz sallandı. Tam düşecekti ki yanındakinin cılız kolu girdi koluna ve tuttu onu. Ölüm'ün suratına baktı ve "Tamam, pes. Sen bu sıkıntıyla benden evvel alkolik olmuşsundur diye düşünememiştim zaten o an. Götür artık beni." dedi. Ölüm ameliyat masasında duran şişe ve bardakları yanındaki çantaya attı. Yokoldu çantaya düşerken hepsi. Adamın koluna girmiş ameliyathanenin kapısının ardındanki karanlığa giderken geriden tiz, düz bir ses yükseldi. O hep koşuşturanlardan biri "Hastanın ölüm saati.." diye bir cümleye başlarken, geride yatan bedenine baktı adam. En azından artık sallanmıyordu. Sonrası sadece karanlık..

3.12.11

kipat günü

Altın günü olayını çözmeye çalışıyorum bir iki gündür. Eskiden evlerde toplanıp herkesin birbirine "kim daha hamarat"ı kanıtlamaya çalıştığı, kızlarını diğer kadınlara göstermek için her şeyi abarttıkça abarttıkları, para ya da benzeri şeyler toplayıp her seferinde başka birine verdikleri, gelenekselleştirilmeye çalışılan etkinlikler. Düşününce muhtemelen hayatta ve ekonomik özgürlükte geride bırakılmış kadının kendine bir sosyalleşme, kendini gösterme ve bir miktar kazanç elde etme yolu gibi de düşünülebilir belki. Sonuçta o düzen içerisinde her seferinde küçük küçük harcamalar yapılarak bir seferde ele yüklü bir miktar geçmekte falan filan. Aslında yararlı olabilirmiş bir açıdan ama bunu dedikodu, birbirlerini çekiştirme hatta hava atma gibi şeylerde kullanan sevgili insanlar en sonunda sıkılıp olguyu olduğu gibi dejenere etti sanırım. Artık kafelerde, restorantlarda hatta alışveriş merkezlerinde toplandıklarını görüyor, duyuyoruz. Belki ve hatta umarım eğleniyorlar, bir şeyler kazanıyorlardır bununla. Onlara mutluluklar dilerim eylemleriyle..

Konum bu değildi aslında, düşününce maddi anlamda insanların oldukça işine yarıyor olmalı bu durum. Sosyal getirisi de var tabii. Bu konsepti biraz daha değiştirebilir miyiz diye düşünüyorum işte şu iki gündür. Örneğin bir kitap günü düzenlemek gibi. Tutup insanlar birbirlerine kocaman kitaplar alsınlar değil ama öykü kitapları, kısa romanlar falan; insanların bilmediği ya da bilmesinin oldukça zor olduğu pek çok küçük kitap var piyasada. Ünlü olmayı pek başaramamış bu güzel kitaplar ancak şans eseri ellerine geçebiliyor insanların. Üstelik nispeten ucuzlar da. (Okumak istediğim kitapların bazıları çok pahalı bence..) Birinci el, ikinci el fark etmez. Dört beş kişi, ayda bir toplansa. Herkes bir kitap alsa ve birine hediye etse, o kişi her ay değişse. Her ay bir küçük kitap almak üzerinden dört beş ayda bir, dört beş kitabımız olur üstelik insanlar ellerindeki kitapları değiştirerek çok daha fazla şey okumuş ya da görmüş olabilirler. İstedikleri ama almaya üşendikleri(var böyle kitaplarım benim) kitapları alır ya da hediye edilirler mesela. Aldığınız kitap, kitabı verdiğiniz kişide zaten varsa o da kendisinden sonrakine verir kitabı bir sonraki buluşmada.
Sadece kitap alışverişi değil tabii, eline geçen onca kitabı düşünürsen sadece kitap muhabbeti yapabilirsin bir gün boyunca. Hatta okuduğun bir kitabı vermen şeklinde bile yapabilirsin bu durumu, böylece verdiğin kitabı tanıtabilirsin veyahut verirken için gitmez.(benim oluyor bazen, evet. tamam, biraz bencilim.) 

Neyse, fikrim geldi böyle. Kitap günü istiyorum ben. Kahvecide toplanıp kitap alıp verip kahve ve kitap sohbeti yapmak istiyorum. Fal da bakarım gerekirse. İnsanlara danışmalı ne derler böyle bir fikre diye..

Saçmalamalarımı dinlediğiniz için teşekkürler~

27.11.11

'ben'siz benlikler

içeri girip röportaj yapmaya başladık benliklerle, sorumuz basitti; "insanlar, onlardan beklediklerimiz ve onların bunlardan anladıkları" aldığımız cevaplar:
-kanatlarım olmasını istedim onun ama beni uçursun diye değil, kucaklayabilsin diye
-onu tutmak istediğimi söyleyince kendini bir kuş gibi gördü, bir kafesten korktu. tutmak ile yakalamak bu kadar mı yakın ki?..
-onlara, onları anladığımı söylediğimde bunu neden onlarla aynı fikirde olmak olarak kabul etmekte ısrar ederler ki?
-sıkıldığımı söylediğimde üzerine alınan insanlar gerçekten sıkıcı sanırım
-gülümsediklerinde daha konuşulabilir oluyor insanlar
-düşüncesizce yapılan şeyler iyi arkadaşlarla yapılmalıdır çünkü ikiniz de hem kendinize hem de diğerine dikkat edeceksinizdir. ayrıca bu şekilde çok daha eğlencelidir. kendinizden daha az değer verdiğiniz ya da daha çok değer verdiğiniz biriyle spontane bir macerada hep birilerinin mutsuz olma ihtimali vardır. iyi bir arkadaşınızla birlikte mutsuz olmaksa telafi edilebilir bir şeydir.
-rüya görmeyi seven insanları anlayamam ben zaten
-benden önceki adamı anlamadım ben
-hepimizin bildiği ama bazımızın bildiğini bilmediği bir şey var ki beklemek çok sıkıcıdır ama hepimiz bunu yaparız, bolca, hatta hep. insanları beklemek, zamanı beklemek, sözcükleri beklemek, bakışları beklemek, hamleleri beklemek, bilgisayarı beklemek, hareketleri beklemek, hisleri beklemek, sıkılmayı beklemek, beklenmeyi beklemek, beklemek ve beklemek. hatta şu anda muhtemelen olduğu gibi; bitmesini beklemek.
röportajımızın sonuna geldik, katılan tüm benliklere teşekkür ederiz.

25.11.11

okunmamak için yazılmış ben dolu yazı

çok zamandır yazasım var, konularım var ama bir şekilde sıralanmıyor harfler ekrana. kendimi yazı yazmaya ikna edemiyorum nedense. öykülerimin karakterleri cephe aldılar bana zaten unuttum onları diye ama bilmiyorlar ki bulamıyorum onları ben? zihnimdeki boşlukla baş başayım ben onlarsa kalelerde, şatolarda saklanıyorlar. o kale nerede? kalenin üzerinde olduğu dağ nerede? burada toprak bile yok, sadece hiç var nedense.

moral bozucu ve sıkıcıyım değil mi? zaten çok konuşan halimden hoşlanmıyor olabilirim şu sıralar, neyse; çok ben oldu burası..



üç dört saat sonra istanbul yoluna düşüyorum. istanbul lanetli bir şehir benim gözümde. her gidişim felaket açtı başıma türlü türlü ya da üzüldüğüm çoğu şeyin bir ucu var o şehirde her nasılsa. korkutuyor, üzüyor ve sinirlendiriyor beni. ne kadar fazla gücü varmış üzerimde bir şehrin?.. izmir sönük geliyor istanbul yanında bana hep. istanbullaşma çabası sezdiriyor bazen. insanlar unutmuş sanırım izmir'in kendi havasını. bolca alerji ilacı, ağrı kesici ile yola çıkacak, kafein ve şeker desteği ile kendimi hayatta tutmaya çalışacağım önümüzdeki yirmi dört saat boyunca. bir ihtimal dönebilirim pazar sabahına ama kim bilir, zamanın neler çıkaracağına bağlı önümüze.


kon-takt var istanbul'da, kocaman frp ve alt kültür etkinliği. yarın itü eski kütüphane'de. beklerim gelenleri, hatta bana tatlı veyahut kahve alırsanız oynattığım oyuna sizinle ilgili bir npc falan ekleyebilirim. olmadı oturup ne kadar kötü ve gereksiz bir blogum olduğundan bahsedebiliriz. çok sıkılıyorum ben, evet.


korkunç tatlı krizim geri döndü şu aralar. insanlardan tatlı istiyorum hatta o kadar çok istiyorum ki insanlar tatlıya karşı zaafım olduğunu düşünüp bununla dalga geçiyor. işin ironik kısmıysa tatlı alan kimsenin olmaması. daha önce bunu yaptığımda asıl amaç insanların tatlı yapmasıydı. yani bir emek harcamasıydı bir amaç uğruna ki, çok az kişi yaptı.. yapanlara minnettarım, onlar benim hakkımda ne düşünür bilmem tabii. bana tatlı sözü olan insanların sayısıysa oldukça yüksek. tatlı ve kahve sözlerini nakit olarak ödese insanlar ev alabilirdim ben bence ya da pastahane falan açabilirdim. eski blogumda bir liste vardı tatlı yapılması karşılığında yapabileceklerimle ilgili, bir ara yenisini hazırlamalıyım sanırım. üç aşağı beş yukarı aynı şeyler olacaklar ama olsun.


bu yazı çok ben oldu değil mi? size ne aslında benden? bilemiyorum, sadece bir yerlere yazmak istedim sanırım. insanlarla konuşmak çok zor, ne anladıklarını kestiremiyorsunuz tıpkı ne anlamadıklarını kestiremediğiniz gibi. çoğunlukla anlamıyormuş gibi duruyorlar zaten bu da onlara anlatmayı gittikçe güçleştiriyor. anlıyor musunuz? bence anladınız.
insanlar anlasın diye basit konuşmaktan zihnimi boşaltmışım gibi geliyor artık. kendimce konuşabileceğim parmakla sayılacak insanlarla ise yollarım ayrıldı bir şekilde. ardlarından hüzünleniyorum sıkça şu aralar. umarım onlar aynısını yapmıyordur, çok sıkıcı olurdu o zaman her şey. 


daha söyleyecek neyim var? oyunum tam hazırlanamadı ama garip şeyler hazırladım. a2 boyutlarında bir sosaria(ultima online'nin geçtiği yer) haritam var mesela. oynadığım zamanlardaki anılarımı depreştiriyor.


neyse, şimdi gidip hazırlanıp evden çıkmalıyım. istanbul beni bekler. umarım biraz ilham ile dönerim.
eskiden ilham perileri vardı, artık yok. keşke yine olsa..bazen o kadar çok özlüyorum ki.. o kadar saçma işte..

20.11.11

kısa kısa not not 6

-Gürültünün tadı çok kötü. Mağazalarda çalan garip müzikler, insanların birbirlerini dinlemeden konuşmaları, sarf edilen gereksiz sözcükler ve saire.. Zihinde çok kötü bir tat bırakıyorlar gün boyunca. Bulandırıyor, ağrıtıyor, döndürüyorlar.
-Bazı olgu ve gerçekleri yok saymak için yeni bir yöntem geliştirdim. Onları birer illüzyon kabul edip sonra da artlarında başka bir gerçeklik arıyorum ki çoğunlukla çıkıyor. Böyle daha rahat oluyor bazı şeylere bakmak.
-İnsanlara nasıl düşündüğünü anlatmaya çalışmaktan zoru yok sanırım. Ne düşündüğünü bir şekilde biraz anlayabiliyorlar ama nasıl düşündüğünü kavramakta zorlanıyorlar. Sonuçta onlardan farklı düşünüyorsun, nasıl yapabilirsin ki bunu? Nasıl var olabilir ki böyle bir şey? Değil mi?.. Çok ayıp..
-Maça ası koleksiyonu yapmak istiyorum.
-Kendimi düzgün bir şeyler yazmaya ikna edemeyişimi çözmeye çalışıyorum ama nafile gibi.
-Dünyaya olduğu gibi baktığında renkleri soluk görüyorsan mutsuz ya da düşsüzsündür o anda. Düş kurmaya, gülümsemeye ihtiyacın vardır en yakın zamanda. Belki mut depoların boşalmıştır, belki de yeterince müzik yoktur zihninde, belki sadece perşembedir ama olsun; bir şeyleri değiştirmek gerekir. Örneğin düşlerle görmek gerekir hayatı, ancak böyle renklenir çünkü. Düş dediysem öyle pembe panjurlu malikanelerden bahsetmiyorum bu arada. İnsanların düşleri çok farklı; imkansız olduklarına inandıkları gerçekliklerini düşünerek düş kurduklarını sayıyorlar nedense. İmkansız olduğuna inanarak zaten baştan düş değil kabus ediyorlar düşüncelerini. Düşünceler de düşler de garip ama değil mi? Asıl gerçek renklerdir belki de. Benim için tüm renkler kelime, bir başkası için nota, bir başkası için ton, bir başkası için ışık.. Tütsü dumanında beliren gülümseyen surattır bence düş..
-Düş kapanını biraz daha farklı bir şekilde örer ve kullanırsak ilham perisi yakalamak için kullanabilir miyiz ki? Kafeslenmiş bir ilham perisi yine de ilham verir mi ki bizlere? Yoksa onlar özgür, kıskanç ve riyakarken mi daha başarılılar işlerinde? Belki de ben hep yanlış perileri düşlemişimdir sadece. Aslında iyidir onlar.. Bilemedim..
-Uzun zaman önce deniz kıyısındaki bir kamp alanında dolaşırken kıyıya vurmuş, küçük pet şişelerden yapılma bir gemi görmüştüm. Büyüklüğü, görünüşü zaman aşımına uğramışlıktan sadece o anki düşlerime göre değişen o gemiye dair hatırladığım en net şey hayran kaldığımdır. Bir süre sonra her gün en az bir iki şişe su aldığımı ve o şişelerin boş ya da yarı dolu şekilde benimle eve döndüğünü fark edince onları biriktirmeye başlamıştım. Evet, hayalim küçük bir gemi yapıp yüzdürmekti. Sonra denizin bundan ne kadar mutlu olacağını kestirememekten, bunun onu kirletip kirletmeyeceğini kestirememekten ve biraz da üşenmekten öyle bıraktım onları bir köşede. Dün hepsini attım kapaklarını ayırıp şu yardım şeysi için vermek amacıyla. Eskiden daha kalın plastikten yapılıyorlarmış, onu gördüm. Onları sakladığım kolinin dibine yaklaştıkça zamanda daha da geriye gittim. Her şişe ayrı bir anıdan ayrı bir an gösterdi bana. İşimi bitirip onları çıkardığımda odam biraz daha gençleşmişti geçmişinin bir kısmının atılmasından dolayı. Geçmişimiz tamamen gitse, daha genç hisseder miyiz kendimizi? 
-Bir kalem alıp tüm dünyayı kelimeler ve şekillerle doldurmak istiyorum. Renkli olabilir kalemler, fark etmez. İsteyince silinsinler, yeter..
-Post-Rock güzel şey.
-

14.11.11

Antigonish

Yesterday, upon the stair,
I met a man who wasn’t there
He wasn’t there again today
I wish, I wish he’d go away...

When I came home last night at three
The man was waiting there for me
But when I looked around the hall
I couldn’t see him there at all!
Go away, go away, don’t you come back any more!
Go away, go away, and please don’t slam the door... (slam!)

Last night I saw upon the stair
A little man who wasn’t there
He wasn’t there again today
Oh, how I wish he’d go away



ben bazen şarkılara, şiirlere, yazılara, sözlere, kavramlara, cümlelere, kelimelere aşık olurum.. bir iki uykuya geçer o da, ne onlar üzülür ne de ben.
ben bazen insanların cansız, soyut dediği şeyleri insanlardan daha çok severim işte. zarar vermeyiz birbirimize, gözlerimi kapatınca da ya onlar gider ya da ben.
ben bazen hiç sevmem insanları, tıpkı bazen çok sevdiğim gibi.
bazen ben sadece konuşurum, hiç bir şey anlatmak istemeden. çünkü bazı anlarda anlam, anlayandan kaynaklıdır. anlatan bazen masumdur.. özellikle düşünmeyebildiğini itiraf edebiliyorsa.

19.10.11

saatler üşür mü?

Zaman bazı aylarda daha yavaş akıyor sanki. Özellikle eylül ve ekimde çok hissediyorum bunu. Soğukta üşüyüp yavaşlıyor mu dakikalar ve günler nedir acaba?

Pek çok şeyle uğraştım sanırım bu ay, ay sonunda biraz eğlenceye vaktim olacak ama sanırım. Cadılar bayramı geliyor. Biz de bir şeyler yapmaya çalıştık. Hain planlarımdan biri tüm insanları bir anlığına gülümsemeye ikna edip ortaya çıkan ortak güç ile Gormothe'yi getirebilir veyahut dünyayı ele geçirebilir veyahut saf huzur üretebilirim. Bilmiyorum ama o geceden bir sihir beklemek kime ne zarar?..

Daha kostüm yapmam gerek kendime.. Mneh..

12.10.11

kim? nerede? ne?

"Sana neresi olduğunu bilmediğim bir yerde seni beklediğimi söylediğimde; bunu beni bulmaya çalışman ya da bulamayacağını ima etmek gibi bir amaç gütmemiş, sadece bir yerlerde olduğumu söylemek istemiştim. Bulamıyor olman senin suçun değil çünkü beklediğim şey senin beni bulman değil, sadece sendin; ama zaman geçip sen aramaktan vazgeçtiğinde, artık aramıyor olman da benim suçum olmayabilir çünkü aranmak gibi bir amacım da olmamıştı. Tek varolan senden uzaklarda bir yerde seninle olduğumdu benim ama sonra baktık ki bu gerçekten de anlaşılır bir şey değil sadece bir hismiş. Çünkü kavramların aslında kelimeleri yok.." dedi adam benim arada yazılı verdiğim suflelerin yardımıyla

Adam ve ben belki de ilk defa birlikte bir şeyler yazdık sanırım.
blogun da şeklini değiştirdim biraz ama fazla farklı oldu sanki

2.10.11

toz olup uçmayı düşle-me

Sabahın ilk ışıklarının kaçırdığı karanlığın gidişiyle birlikte nöbetinin bittiğine karar verip, her zamanki gibi yerine çekilen aya selam maiyetinde bir bakış attı. Ayın selamını bir göz kırpmasıyla karşılamasının ne kadar değişik ve ürkütücü olabileceğini düşündü çocukken aya her bakışında gördüğü o çehreyi yine seçmeye çalışırken. Sabah ayazı güneş tarafından anca bozguna uğratılmış olacak ki hava geç kalmıştı ısınmakta. Zaten dünya da tüm gürültüsüyle dönmeye devam ediyordu umursamazca. Üzerinde yürüdüğü yolun altında eskiden ne olduğunu düşündü, bulamadı. Dünyanın kendisine tüm bunların yapılmasıyla ilgili ne düşünüyor olabileceği hakkında kafa patlattı biraz. Sonra bir gazeteci olarak düşledi kendini, Gaia ile röportaj yaparken. Yeşil saçlar, kahverengimsi bir ten.. Hem normal hem de çok aykırı görünen bir kadın olarak canlandı kafasında o. Anne şefkatiyle kendisine baktığını düşledi. Sonra düşüncelerden vazgeçti, zaten gazeteci de değildi. Düşlerini buruşturup bir kenara attı belki sokak kedileri oynar diye ve durdu. Kaybolmuşluk hissini dağıtmak için nereye gitmesi gerektiğini bulmaya çalıştı. Gözlerini kapatıp en yakın kütüphane, kitapçı ya da sahafın yerini hatırlamaya çalıştı. Bir tane buldu ve adımlarının yönünü o tarafa çevirip hızla yürümeye devam etti. Bu sefer bir şey düşünmüyordu sokaktaki diğer insanlara uyum sağlamış gibi hissetmek için.

Dükkana girince, girişte oturup uykulu uykulu çayını yudumlayan adama başıyla selam verdi. Adam kafasını, bir anlık irkilmeyle salladı ama hızla tepkisini aldığı selamın karşılığına çevirdi. Elini dayadığı çenesi, kafasının ağırlığı altında eziliyordu. Kim bilir o kadar ağır neyle doluydu kafası. Bir anlık güçle ağzını açıp sabahın köründeki bu misafirinin ne aradığını sorma amaçlı bir şeyler söylemeye yeltendi ama neyse ki klasik ve tüm sorunları çözen "Hiç, sadece bakınıyorum." cevabının sihirli etkisine direnemeyip eski uyuklayan haline döndü. Dükkan sahibi tarafından azat edilmiş ve eskiyip kenara konulmuş kitaplar krallığında istediği gibi gezme izni almış olmanın verdiği cesaretle gözlerini çalıştırıp hızla kitaplara bakındı. Dükkan sahibinin kendisini izleyip izlemediğini anlamak için kaçamak bir bakış attığında adamın yarım bıraktığı uykusuna bu sefer gözleri tamamen kapalı şekilde geri döndüğünü gördü. Çeşitli kısımlardan özenle bazı kitapları çıkardı ve üst üste dizdi, adamın uyanıp kendisine bakmayı denemesi ihtimaline karşı aralarına bir raf gelecek bir konuma geçti. Yere oturdu ve kitapları üst üste önüne koydu. Biraz içlerine bakındı önce kitapların ve içlerindeki güzel şeyleri gördü; sonra cüzdanının içine baktı ve onlara yetecek parası olmadığını da gördü. Kafasını geriye atıp arkasında kalan rafa baktı. Dini kitaplar diziliydi kafasının üzerinde. Gözlerini kapatıp rastgele bir tanesini çekti. Kitabın adını görmemek için elini üzerine kapattı ve dua etti. Hangi kitap oluşunun dua ettiği kişiyi değiştirmesi olasılığından korktu. Kitabın eski sahibinin iyi ve inançlı oluşunu umdu. Duaların bir işe yaramadığına dair olan düşüncesinden kurtuldu ve mırıldandı: "Sevgili tanrı, varolduğum için özür dilerim."

Dükkan sahibi korkuyla uyandı, hatırlayamadığı bir kabus görmüş gibi hissetti kendini. Elini çayına götürdü, çoktan soğumuştu. Akşam geç yatmasını bahane gösterip kendisine homurdandı. Müşteri o dalmışken çıkmış olmalıydı, içeride kimse gözükmüyordu. Rafların arasında dolaşıp yerde duran kitapları gördü ve etrafı dağınık bıraktığı için arkasından küfretti adamın. Yerde toz vardı biraz, bir ara süpürmeli diye düşünüp kitapları kaldırdı. Kitapların üzerinde de aynı tozun olduğunu fark etmedi o an. Sonra zaten adamı da unuttu. Hem zaten ondan sonrasında adamı herkes unuttu. Zaten adamın hikayesinde iyi hiç bir şey yoktu.

28.8.11

lütfen?

Lütfen sabahları günaydın deyin.
Lütfen gülümsemenin dünyayı hareket ettiren güçlerden olmasa da hayatı devam ettiren ve çiçeklerin daha güzel kokmasını sağlayan güçlerden olduğunu düşünmeye çalışın.
Lütfen inanın ki olsun.
Lütfen güzel müzikler dinleyin.
Lütfen masallara saygı duyun.
Lütfen geceleri çok sıkılınca orion'un kemeri yıldızlarına bakın ve gülümsemeyi deneyin.
Lütfen sözlerinize hep dikkat edin.
Lütfen lütfen deyin.
Lütfen emir kiplerini sevmeyin.
Lütfen az yalan söyleyin.
Lütfen yalan söylerken inandırıcı olmaya çalışın.
Lütfen sahte gülümsemelerinizi gerçekçi göstermenin yollarını öğrenin.
Lütfen fazla bağırarak konuşmayın.
Lütfen fazla bağırtarak konuşturtmayın.
Lütfen gerçek olmamaya diretse bile karmaya inanın ve güvenin.
Lütfen mucizelere inanın.
Lütfen huzurun önemini unutmayın.
Lütfen elinizde olmayan şeylere üzülerek kendinizi ve çevrenizi yormayın.
Lütfen bulutları sevin.
Lütfen yağmurun güzel yönlerini görmeye çalışın.
Lütfen arada dinlenin.
Lütfen arada insanları dinlendirin.
Lütfen yormayın.
Lütfen gereksizce yorulmayın.
Lütfen kimseyi zorlamayın.
Lütfen insanları bekletmeyin.
Lütfen insanları ekmeyin.
Lütfen gürültü yapmayın.
Lütfen sevmediğiniz kitaplara kötü davransanız da çok kötü davranmayınız, her ne kadar öyle gözükmese de elbet seveni vardır. Sanırım..
Lütfen fallara çok inanmayın ama hiç inanmamazlık da yapmayın.
Lütfen olasılıklara inanın.
Lütfen bazen güvenin.
Lütfen insanların size iyi davranmasına izin verin.
Lütfen insanların size kötü davranmasına izin vermeyin.
Lütfen yukarıdaki iki olayı önceden anlayıp ayırt edebilmenin yolunu bulunca bana da haber verin.
Lütfen insanları sıkmayın.
Lütfen sıkılınca insanlara kötü davranmayın.
Lütfen genellemeleri sevmeyin.
Lütfen daha çok düşleyin ve düşlerinizle yaşamınızı güzelleştirin.
Lütfen bana kızmayın.
Lütfen saçmalamalarımı gözardı edin.
Lütfen özürlerimi kabul edin..

15.8.11

virgül

Cümlelerim abuk, yarım, bozuk ve cansız geliyor bir süredir. Yazmaya tekrar alışmaya çalışıyorum sanki. Bu sırada yaptığım bu yazımsı şeyleri burada yayınlamam doğru mu bilmiyorum. Her an silebilirim çoğunu zaten. Üstelik artık bu bloga uygun muyum onu da bilmiyorum. Bir şekilde daha çok yazmaya ve düşünmeye ihtiyacım var.

Hayat çok acayip..

Düşünüyorum da, ömrümüz boyunca defalarda bir şeyler değiştiriyoruz kendimizde. Kişiliğimizde değişen şeyler oluyor, giyimimizde, müzik tercihimizde, yazımımızda, konuşmamızda, zevklerimizde yani her şeyde. En azından bende oluyor dönem dönem ve bazen hepsi karışıveriyor, elimde hiçlikle kalıyorum. Bir tarzın varoluşu ve kayboluşu gibi. Belki öyle olmuyordur ama öyle hissettirebiliyor. Kurtulmak için çabalıyoruz bu tarz zamanlarda, eskiden ilgilendiğimiz şeyleri tekrar ilgi çekici kılmaya çalışıyor ya da yani ilgi noktaları bulmaya çalışıyoruz. Ya da o tarz bir şeyler.

Hayat cidden çok tuhaf..
Çok uzun zamandır vapura binmedim yine, ondan oluyordur belki de.

En güzel düşler sizinle olsun.
Chrome'nin güzel eklentisi sağolsun bunu dinledim yazarken.

Bilinmeyen sokaklarda mucizeler meyve verir

Yapması gereken onca işin hepsini ertelerken daha önceden görmediği bir sokak çarptı gözüne yolun karşısında. Bu tarafları çok iyi bildiğini düşünmüyordu zaten hatta sokakla da kesin daha önce karşılaşmışlardır ama geçmediği bir yol bulmanın keyfiyle sokağa daldı yine de. Bilmediği sokaklara girmek bir çeşit hobiydi onun için. Şehrin bu kısmında zaman zaman rastlanabilen tek katlı, eski evler vardı çevrede. Biraz ileride iki katlı oluyor oradan sonra da apartmanlar başlıyordu yol yokuş olarak yükselirken. Sağ taraftaki eski kilise gözüne çarptı yüksek duvarları, kulesi ve tepesindeki haçıyla. Kapalı kapısına bir göz atıp yürümeye devam etti. Sokağın numarasını okumak için o küçük mavi levhayı aradı, kilisenin duvarına çakılmış mavi kutucuğu yanından geçmeden son anda yakaladı ama beklediği gibi rakamlar değil bir yazı buldu "ROUTE DU PARADIS"

Bir süre durup yazıya baktı. Gerçek olması için bir dizi dilek tuttu ve gözlerini yokuşa çevirdi. Apartmanlar başlarken hafifçe kıvrılan yokuşun sonunu göremiyor olmak yorulmuş bacaklarına güç verdi ve koşar adımlarla yokuşu aşmaya çabalamasını sağladı. "Cennete giden yol" diye mırıldandı. Önce gerçekçilik aldı rolü, yokuşun sonunda güzel bir park, ağaçlar hatta çiçekler olabileceğini düşündü. Sonra biraz daha romantik bir düş geldi düşünce havuzuna: beyaz ışık, huzur ve mutluluk hissi. Tüm güzel duygular küçük bir geçit yaptılar önünde. Sevgi dolu bir kucaklamanın hissi, tatlı yemek, güzel bir kitabı tekrar okumak, beğenilen bir şarkıyı gözleri kapatıp dinlemek, gülümserken uyuya dalmadan önceki son anlar.. Beton kuleler başladıkça sokağın sonuna dair yeşil bir renk gözüktü yukarıda. Zihin gördüklerinin düşlerini bozmasına izin vermek istemezcesine yeni bir teori uydurdu: fiziksel değil ama ruhsal ya da düşünsel bir cennetten, aydınlanmadan bahsediliyordu belki de. Yolun sonunda gerçek huzur tadılacaktı belki bir anlığına bile olsa ya da hayat somut bir anlam kazanacaktı son adımlarda. Tüm bu düşüncelere gülümseme ve daha hızlı çıkma arzusu eşlik etti ve yukarı yönelindi işte böyle..

Yokuşun sonunda eski iki ev karşıladı onu. Evlere baktı özlemle, böyle bir evde oturmayı hayal etti ve yolu bitirdiğini unutup en yakın yönden devam etti yürümeye. Yorulmuş, sıcaktan terlemiş ama henüz umudunu kaybetmemişken gölgeli sokaklardan ışığa ulaştı. Aydınlık, beyaz renk ve ses cümbüşüne baktı sonra görüntü değişti; gürültü, toz ve sıcak geldi gün yüzüne. Haftada en az bir sefer geçtiği yola çıkarmıştı yokuş onu. Hayal kırıklığından olabildiğince kaçıp aklında yol boyunca düşlediği o güzel şeylerle otobüs durağına yöneldi. Yürümek için fazla yorgun hissediyordu kendini..

Yalı taraflarında bir yerlerde gerçekten böyle bir yol/sokak var.

11.8.11

cevap ihtimalleri

Karşıdan geldiğini gördüm, merhabaya benzemeyen ama benzer anlamdaki bir iki sözcüğü kullanarak selam verdi bense yazılışını çok sevdiğim merhabamı sunacaktım ki vazgeçtim; merhabanın söylenişi fazla resmi geldi kulağıma içimden tekrarlayınca biraz gecikmeyle "Selam" dedim. Cevabımın gecikmesini üzerine alınması ihtimaline karşı içten bir gülümsemeyi taklit ettim başarıyla. Yapay gülümsemelere ufak göz kısma hareketleriyle doğal görünümü verilebiliyor ne de olsa, mimik kozmetiği sanki gözler. Nereye gideceğimizi sordu, ihtimaller doluştu aklıma. Gidilebilecek yerler, yapılabilecek şeyler ve saire. Hangisinin diğerinden iyi olduğuna karar verebileceğim sürenin cevap vermek için çok geç olacağını fark edince "Bilmem, sen ne dersin?" dedim onun da bilmediği gerçeğini yok sayarak. Ki genelde bilmezler bunu soranlar ama sahte gerçekçi gülümsemeler misali hep bir niyetleri varmış da nezaketen sorarlarmış maskesi takınırlar fark etmeden. Muhtemelen egonun bir halt yemesi bu ama insanların yanında böyle şeyler düşünmek garip kaçıyor, sonraya bırakmalı bu düşünceleri. Hayatında ne gibi yenilikler var anlamına gelme görevini uzun zaman önce devretmiş n'aber sorusuna verecek cevapların her birinin ne kadar boş geldiğini artık ezberlediğim için iyi diye refleksif bir karşılık verdim o ara. Zira çok n'aber demiş gibi duruyordu o da, ki haklıydım. Bir an bu ritüeli bozup "ya senden?" dememek istedim ama üzüldüm beklenti içindeki bakışına, ben de sordum. Selamlaşma ve hal hatır sorma ritüelimizin bitişiyle yeni bir muhabbete geçmeden önceki garip sessizliği yaşadık bir süre, yarı gülümser ifadesiz bir suratla karşıdan gelebilecek hamleleri de bloke ettim usulca. Düşünmek gerekti zira ne yapılacağını.

Onca düşünmeden sonra, hiç düşünülmemiş gibi gelen bir şekilde yakınlardaki bir kafeye oturduk. Yanda duran garip sessizliklerin kurtarıcısı tavla ve kalabalık otururken konuşmanın dışında kalıp sıkılan insanlar oynasın diye çokça konulmuş çokça kesme şeker paketi bizlere baktı. Daha doğrusu bana öyle geldi. Mekan hakkında bir iki muhabbet sonrası, ki içerikleri daha önceden gelişler ve mekanın nesinin iyi olduğu üzerineydi yalnızca, bir şeker attım ağzıma karşımdakinin kınayan bakışları altında. Kesme şeker yemeyi sevmeyen insanlar da var işte, ne yaparsın. Garsona benzemeyen görevli gelip bizden ne istediğimizi sordu kibar sözcükler ve kaba bir tavırla. Ona iş çıkarıyorduk varlığımızla çünkü. Çünkü birileri ona bizim onlara iş çıkardığımızı söylemişti. Bizim varlığımızdan rahatsızdı. Hava sıcaklığı, boğaz kuruluğu, muhabbetin olası gidiş yönleri gibi ayrıntıları hesaplayıp sonunda ne içeceğime karar veremedim ve karşımdakine baktım. O da benzer durumdaydı, birimiz ilk hamleyi yapacaktık. Ağzımızı açtık, garsona bakıp ama ikimiz de birbirimizi kolluyorduk diğeri daha önce söylesin ve onun istediğinden alalım gibisinden. Uğraşsam kazanır mıydım bilmem ama sıkılıp kahve istediğimi söyledim. Neskafe diye çıktı ağzımdan, türk kahvesiyle ayırt ediciliği olsun istemiş beynim. Otomatik olarak kahve istenince süt, hızlı çözünen kahve ve sıcak su üçlemesi beyninde yanan ve emin olmak için sormaya hamle yapmaya hazırlanan garsona izin vermeden sade dedim. Başını sallayıp elindeki fatura kağıdına yazdı. Bir an içimden yanına sıcak süt ve tarçın istemek geldi, gülümseyerek gelseydi belki isteyebilirdim ama tarçın ve kahve ikilisini insanlara açıklamak çok zor oluyor bazen. Halbuki ne güzeller. Garson sonunda yanımızdan ayrılınca içimde kalan tarçın konusunu açtım konuşma olsun diye, bir süre idare etti bizi bu. Dallanıp budaklanıp alakasız bir yerden çıkan ve biten konu sonrası oyunun kendime düşen kısmını bitirmiş ve karşımdakinden yeni bir konu bekler halde o arada çoktan gelip ılımış olan kahvemi yudumladım. Beklediğimden güzeldi en azından kahve. Belki kaynadıktan sonra biraz beklemiş suyla yapmışlardır bu sefer, belki de kahveleri güzeldir. En azından sulu çamurdan daha iyi bir şey içtim uzun zaman sonra ve hala sessizce düşünen hasmımın sırasını alıp bu konudan tekrar girdim, tekrar kahve hakkında konuşmak onu sıkıyordu ama konuşma üstülüğünü bir şekilde kaptırmıştı bana. Geç de olsa aklına gelen şeyleri bir şekilde araya sıkıştırarak konuyu değiştirdi zaten kısa bir sürede. Zaman geçti, sıkıldık. İlk konuştuğumuz konudan üçüncü defa bahsettiğimizi fark ettiğimizde birimizin saate bakıp artık kalkalım demesi zamanı gelmişti. Neyse ki bu ben olmadım. Peki deyip kalktım. Yerimden kalkarken gün boyunca tüm soruları tekrar gözden geçirdim. Selama verilecek karşılık, nasılsın sorusuna cevap, gidilecek yer, yapılacak şey, ne içileceği, içine ne konacağı, ne konuşulacağı, arada gelen bir iki soru.. Her birinde akla gelen yüzlerce cevap arasından seçtiklerimi değiştirsem günün nasıl olacağı düşüncesi beynime işledi ve orada gezindi. "İyi misin?" dedi şaşkın ve biraz tedirgin bakışlarla. "Hafif başım döndü" dedim aklıma dizilen onca cevap arasından. Merhametle suratını büzüştürdü ve her zamanki gibi tam giderken çalan o güzel şarkının tamamını dinleyemeden mekandan ayrıldık. Yolda geçen bir iki geyik sonrası gün tamamlandı.

İnsanın aklına çok soru takılıyor tabi diğer cevaplarla ilgili ama bazen bir soru diğerlerini bastırıveriyor. Diğer cevapları versem anlaşılabilecek miydim?..

10.8.11

ben bazen yaşamaya devam ederim

"Nerdesin sen? Salak!" sesi çınladı kulaklarımda yazı sayfasını açışımda. Parmaklarım paslanmış olmalı ki yerlerini bulmakta zorlandılar tuşların üzerinde. Düşüncelerimi ardlarına sakladığım müziklerim bile isyan etti sonunda, yaz dediler. Bense kelimesizce düştüm beyaz ekranın önüne. Öykülerim ve karakterlerim yok olmuş bir zaman önce, nereye gittilerse artık öyle.. Epipopanik'in masalı bitti gibi hissediyorum bazen. Belki epipopaniğin ilhamı başka bir yere gitmiştir, daha çok ihtiyaç duyulduğu bir yere. Veyahut küstürmüşümdür onu kendime, köşesine çekilmiştir sadece. İkinci olasılığa tutunarak nefes alıyorum bir süredir ama parmaklarım kayıyor sanki. Daha güçlü tutunmalıyım tuşlara, harflere.

"Hala saçmalıyorsun, boş bu sözcükler! Tekrar hepsi! YAZI NEREDE?" bağırıyor bana zihnim. Bana kızması beni üzüyor. Her kızışında geçmişin yarıklarını dürtüp kanatıyor, acıtıyor. Ne kadar depresif, saçma ve pesimist değil mi bu düşünceler? Elini attığın dalın çürük mü yoksa çiçekli mi olduğunu anlayamıyorsun işte bazen. Kimi zaman tutunuveriyorsun ama sonradan batmaya başlıyor dikenler. Bırakırsan düşersin diyorlar hepimize ama ben hiç bırakmadım sanırım, ne olduğunu bilmiyorum gibi geliyor. En kötüsüyse beynimde bir yerlerde bıraktığım ama sonra olanları beğenmeyip hepsini oradan sildiğime dair küçük ip uçları var ve bunlar bırakmamam için yapılmış en önlemler mi yoksa gerçek mi bilemiyorum.

Depreşiyorum, değil mi? Çünkü düşlerimin gözlüklerini bir türlü bulamıyorum. Gözlerimi kısıp onlar varmış gibi görmeye çalışıyorum zaman zaman ama hep işe yaradığı söylenemez. Bu yazı ne kadar sevdim tartışılır ama sizinle tartışmam.

Bir ay sonra yazdığım ilk yazının yazamamak ve mut eksikliğiyle dolu olması çok saçma.
Yazı boyunca bir şeyler dinledim ben.

17.6.11

küfür!

http://www.whosay.com/neilgaiman/photos/38518

uzun zamandır bu kadar küfretmeyi istediğim olmamıştı hiç. kıskançlığımın boyutlarını tahmin edemezsiniz bence. yazım yeteneğimin, beni farklı kılacak bir düzeyde olmadığını düşünmemi geçersek -ki bence hiç yok zaten, göz yoruyorum yalnızca- yine de bu isimlere ulaşma şansımın hiç olmadığını düşünüyorum. en basitinden o ortam yok. mesela o çok kıskandığım neil gaiman, terry pratchett, douglas adams gibi insanlarla tanışmış hatta onları etrafında bulundurmuş. onlardan öğütler almış, onlarla muhabbet etmiş. bu insanların büyük bir kısmı, o zamanlarda da başarılı yazarlar olarak anılıyorlarmış. bilmiyorum çevremdeki insanlardan sanatta başarıya ulaşan olur mu ama -ki umarım olur, bari onlar bir şeyler yapsın- -yine ki her ne kadar uğraşanların sayısının şu anda az olduğunu düşünsem de- şu anda bana yol gösterecek, yardımcı olacak pek kimse yok kitaplarımın dışında. nasıl tanışılır da bilmiyorum böyle insanlarla. çekinirim ben.

hiç biri değil de, le guin gelse çay içsek falan hayatımda en çok istediğim üçüncü şey gerçekleşmiş olurdu. neil amcayı da o listede bir yerlere eklemeliyim sanırım. ben kahve severim ama onlar isterse çay da içerim.

aydaki adam tutulma esnasında ne düşünür?

Melapa;

Duydum ki ayı tutmuşlar geçen gün. Üzüldüm onun için, görmeye gidecektim bulutlar görüşme yasak dediler ben de somurtup vazgeçtim ama sonra kaçtı mı ne yaptıysa göründü bana o tuhaf haliyle. Kan rengi gibi duruyordu ya da şarap rengi ya da gelincikten yansıyan ışığın rengi. Bir an için ürkütücü bir an içinse muhteşem. Anlamadım, ona baktım ve bana bakmasını diledim. Bence bakmadı ama olsun. Ben o haline hem çok sevdim hem çok üzüldüm. Ne ilginç değil mi? Üstüne düşen gölgenin ortasını kapatışıyla aldığı hare şekli, o kırmızılık.. Tarifi zor..

Musluktan akan müziğe ihtiyacımız var, 18. İstanbul Caz Festivali reklamından esindim. Esinlenmedim ama, esindim. Belki orada da öyleydi. İstanbul zaten çok garip bir şehir değil mi?

Konular başlayıp bitiyor kafamda, kelimem yok; sıkıldım çokça. Birileri benim için de sokakları boş bıraksın, yürümek istiyorum serinlik içinde ve boşluktan ürkmeden. Sokakta yalnız kalmak çok zor iş, herkes gidince ürkütücülük geliveriyor. İzin vermiyor yalnızlığa..

evet, fever ray dinledim ben.

evet sıkıldım.

sıktığım için özür dilerim.

13.6.11

kulaklar olmadan düşünce seslerini duymak

Mutlu ve mutsuz, demek ki mut iyi bir şey. Mutumuz bitince mutsuz oluyoruz, mut depoladıkça mutlu oluyoruz. Mut ihtiyacını karşılamanın türlü türlü doğal yolu varken bazen gereksiz derecede fazlaca yapay mut yollarına dalabiliyoruz. Bazen bir şeyin bazen birinin bize olması gerektiğinden fazla mut vermesi için zorlayabiliyoruz. Yakıyoruz, içiyoruz, yutuyoruz falan onu ya da ruhunu yani.

Ummak da beklenti oluyor sanırım. Güzel, mutluluk verici şeyler bekledikçe yeni bir şeye sahip oluyoruz. Garip, tatlı ve sert bir içki misali yeni bir tat: umut. Hangisi 'm'sini kaybetmiş değişiyor olaya göre tabii. Kayıp 'm' çok önemli..

Kelimeler ve cümleler artık sevmiyor zihnimi, kayıveriyorlar içinden toparlanmadan ve yerleşmeden. Çarpıp kırılıyor, dökülüyorlar. Mutum gidiyor onları öyle gördükçe, umduğum bir mut da yok bu konuda artık içimde.

Düşünürken kafamda bir ses dolanıyor, sadece yazarken onun sustuğunu hissedebiliyorum gerçekten. Parmaklarıma yolluyor kendisini, rahat ediyorum belki bu nedenle. Ama şimdi düşündüm de; eğer bu benim zihnimin bir hatası değilse, sağırlar ne duyuyor ya da hissediyorlar zihinlerinde düşünürken?..

ruh suyla temizlense keşke

Bugün insanların ruhlarını gördüm, onların içinde acı çekerken. Açlıktan kıvranan, haykıran ruhlar; zincirlerini çekiştirmekten kanayan ruhlar.. Aralarında kalıp onlarla acı çektim ben de.. Aynaya baktım kendi ruhumu görmek adına ama aynadaki adamla karşılaştım yalnızca. Bana baktı ve güldü aradığım şeyi fark edince. Ruhumuzdan bahsetmedik ve bahsetmeyişimiz bile bize onun olmayışı hakkında bilgi verdi. İnsanların ruhlarına yaptıkları işkenceyi anlattı bana gözleriyle. Gözlerime benzemeyen gözleri var onun. Gözlerimin onun gözlerine benzemesi için çok şey verebilirdim ve gözlerimin onun gözlerine benzemesinden çok korkuyorum.

Dolaşan fikirlerden birini yakalayıp okuduğumda acı çeken ruhlara kendimce bir açıklama getirdim aslında. Onları beslemeyişimiz, hareket etmelerine izin vermeyişimiz onlara bu işkenceyi yapıyor aslında. Ruhumuzu beslemedikçe o acı çekiyor. Onun özgürce hareket etmesine izin vermedikçe zincirleri onu daha da sıkıyor. En kötüsüyse ruhu aç ve zincirli biri farkında olmadan herkesin kendisi gibi olmasını istiyor ve kendisi gibi olanlara özeniyor. Cehennem böyle bir şey sanırım..

Ruhları görmemek adına gözlerimi kapayıp kendimle kalacağım bir yere geçiyorum. Ruhumu hissedemiyorum. Belki aç ve zincirler arasında kıvranıyor, kanıyordur.. Belki çokan ölmüştür.. Belki hiç olmamıştır..

29.5.11

bugün güneş mavi bulutlar da yeşil değil, yine..

Kapıyı açışıyla birlikte uzun zaman görüşmemenin özlemiyle üzerine atlayıp onu kucakladı soğuk hava dalası. Bu kadar ilgiye dayanamayıp içeri geri gönmeyi düşündü ama içerideki sıcaklıktan da fazlasıyla sıkılmıştı. Soğuk yanaklarını ve burnunu sevgiyle ısırıp onları kızartırken atkısını sıkılaştırıp dudaklarını korumaya aldı. Dudaklarını başkasına saklamayı tercih etti işte. Soğuk buna alınmış olacak ki sokağın öteki ucundan başlayan güçlü bir esintiyle çarpıp ilgisini başka yöne yöneltti. Sabahın bu erken saatinde kaldırımlar uykularından yeni uyanıp günlük çalışmaları olan 'başkalarının altında ezilmece'ye yeni başlamışlardı. Evin dışındaki ilk kaldırım parçasına selam verip başıyla yürümeye başladı. Bugün kendisinin 'başkaları altında ezilmece' günü değildi, yarın başlayacaktı işe.

İlerde değişip değişmemekte karar kılmaya çalışan trafik lambasını görünce bir an kendisine yanacak yeşile yetişmek için hızlandı ama sonra durdu. O gidene kadar tekrar kırmızı yanıp arabalara el sallamaya başlayan trafik lambasına dayanıp hal hatır sordu, elini ona dayayıp yanında olduğunu belli etmeye çalıştı. Hüzünlendi trafik lambası ve belki acındığını düşünmüş olacaktır ki yeşil yaktı tekrar. Dokunduğunun ışık düğmesi olmadığına emin olmak için elini kaldırdı bir an ama değildi, her halde alıştı yanlızlığına ve herkesin onun yanından gitme isteğine diye düşünüp karşıdan karşıya geçti. Yolun öteki tarafındaki trafik lambasına da gülümsedi. Lamba utanıp kızardı ve kırmızı ışığını yaktı. İnsanlar yanlarında zaman kaybetmemek için savaş verirken onlar da yabanileşmişti bir miktar tabii.. Zavallı trafik lambaları..

İlerdeki otobüs durağının kafası kalabalıklığını görünce gözü korktu ve ona daha fazla yük olmamak için bir süre daha yürüyerek devam etmeye karar verdi. Ejderha tarafından kaçırılmış prenses gibi hüzünlü bakan güle ve onun dikenlerini soyan çiçekçiye bakıp düşüncelerini neyseledi ve kendini artan araba homurtularından kurtarmak için metro girişine attı. İlerde, boy band misali dizilmiş beş bankamatiğe gülümsedi ve bir an durup ıslık çalıp parmak şıklatmalarını bekledi ama onlar güvenlik görevlisi daha önceden görmüş olacaklar ki başlarını öne eğdiler. Güvenlik görevlisinin elindeki maket mi değil mi ya da gerçekten çalışıyor mu anlaşılmayan metal dedektörümsü şeyin, güvenlikçinin umursamadığı ama metal dedektörümsünün sapıkça keyif aldığı sıradan tacizinden sıyrılıp daha da yeraltına indi. Bir grup insanla birlikte biraz bekleyip büyük metal solucanın onu yemesine izin verdi..

25.5.11

bir otostopçunun yanında havlusu varsa aynı zamanda bir hayalgücü de taşıdığı olasılığına inanabilirsiniz

Havlu günü bugün.

Senelerdir akşam 8 ila 10 arası hatırlayıp sadece "aa havlu günüydü bugün" diye kutlayabildiğim bu güne bu sene daha hazırlıklıyım yani en azından önceden hatırlıyorum. Gün boyu omzumda bir havlu ile gezebilir miyim asıl soru bu. Bir havlunun nesi var? Daha önce çeşitli organizasyon alanlarında bunu yaptım ama oralarda insanlar her türlü garipliğe açık oluyorlar. Bunu yapmak beni dışarıdan nasıl gösteriyordur ki? Hani kabul, çok da normal görünen biri değilim sanırım dışarıdan, en azından ailemin bulunduğu kesme göre ama bu konumuz değil. Hatırlamadığım bir senede ve yerde havlu gününü omzunda asılı bir havluyla geçiren birinin okul kampüsünde aynı şekilde havluyla dolaşan biriyle karşılaştığını okuyup özenmiştim. Şimdi bugün cesaret toplamaya çalışıyorum bunu yapmak için. İnsanların tuhaf bakışları bazı günler çok rahatsız edici oluyor bazen aldırmamak mümkün olsa bile. Hem bir havlunun nesi kötü ki?.. Ben mi çok abartıyorum yoksa?.. Neyse, insanlar çok garipler zaten..
Havlunuzu unutmayın bugün.

Köşe yazısı misali olayım mı? Bak, oldum. Tamam, beceremedim ama olsun. Yazacak başka şey de bulamıyorum zaten, susayım bari.

Hoşçakalın ve tüm balıklar için teşekkürler..

akşam havlularla alsancak çimlerin tavafına yönelik bir şeyler duydum, gerçekliğini araştırmaya gidiyorum
edit:// araştırdım, buldum, dürtükledim.

18.5.11

ve perşembe

asrın beşte birini tamamlayıp dörtte birine doğru gidişimin yıl dönümünün arifesinde tüm bu zamanda bir arpa boyu yol gitmediğim serildi gözlerimin önüne.. geç kalmışlık hissine karşı çıkmaya yönelik son güç bir şeylere sarılma arzum var amma ve lakin neye sarılırım bilemiyorum da. boş, çaresiz geliyor. bazen çok işe yaramaz hissediyorum ve zaten yaradığım bir iş de bulamıyorum..

bu yıl dönümleri önemlidir bence. mil taşı gibi, yeni bir şeyler yapabilme gücü ve tazeliği verir bazen. yıl başları, doğum günleri ve saire.. düşünüyorum da ne yapılır ki bu günlerde? aklıma gelen olası fikirlerin hepsini çürütüyorum, önerileri de çürütüyorum. mesele basit aslında, tüm günü huzurlu geçirmek istiyorum yalnızca. bir defa bile suratımın asılmayabileceği bir gün gibi. mutlu olmayı değil, mutsuz olmamayı talep ediyorum yalnızca. yalın. yaln. yalnız kalmadan..

yalnızlık da garip mevzu. fizikseli var, ruhsalı var, düşünceseli var, hisseli var falan.. bazı günler hiç birini hissetmemeli insan işte. çok acayip.

ey kutsal white chocolate mocha şeysi, yarın benimle ol mesela

şu sıralar çok kendimden bahsediyorum sanırım burada, kötü hissettim kendimi. bakın, bundan da bahsettim. neyse, daha fazla sıkmayayım ve gideyim..

17.5.11

ben bazen bencilimdir

alışkanlık sanırım, toplum içinde bir şey yerken paylaşır ya da paylaşmak istemesek dahi sorarız insanlara "alır mısın" diye. ben yaparım yani en azından, kötü hissederim yapmadığımda. halbuki zordur bazı şeyleri paylaşmak ya da paylaşılan bazı şeylerin anlamı vardır ama o ortamda bulunan bazı kişilerin anlamayacağını bilirsiniz ve onlara vermek istemezsiniz ama oradadırlar. karamsarlaştı bu, vazgeçtim. konu değiştirelim ya da bakış açısı değiştirelim. toplum içinde kafayı yerken onu da paylaşmak zorunda kalır mısınız? "buyurun, zihnimin bu kısmını kemiriyorum siz de öteki parçadan alın biraz. çekinmeyin." gibi. bencilim ben. zihnimi sadece ben kemirebilmeliyim, siz yapmamalısınız bunu. hatta toplum içinde kafayı yemeye bile gerek yok açıkta duran yiyeceğe "aa ne varmış yesek ya" diyen bazenarsızolabilen insanlar misali açıkta gören yenilebilir kafa ve akıl sağlığına saldırıp parça parça koparan insanlarımız lütfen gitsinler ya da rehabilite olsunlar! hmm, patladım sanırım. yanlış bir sinir ucu kemirmiş olmalıyım. ah, siz buyurun ama; beynimden bir parça almaz mısınız? lütfen şu üst tarafa dokunamayın ama. orası konusunda gerçekten bencilimdir..

depresyon saçta birikir kesilince gider mantığında çığır açıp saçımda biriken depresyonumun kesilim ardından serbest kalışına tanık oldun geçen gün. saçımın yarısı falan gitti. kuaför kıyamadığı için benim istediğimden daha uzun bıraktı ama sanırım oldukça kısaldı eski haline göre. kötü durumdaydı oldukça, o nedenle çok üzülmedim. üstelik çevremdeki kız arkadaşlarımın çoğundan uzun saça sahip olup onlarla bu konuda şakalaşmak sıkıcı ve normal bir şey haline gelmişti. artık sadece saçını uzatmak istediği halde inatla kestiren kişilere yöneltebilirim, onların çoğunun hala benimkinden kısa saçı. hala biraz daha kestiresim geliyor zaman zaman, sanırım haklıymış insanlar. bağımlılık yapabiliyormuş bu olay. neeyse..

bunu okuyunca ağlamak istedim

zihnimin doğurgan bir yapısı varsa şu aralar pms geçiriyor olabilirim. huysuzum, tatlı istiyorum, başım ağrıyor ve saire..

27.4.11

piuuv

İzmirCon geçti. Koşturmaca, iş yapmaca, yorulmaca ile geçti. Tüm haftasonunu ayakta geçiriş, hala geçmemiş bir yorgunluk ve cumartesi gecesi çekilen tatlı bir uyku ile geçti. Beklediğim kadar eğlendim mi, hayır ama bunun nedeni etkinliğin sıkıcı ya da başarısız olması değil benim kontrol hastalığımın ve yorgunluğumun derecesinin yükselişiydi.

İnsanlara kostüm yapmaca, larp yazmaca, oradan oraya koşuşturmaca falan filan derken oynatacağım larp'ın oyuncularından üçü muhteşem kostümlerle çıkageldiler.. Hepsi birer vault suit diktirmişti! Ağlıyordum gördüğümde resmen, muhteşemlerdi. O stresle bir şeyler hazırlayıp sundum pazar günü ama bilmiyorum ne kadar tatmin edici olmuştur. Ben yeterli bulmadım, onlar da nazikçe eğlendiklerini söylediler. Garipti yani.. Ha, bir de pazar akşamüzeri beni gören herkes biraz dinlenmem gerektiğini söyledi. Sanırım gerçekten ölü gibi görünmeyi başarmıştım günün sonunda.

MetuCon yaklaşıyor, oyunlarımı açtım bekliyorum. Kostüm için uğraşasım yok insanların larp kıyafetlerine yardım et, kendine bir şeyler ayarla falan derken geçen süre yüzünden ama katılacaksam da bir şeyler bulurum gibi oralarda. Kumaş mı alsam yanıma biraz acaba?.. Dikiş makinam olsa negzel olurdu aslında.

Bilgisayarımı hala tamir ettirtmemiş olmam yazma hevesimin her gelişinde geri gitmesine neden oluyor doğrusu ama direneyim biraz daha bakalım.

Şu sıralar yapacak farklı bir şeyler arayışına düştüm yine. Tatil istiyor bünyem, kaçış yollarına bakıyorum. Ucuzundan bir şeyler lazım ama.. Fazla hatta hiç masraf olmayacak cinsten.. Havalar ısınsa ya keşke?..

bir de bunu buldum

12.4.11

ßö

Bir aylık ortadan kaybolmanın ardından bir şeyler yazayım buraya dedim. Kayboluşumla ilgili olarak writers block ve bilgisayar bozulması olgularına teşekkürlerimi sunmak isterim hemencecik.

Bitmemekte ısrar eden sınav döneminin ömrümden iki haftaymış gibi gösterip çaldığı belirsiz zamanın dışında şimdiye kadar geçirdiğim sınav dönemlerini düşünürsek başıma gelen hal sayısının ortalamayı tutturacak seviyede olduğunu söyleyebiliriz.

Yaklaşan iki büyük convention var! Biri 23-24 Nisan'da yapılacak ve benim de yapımında arada uğraş vermeye çalıştığım İzmirCon, diğeriyse gitmeyi planladığım ve mayıs içerisinde bir haftasonu kadar süren MetuCon. MetuCon ile aynı tarihlere denk gelen BilgiCon var bir de ki her ne kadar cezbedici olsa da adından dolayı MetuCon daha bir tercihimde gibi. İstanbul lanetli, Ankara çirkin.. İzmir güzel, İzmir'e gelin.

İzmirCon hakkında reklam yapayım biraz: Bu sene masaüstü oyunlar ve larplar dışında yan etkinliklere ağırlık vermek ve frp oynamasa bile fk ya da bk konusuna biraz ilgisi olan insanları gün boyu oyalayabilecek şeylerle etkinlik alanını doldurmak istedik. Etrafta kostümle gezecek insanlar(ve cumartesi akşamına bir kostümlü parti) çeşitli hobi standları ve oyunlar falan filan.

O değil de benim de bir ara İzmirCon'da yapacaklarım için hazırlık yapmam gerekiyor.. Pis sınavlar, bitin artık..

Aslında yazının başında bahsedecek çok şeyim vardı ama şimdi hepsi kayboldu nedense ama şunu söyleyebilirim ki bir süredir bloggerdan tamamen uzak olduğumdan takip ettiğim bloglara da bakamamıştım. Sırayla, elimden geldiğince incelerken geçmişte yazılanları açtığım linklerin yarısının kırık olduğunu gördüm. Benden daha fazla yazı silen insanlar var! (tamam, ben artık silmiyorum ama olsun) Çok garip geldi, belki eskiden daha sık takip ettiğimden daha çoğunu silinmeden okuma şansım oluyordu belki denk geldi belki de silesi geldi insanların. Bilemedim.

Sıkıldım, alışkın değilim başka klavyeye ve böyle yazmaya.
Çok uzun zamandır ilk kez perşembe olsun diye beklediğimi fark ettim ben, hayat ne garip..

10.3.11

"rn"nin "m"ye benzemediğine o kadar çok direttiler ki biz önce inanmış gibi yaptık sonra da inandık.

hayatın eğlenceli olmadığına ikna edildiğimde küçüktüm. çok kısa sürdü ikna edilmem; çünkü ikna edenler hayatı biliyordu gözümde ya da belki öyle kılıflandırıyorum şimdi, bilmiyorum. her şeyi oyunlaştırmak, eğlenceli hale getirmek, sıkıcı iş ve görevleri bir oyunun zorlu bölümlerindenmişcesine bitirmeye çalışmak vesaire vesaire.. görülmüş, duyulmuş şeyler değil bunlar. sorumluluk denilen şey ciddi ve sıkılarak yapılmalıdır ki ders verici olsunlar değil mi? o işkenceyi, ruhun daralışını, nefesin yetersizliği çekilmeli ki değeri olsun.

bana hayatın gerçeklerini göstermeye çalışanlar hayatlarının gerçeklerinin benimkilerden farklı olduğunu çok geç anladılar. onlar çocuk nedir öğrendiğinde, ben çoktan unutmuştum bile..

zaman geçti, öğrendik herkesin dünyasının farklı olduğunu. başkalarıyla dünyalarımızı yaklaştırdık çeşitli nedenlerde. bazıları çarpıştı, bazıları savaştı, bazılarıyla bir şeyler paylaştı.. bazense dünyaların yakınlaşıp birbirlerine dokundukları yerlerde buluşuldu hani. sonrası garip.. kimi zaman, dünyasına baktığınız kişinin sizi ve dünyanızı değil hala kendi dünyasındaki sizi gördüğünü fark ettiniz.. belki de karşınızdakini ve dünyasını değil, kendi dünyanızdaki onu gördüğünüzü anladınız acıyla..
hepsi üzdü..

dünyamızı özgürce yaratmamıza bile tam olarak izin verilmemişken başkalarının dünyalarıyla başa çıkmaya çalışmak gerçekten çok zor iş..

27.2.11

bazen az uyku ve yeterince kahve eshe'yi gülümseyen kafatasına çevirir ^_^

Kahve, ambrosia gibi bir şey olsa gerek. Düşününce cümle belki de "Ambrosia, kahveye benzese gerek." şeklinde olmalıydı ama hayır, düşünmüyorum ben. Düşünmek zaten sıkıcı değil mi? Neyse, kask takınız. Az uyumak ve kıt imkanlarla çalışmak insana yaşadığını hissettiriyor. Hayatın zehre sürülmüş kırbacını daha bir yakından hissediyorsunuz ama uyuşmuşluğunuz acıyı yok ediyor. Daha dinç, daha öfkeli ve daha dingin olabiliyorsunuz mesela. Dingin ve öfkeli, öfkelendiği için kafası karışmayan oluyor sanırım ama aldırmayın siz bana, geçin gidin bence buralardan yol yakınken. Sonra yol bakıma alınır falan maazallah.

Az tatlı yediğim(ki bu çoğunlukla çok tatlı istediğim zamana denk geliyor) zamanlarda dünyayı yok etme isteğim artıyor hızla. Aptal insanların soykırılması konusundaki düşüncelerim hala sabit sayılır zaten. Etrafımı sarmalasın diye bıraktığım barışçıllık aurasının gitmesinin ardından kendi içimde bulduğum "bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler, tırpanımı bulunca hepsinin kafasını keserim nasıl olsa" mottosuyla masum ve huzurlu gülümsemesini sürdüren adamı başkan seçmiş olabilirim. Bu nedenle tırpan istiyorum. Evim olunca tırpan alacağım. Hayır dur, bu yazı benimle ilgili olmamalı çok fazla. Kapatıyorum bu konuyu bu nedenle.

İnsanların sayısının daha az olup daha nitelikli insanların daha kolay bulunabileceği bir dünyada yaşamanın daha kolay olabileceği ütopyası böyle bir dünyada kötü adam olmaya meyledecek insanların sayısının artası durumunu hesaba katmamaktan kaynaklı paradokslar yaşayabilir bence. Çünkü insanlar kötü. İnsan zaten küfür gibi bir sözcük bence çoğu zaman. İnsan. Ne kadar itici.. Acaba kökeni ne, nereden geliyor falan.. Mesela düşünelim:
İnsan-> İnşaa' olabilir mi? Yapım aşamasında der gibi?
İnsan-> İnşallah der gibi gibi de sanki? Ama yok, bu çok dinsel oldu.
İnsan-> İnsan. Evet. İnsan aslında insanların birbirlerine ettiği bir küfür, bir hakaret, bir karasıfat.

Tanrı olunca kahveyi ambrosia yapacağım.

24.2.11

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 4

Adam yolun ortasında oturmuş su içen birini gördü, el sallayarak ona yaklaştı.
-Merhaba! Bir şey sorabilir miyim acaba?
-Elbette ki, benim işim bu. Durun not edeyim.
-İşiniz ne ki?
-Bu daha önce sorulmuştu üstelik asıl sorunuzun bu olduğunu da sanmıyorum. Ben insanların hayatlarını oluşturan soruları biriktiriyorum.
-Neden?
-Bu da sorulmuştu, neyse. Biriktiriyorum çünkü yaşam amacım bu. Koleksiyon gibi düşünebilirsin bunu, ayrıca eğlenceli de bir uğraş. Hem yeterince biriktirdiğimde onları değerli bir şeylerle takas edebilirim. Mesela yürüyen bir ev gibi, hep onlardan bir tane istemişimdir.
-Size sadece saati soracak olmadığımı nereden biliyorsunuz ki?
-Saat daha önce soruldu bir yerlerde. Hem niye yoldaki tanımadığın birine saati sorarsın ki? Doğru söylediğine nasıl inanabilirsin?
-Çünkü yalan söylemesi için hiç bir neden yok?
-Ama doğru söylemesi için de yok? İkisi için de neden olmayınca kötücül ve bencil olanı yaparlar genelde.
-Kötücülü bilemem de bencil olan konusunda haklısın sanırım ama ne kazanabilir ki saati yanlış söyleyerek.
-Bilmiyorum, tanımadığın bir insana nasıl güvenebilirsin ki ama bu konuda?
-Bilmiyorum, kafamı karıştırdın.
-O zaman geçelim bu konuyu, senin sorun ne?
-Nerede olduğunu bilmediğin birini nasıl bulabilirsin?
-Tamam, bunu da not aldım.
-Peki ya cevap?
-Ne? Ben soruları topluyorum, cevaplarla işim yok ki benim.
-Çok gereksiz birisin..
-Bu çok kabaydı!
-Senin sorun ne peki?
-Benim bir sorum yok.
-O zaman kendin için de çok gereksiz birisin.
-Sanırım haklısın.. Yolu dümdüz devam et, geldiğim yol üzerinde çok yer gezmiş bir adam vardı. Onun sorusu da gideceği bir sonraki yer üzerineydi, ona sorabilirsin. Belki yanında cevabı da vardır.
-Kolay gelsin sana sorularla.
-Sana da bol cevaplar dilerim, umarım istemediklerinle karşılaşmazsın.
-Sanırım bu bir süredir duyduğum en iyi dilek..

Adam yoluna devam ederken yabancı yeni sorusunu defterine ekliyordu.

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 3,5

"Sen de kimsin? Buraya nasıl geldim ben?!" dedi panikle adam. Karşısındaki satıcı sakin bir gülümsemeyle konuştu: "Sakin ol evlat, bu sadece bir gösteriydi. Bekle, geri vereyim sana olanları." Satıcı elindeki küçük beyaz küreyi sıktı. Elinde çatırdayıp parçalanarak toza dönüşen beyaz şeyi üfledi adamın suratına. Küçük bir öksürük dizisi sonrası anılar hücum etti zihnine adamın. Bu pazara girişi, etrafta gezinişi, yere oturmuş göğe bakan adamın sağlığından endişe edip onunla konuşuşu ve adamın yıldızların yerlerini bilmesini satıp şimdi onlara hiç bakmamış gibi bakıp inanılmaz keyif aldığını ve korktuğunu anlatışını, çadırlardan birine girip satıcıyla konuşuşunu, bunun olabileceğine dair şüpheli yaklaşımını çürütmek için satıcının bedava bir şovu kabul edişini, bu olanları unutuşunu hatırladı. Kafası karıştı. "Tamam, bir şeyleri unutturabiliyorsunuz ama bunun satış kısmı nerede? Unutmak için para vermiyorlar sonuçta size? Değil mi?" dedi adam. Kırklarına yeni girmiş gibi gözüken şişmanımsı satıcı güldü tekrar "Sen çok yenisin buralarda. Burada para geçmez. Biz unutulmuş anıları topluyoruz, değerli şeyler bunlar. Talep çok bazı bölgelerde. Karşılığındaysa bir şeyler veriyoruz. Belki başka anılar, belki bilgi, belki bir yerlerde geçebilme ihtimali olan paralar, elimizde varsa eşya. Herkesinki farklı. Ben aldığım anılar karşılığı mutluluk veririm mesela. Karşı çadırdaki adam ruhun yaralarını iyileştirir.Yan taraftaki çadırdaysa yapay anılar satılıyor. Bir şeyler öğrenişin anıları, düşünceler. Çok kurcalarsan daha karaborsa şeyler bile bulabiliyorsun ama girmeni tavsiye etmem o işlere. Tehlikeli şeyler." dedi bilge bir tavırla. Adam düşündü uzun uzun "Unutacak hiç bir şey aklıma gelmiyor." dedi. Satıcı şaşkınlıkla baktı adama "Halbuki ilk gelenler hep bir fikirle gelir, hevesli olurlar denemeye unutmayı." Adam biraz daha düşündü. "Tamam, kabul. Unutacak bir şey buldum, iki üç sene önce bir kadın girivermişti hayatıma yazın herkesten uzaklaştığım anlardan birinde. Bir hafta falan süren, garip bir ilişki. Haftanın sonudaysa 'Çünkü güzel şeyler hep biter' deyip gidişi hep aklıma gelir, hüzünlenirim. Hiç kimsede görmediğim ve isimlendiremediğim bir şey vardı onda onu özel yapan. Evet, onu ve onunla yaşadıklarımı unutmak istiyorum." dedi konuştukça cesaretini daha fazla toplayarak. Satıcı isteksiz bir yüz buruşturmasıyla burun kıvırdı. "Klasiktir eski aşklar ve kalp yaralarının unutulmasını istemek. Hep talep vardır bunlara tamam da, neyse; daha yenisin sen. Kabul, alım senden bu anıları. Karşılığındaysa sana bir kıyak geçeyim hadi." dedi ve tezgahın altından çıkardığı metal, markasız şişe kapağını uzattı adama. Adam kapağı alıp elinde çevirdi, inceledi. Bir şey sormasının saygısızlık olup olmayacağına karar vermeye çalışıyorken satıcı atıldı "Bu, şişesi olmayan bir kapak. Şişesini arıyor umutsuzca. Bıkmıştı çoktan benim elime geçtiğinde arayışından. Bu nedenle başkalarına yardım etme isteğinde artık, onların işlerine yarayacak kişilerle ve olaylarla karşılaşmasını sağlar. İşine yarar gibi geldi bana buralarda. Dışarısı tehlikelidir." Adam mantıklı düşünmeye çalıştı ama sonra vazgeçti, satıcının çıkardığı cam küreye üfledi ve zihninde bir şeylerin eksildiğini hissetti. Şişe kapağına bakıp onu cebine attı. Üzerinde bir ağırlık ve kalbinde bir sızı vardı. Nedenini çözemedi. "Ne kaybettiğinin farkında bile değildin vazgeçerken, şimdi hiç olamayacaksın belki de." diye mırıldandı satıcı. "Ne?" dedi adam, "Hiç, iyi yolculuklar." dedi satıcı. Adam çadırdan çıkıp pazarın ortasına geri döndü. Huzursuzluğunun nedenini kavrayamamıştı ve unutmanın hoş bir şey olmayabileceğine karar verdi. Pazarı günah keçisi seçti ve gözlerini diktiği yolun doğru oluşunu umudederek yürümeye başladı. Pazar ardında kaybolurken cebindeki şişe kapağının keskin kenarıyla oynuyordu şişesiz bir kapak olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünerek

kısa kısa not not 5

geçen ayki yazı bombardımanı sonrası, bu ay karşıma çıkan bir sürü 'yazı yazsana' deyici ve yazamamamın ironisiyle zehirlenip kurtulmak istiyorum durumdan ama başarılı olamıyorum gibi. ne abuk değil mi cümlem? bence öyle, takmayın siz zaten bunu. yazamıyorum yine, evet. ara ara tıkanıyorum böyle işte. sırf gitsin diye bu tıkanıklık halleri saçmalayasım geliyor bu şekilde işte, işe yarıyormuş öyle diyorlar. arkada yeni tanıştığım "Adele" kişisinin şarkıları çalıyor. sevdim onu ben, sesi hoşmuş. dolabımda bir kutu içerisinde müzisyen beslemek istiyorum, arada şarkı söylesin bana falan. ayrıca kedi olasım var şöyle güzel bir ev sahibi ile. çok mutlu olabilirdim öyle bir hayatla bence. ye, sevil, mırıldan, uyu. pofuduk şeyler zaten kediler. evet evet ama tabii bu konumuz değil. hiç olmadı. kedi olmam için bir yol bulunamadığı sürece de olmasın lütfen.

yazı yazabilme yeteneğimi geri istiyorum! ama öyle arada bir uğrayan ve tek gecelik ilişki misali sabah uyandığımda yanımda bulamadığım ilham perisinden sıkıldım artık. kullanılmış hissediyorum kendimi! yazmak istediğim şeyleri yazmak istiyorum artık, aklıma o anda gelen şeyleri değil. sipariş üzerine yazı yazabilmek gibi, ki böyle bir mesleğim olsa inanılmaz mutlu bir kişi olurdum sanırım. yazdığım yerden para kazanabilmek en büyük hayalim gibi bir şey zatti.. teey, tey..

kısa kısa not not serisi ne kadar uzadı değil mi? ama işe yarıyor gibi böyle arada kusmak. belki hiç şiirsel kusamıyorumdur ama olsun. insanlar öyle şiirsel ki zaten, kusmuğum gibiler. kusmuk. midem bulandı. öyk..

şu aralar saçmalamaca, umursamamaca en sevdiğim oyunlar

akustik, müziğin kendine yakışan hale gelmesi olabilir mesela; inanırım buna.

daha çok sanatçı gerek hayata, daha çok okumak ve daha çok konuşmak. düşünmek değil belki de daha çok fikir üretmek gerek. üretim güzel şey, bir şeyler yaratmak falan.. daha çok okuyabilmeliyim, çok tembelim bu konuda..

uyuduğum zamanlarda yarın o kadar hızlı geliyor ki korkuyorum gecelerden artık, özellikle de ertesi gün beklediğim özel bir şey yoksa

19.2.11

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 3

Rutubetli ve pis kokulu o dar sokaktan çıktı aynayı gerisinde bırakarak. Geriye dönüp baktığında uzun, u şeklinde bir yapı olduğunu fark etti sokak olarak düşündüğü yerin. Önünde düz, sınırları sisle belirlenmiş ve pek çok beyaz çadır kurulmuş, çeşitli renklerde kıyafetler giyen insanların etrafta dolaştığı bir pazar ya da panayır gördü. Çadırlara doğru yürüdü. Çadırlarla aynı renkte, bembeyaz bir takım giymiş ve yüzünde yalnızca göz delikleri olan bir maske takan adam elindeki beyaz bayrağı ona doğru uzatıp "Unutulmuşlar Pazarı'na hoş geldiniz bayım! Buralarda yenisiniz galiba? Ne arıyordunuz? Ya da nelerinizi satıp unutmak istersiniz? Ruhunuzun tamamı sizde değil gibi, neden soldaki çadırda bununla ilgili teklifleri dinlemiyorsunuz? Ya da kalan kısmını iyi değerlendirmelisiniz belki de, hemen ardındaki çadırda kalan parçalarına yönelik güzel teklifler alabilirsiniz! Hatta bugün için özel kampanya ile görünüşünüzü unutup kendinizi yeni bir görüşüne sahipmiş gibi hissedebilirsiniz! Hem de çok ucuza!" adamın reklamlar silsilesi bitmiş miydi emin değildi ama yürümeye devam etti. Ruhla ilgili söyledikleri kafasına takılmıştı ama madem burada unutuşlar hakkında bir şeyler vardı, belki onun adını hatırlatacak bir şeyler bulabilirdi. Gezinmeye başladı....

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında 2

Çantamı hazırladım dedi adam başını hala şaşkın şekilde aynaya bakan ikiliye doğru. Başından sonra vücudunu da geçirdi kapıdan ve odaya girdi sonunda. Üzerine giydiği kapşonlu siyah hırka ve sırtına attığı tek omuzluğu geçirilmiş siyah spor çanta ile aynanın karşısına geçti. "Gidiyorum." dedi tereddütlü bir sesle. "Telefonunu yanına al." dedi kadın düşündükleriyle söyledikleri arasında fark oluşmasın diye çokça çabalıyormuş gibiydi. Adam bu beklemediği sözle ceplerine bakındı, uzun süredir orada durmakta olan telefonunun hala cebinde olduğunu fark edip eliyle cebine vurdu kadına işaret etme amaçlı ama kadının anladığından emin değildi hiç de. Sonunda aynaya odaklandı sadece. Yansımasını gördü, gözlerine baktı. Yüzü gerildi tedirginlikle, yansıma gülümsedi ince bir şekilde. İrkilecekti ama başaramadı, gözlerine takıldı aynadaki yansımasının. Yansıma başıyla selam verdi ona ve kenara çekildi. Yürümeye başlamıştı aynaya doğru. Ayna karardı, boşaldı ve onu yuttu..
Sadece karanlık.
Nisyanın tatlı çağrısı.
Unutmak ve unutulmak.
Hayatın üzerine bir damla sos misali düşler.
Yetersizlik ve yetinmeme.
Boşluk.
Yitiş.
Karanlık.
Hatırlayış ama yarım yamalak..

-Orada mısın?
-Hayır, değilim.
-Nerdesin?
-Emin değilim.
-Neden gittin?
-Dayanamadım. Kurtulmak istedim. Yapabileceğimden emin değildim ama kapı açıldı bir defa ve ben de gittim. Buraya düştüm.
-Nerdesin şimdi? Ne yaptın, ne tarafa gittin?
-Aşağının yukarısındayım ama yukarıda olmak için fazla sağdayım.
-Ne?
-Dünyalar kurdum ve yıktım
Aslında bin yıl yaşlandım
Daha dün doğdum
Geçen gün seni rüyamda gördüm.
-Anlamıyorum!
-Anlamamalısın zaten çünkü anlaşılmak için değil bu! Anlaşılmaması için sadece, bu nedenle ölüyoruz!
-Kaçtığın yerden farkı ne kaldı?
-Kendime yeni bir gerçek yarattım ve onu yıktım. Sonra tekrar yapıp yıktım ve tekrar ve tekrar.. En son yaratmaktan vazgeçip anılarıma dalıyordum ki birer ufak hatırlayışla yaralandım. Tüm o zayıflığımın ortasında yaratımlarımın kırıkları birleşip gerçellendi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum. Buraları ben yaratmıştım ama aslında ben yaratmadım. Kendimi hatırlamakta zorlanıyorum..
-Adını bağıramıyorum.
-Çünkü o ismi gelirken gerimde bıraktım.
-Görüntünü kafamda canlandıramıyorum!
-Çünkü o beni defalarca değiştirip yeniden yarattım.
-Ne yapacağım?
-Geri dön.
-Hayır. Hareket edemiyorum.
-Ben gidiyorum, yoruldum.
-Dur! Neredesin, onu söyle!
-Kayboldum, bilmiyorum. Görmüyorum. Yanında değilim, sadece sesim yanında. Nasıl, bilmiyorum.
-Nasıl yürüyebilirim?
-Karanlık yutmuş seni, ışık bul bir yerlerden; gider o. Aynakapı arkanda olsa gerek.

Adam cebinden telefonunu çıkardı ve tuş kilidini açtı. Telefonun ışığında dar, rutubetli ve çıkmaz bir ara sokağın pis kokulu zemininde durduğunu fark etti. Arkasında duran aynadaki adam ona göz kırptı, gülümsedi ve tekrar onunla aynı hale geldi. Evde bıraktığı arkadaşlarından rehberde adı en yukarıda olanı seçip ona "Sanırım biraz geç kalacağım" diye mesaj attı, yürümeye başladı.

hepsi bu sizin yapay evreninizin suçu aslında

"Yeter!" diye bağırdı tüm gücüyle. "Yeter!" dedi bağırarak ve daha da uzatarak tekrardan. Sokakta insanlar ona bakıyordu şaşkınlık ve korkuyla. Ana yoldan bir iki sokak içerideydi şimdilik. Etrafta küçük dükkanlar, tamirciler ve benzerleri dükkanlarından kafayı uzatıp baktılar sesin geldiği yöne. Balkonda oturan kadınlar ayıpladılar birbirlerine bakıp cıkcıklayarak, geç kaldığı için henüz onlara katılamamış diğer yoldaki kadınlar da içerinden ayıplayıp daha sonra cıkcıklamak için bu düşünceyi bir yerlerine kaldırdılar zihinlerinin. Öfke onun içinde bir patlamaydı ama, etrafa yayılması gerekiyordu bir volkan gibi ama bir insandan bir diğerine duygu geçişi hiç bir zaman kolay olamamıştı dünyada ne yazık ki. Evinin olduğu apartmanın kapısına gelip anahtarı çıkarmadan önce tekmeledi kapıyı, açıktı kapı neyse ki de aralandı biraz. İttirerek duvara çarpmak istedi onu ama fazla ağırdı kapı. Gücünü sarfedip boşaltmayı denedi ama o gürültünün yokluğu istediği etkiyi yaratmadı. Koşar adım çıktı merdiveleri, üçüncü kata geldi. Bir adam açtı kapıyı, kahverengimsi kızıl kıvırcık saçları vardı adamın. Üzerindeyse "ben bazen kusarım" yazan yeşil bir tişört ve mavi bir kot pantolon. Bakışlarının kilitlendiği o ilk anda adam gördüğü gözlerdeki dikkatini dağıtan o henüz anlamlandıramadığı parıltıyla irkilip son anda kenara çekildi ve onun gazabından ve az önce tatmin edemediği kapı çarpma arzusundan sıyrıldı. Evin kapısı gürültü ve hızla duvara çarpıp daha önceden sürtünüp aşındırdığı duvarla aynı renkte minik bir girinti oluşturdu. Toz döküldü biraz yere. Adam onun holü aşıp oturma odasına geçişini ve ardında bıraktığı öfkesinin oluşturabileceği alevleri izledi. Salona girip homurdanarak anlamsız bir şeyler söyledi önce içerdeki insanlara. "Ben! Onlar! Her yerdeler! Bir sürü şey! yapıyorlar önce, sonra! Üf! Öyle! Çok aptal o! Zaten o diğeri! Aaah!" diye tekrar bağırındı volta atarken odada. İki duvarı perdeleri açılmış, çıplak şekilde dışarı bakan pencerelerle kaplı odada oraya buraya atışmış altı yedi büyük minderden birinde omuz omuza dayanmış oturan kadın ve adamın korkmuş, şaşkın bakışları onu ıskalarken o bağırışına devam ediyordu bir yandan da. Dış kapıyı kapatıp içeri giren adam o bağırışın içinde önce gidip kenarda müzik çalan bilgisayarın hoparlörünü kapadı sonra uzaktan onun omuzlarını tutarmış gibi ellerini hafifçe aralayıp, irileşmiş gözlerle "Sakin ol ve anlat." dedi. Sessiz ve gergin bir bakışma daha yaşandı bir anlığına. Sonra daha az bağıran ama daha fazla öfkeli bir ses tonuyla konuşmaya başladı: "İnsanlar! Her yerdeler! Her şeyi mahvediyorlar! Bizleri de mahvediyorlar! Her şeye el atıyorlar! Her yerde onların yaptıkları bir şeyler ve sonuçları var! Pisler! Bizi de pisletiyorlar! Tamam, kabul. Biz de insanız. Bizi geçtim hadi, ben de insanım! Ama şu hayatta kendime bile katlanamayabileceğim kadar sinirlendirilebildiğime göre onlar tarafından aramızda bir fark var! Onlar yaptıklarıyla mutlular! Sindirilmeleriyle, kısıtlanmalarıyla mutlular! Yaşamlarıyla mutlular! Anlamsızlıklarıyla mutlular! Ben!.. Ben!.." Nefesi kesildi önce, bir an tüm öfkesi geçip yerini hüzne ve ağlamaya bırakacak gibi göründü ama başını dikleştirdi. Odadakilere bakıp kararlı bir şekilde ayağını yere vurdu. "Bu kadar! Gidiyorum ben!" Topuklarının üzerinde dönüp duvarda asılı boy aynasına doğru yürüdü. İlk adımında yansımasıyla karşılaştı, ikincide yansıma kayboldu, üçüncüde odanın göünümü yerini simsiyah parlak bir camımsı şeye bıraktı, dördüncüde siyahlık parlaklıktan çıktı ve zift karası, koyu bir renk aldı, beşinciden aynayla buluştu ve altıncıda gözden kayboldu.. Bir anlığına, saliseden bile kısa bir anlığına, tam o geçiş anında tüm sesler sustu, düşünceler kayboldu. Sonra her şey geri döndü. Odada kalan üç kişi birbirlerine ve eski haline dönmesini bekledikleri aynaya baktılar sadece. Ayna değişip eskisine benzedi ama kimse eski haline dönüştüğüne inanmadı. Odanın içinde oluşmaya korkan seslerin isyanına kadın öncülük etti önce "Az önce ne oldu?" diyerek titreyen sesiyle. Adam yanıtladı havada asılı kalan soruyu "Sanırım az önce gerçekliğin bağlarından biri koptu." dedi ezbere yanıt verirmiş gibi. Diğer adam tişörtündeki baskı yazının kenarını tırnakladı, parmağında kalan küçük baskı malzemesi parçalarına üfleyip mırıldandı diğer ikiliye doğru "Sanırım bir çanta hazırlamam gerekiyor artık. Geliyor musunuz?"

13.2.11

küflenmiş bir su molekülüyüm ben

bence ben hiç de;
başarlı biri değilim, pratik biri değilim, yaratıcı biri değilim, zeki biri değilim, çalışkan biri değilim, yetenekli biri değilim, akıllı biri değilim, bilgili biri değilim, okumuş biri değilim, okuyan biri değilim, çizebilen biri değilim, şiirsel biri değilim, güçlü biri değilim, sağlıklı biri değilim, sağlam biri değilim, kilolu biri değilim, yapılı biri değilim, yakışıklı biri değilim, alımlı biri değilim, seksi biri değilim, çekici biri değilim, karizmatik biri değilim, iyi giyimli biri değilim, mantıklı biri değilim, olgun biri değilim, genç biri değilim, dinç biri değilim, iradeli biri değilim, sabırlı biri değilim, sevecen biri değilim, kararlı biri değilim, sakin biri değilim, sevilesi biri değilim, işeyarar biri değilim, sevilen biri değilim, katlanılacak biri değilim, okunabilir biri değilim, ilginç biri değilim, meşgul biri değilim, zengin biri değilim, özgür biri değilim, serbest biri değilim, becerikli biri değilim, mütevazi biri değilim, dikkatli biri değilim, anlayışlı biri değilim, ciddi biri değilim, evlenilecek biri değilim, eğlenilecek biri değilim, eğlenceli biri değilim, yardımcı biri değilim, açıklayabilen biri değilim, anlayabilen biri değilim, anlatabilen biri değilim, sessiz biri değilim, kendinde biri değilim, olgun biri değilim, hatırlayabilen biri değilim, hatırlanabilen biri değilim, gezmiş biri değilim, deneyimli biri değilim, huzurlu biri değilim,

11.2.11

size hiç vahiy vaadetmedim

"başka tanrının insanlarıyız. babil'de sizin dillerinizi karıştırırken bizim düşüncelerimizi karıştırmış tanrı. sizler cennete ulaşmak için taş taşırken biz odaları gezmiş ve düzenlemişiz. o zamandan varmış bir elitistliğimiz belki, mazur gör ama sizin de vardı. amacınızla gözünü dağlamamış kimseyi almadınız aranıza. sodom'da dışladıklarınızı yakarken sizden olanları, bizler usul usul ayrılmışız tanrı yüzünü oraya çevirmeden önce. canı sıkılmış çocuklar gibi mızıkçılık yapan sizlere yapmayın etmeyinler diyen tanrınızsa karşılık bizler yapmasak dedik zamanında mesela. siz tanrımız tek dediniz, onun yolu doğru dediniz. bizse eğer tanrınız doğruyu seviyorsa, biz de doğruysak bizi de sever belki dedik. kafir dediniz, kılıçtan geçirdiniz. olsun, biz bildik ki başka tanrının insanlarıyız. tanrının başka yüzünü gören insanlarız. siz, bizi kendiniz gibi sanarak biz de sizi kendimiz gibi sanarak zehirledik kendimizi. başka tanrının insanlarıyız biz.."

9.2.11

soğuk kayaların sıcak çağrısı

Kayalıklara oturmuş dalga seslerini araç gürültüsünü bastıracak şekilde duymaya çalışırken esen rüzgarla ürperdi. Soğuk havadan kurumuş dudaklarını ıslattı biraz. Etrafta, görüş açısına giren tek tük insanları kovdu zihninden. Üzerinde oturduğu kocaman kayaya uzandı sırtüstü, göğün kararan maviliğine bakındı biraz sonra gözlerini kapadı. Tenine dokundu rüzgar usulca, denizin tuzlu ve nemli kokusunu çekti içine bir parfümü koklar gibi. Dudaklarında bir dokunuş canlandı hatıralarından ama birine ait değil, bir huzur hissinin anısı sadece. Yalnızca huzur ve rahatlığın bir izi gibi. Birbirine bastırdı dudaklarını, nefesi boşaldı ciğerlerinden. Bir nefes daha çekti o tuzlu kokudan. Kulaklarına yalnızca dalga sesleri geliyordu şimdi. Vücudu hissizleşti, bir kucaklaşmanın kalıntısı yankılandı. Belki bir annenin, belki bir sevgilinin, belki bir dostun sarılışı; ne fark eder. Rahattı, huzurluydu. Gözlerini açtı, kalktı. Göz kenarlarına taşmış nedensiz nemi kuruladı. Geri döndüğü dünyayla az önce bulunduğunu karşılaştırıp hüzünlendi. Etrafa bakındı bir an çekingenlikle kimse bakıyor mu diye. Üstündeki görünmez tozları silkti, kulaklarına kulaklığını geçirdi. Sözsüz bir şarkı yakalamak için uğraştı kısa ama ömür kadar bir süre ve yürümeye başladı araba gürültülerinin içerisine..

6.2.11

kısa kısa not not 4

-Yapmam beklenen şeyleri bulamamak konusunda çok başarılıyımdır, normalde yapacağım varsa da unutabiliyorum bir şeyi yapmam beklendiğinde. Örneğin aramamı bekleyen birini, normalde arayacaksam bile aramayı unutabiliyorum kolayca. Evet. Beklemeyin benden bir şeyler! Aptalım bunun için.
-Bir şeyleri son ana bırakma huyum, birden fazla şeyi aynı anda yapmak ya da yaptığım şeylerin kısa sürede sonucunu almak istememle ilgili bence. Son anda yapayım, sondan sonraki anda da sonucu olsun. Bence mantıklı.
-İnsanlar "ben çirkinim" ya da "ben aptalım" gibi şeyler söylediklerinde muhattap oldukları kişiler genelde "ah canım ne de özgüvensiz" gibisinden bir düşünceye kapılıp, haklı olsa bile söyleyen kişi onları teselli etmeye çalışıyor olmasına rağmen insanlara "ukalayım ben" ya da "egom kocaman" gibi şeyler söylediğinizde bunu ciddiye alıyorlar. İnsanlar çok abuk..
-Feysbuksuzken boş boş bakacağım site kalmadı, içimde bir boşluk var.
-Normal kelimesinin norm'dan geliyor olması ihtimali beni çok korkutuyor, inkar edesim geliyor sürekli..
-Ya soğuk olmasın ya da kar yağsın!
-Uyur halde geziyorum şu aralar genelde, arada uyanıyorum ama neyle uyandığımı hiç ama hiç bilmiyorum. Sinir bozucu. İnsanın zihninin uyuması ne sıkıcı şey kendisi uyanıkken.
-Ve her şeye rağmen hayat aslında güzel. Düşlerle bakınca yaşam oldukça eğlenceli ve şiirsel..

kendikendime

Kendinizle başınızın derde girdiği oldu mu hiç? Hani boş kaldığınız anlarda kendinizin sizinle konuşmaya hatta tartışmaya başladığı, belki sizi bu tartışmada alaşağı ettiği zamanlar mesela. Veyahut yürürken kendinize çarpıp yere düştüğünüz ve devam ederken düşen kendinize ya da bir şey düşürüp düşürmediğine bakmadığınız oldu mu ki? Kendiniz size nasıl hitap ediyor, en önemlilerinden biri de bu sanırım. Kendiniz sizi seviyor mu ya da siz kendinizi seviyor musunuz? Hiç kendiniz siz, siz de kendiniz olsaydınız ne olurdunuz düşündünüz mü?

..bence ben hiç bir şey anlatmadım az önce aslında mesela..