23.11.10

nim

nim.

bu öykünün ve sonra garip bir şekilde bir çeşit ünlem olarak "nim" kullanımının garip bir yeri var bende. öykü, okuduğum ve en sevdiğim yazılardan biri doğrusu.

eğer çevirmenin ufak notundaki bilgiler doğruysa klinik psikolojinin bulunmasından öncesine dayanıyor yazının yazım tarihi.

keşke bir nimim olsa, mavi olsa. huzur getirse.

reklamlar?

çok sıkıldım. yarın sınavım var falan. burayı kirletmek istiyorum. link verince google'nin pagebilmemnesi artıyormuş. eski blogumun yükseki yeterince. onu geçsem yeter, eshevar yazınca burayı bulabileyim en azından ilk sayfada falan. neyse; biraz laklak yapasım geldi mesela ne yapsam falan.

mesela oyun günü yapıyoruz, hatta arada yapıyoruz biz bu işi ama olsun yani. oyun ne oyunu diyecekseniz frp işte. açıklamaya üşeniyorum ama. zaten açıklasam da nasıl açıklarım çok iyi bilmiyorum şu anda çünkü insanlar frp diye ilginç şeyler oynuyorlar. neyse; bilim-kurgu oyunu oynayalım şeysi yapıyoruz mesela shelter'da. bir şekilde ben işin içine girdim ve hatta bir şeyler yapma görevi aldım hatta ve hatta benim doğrudan ilgilendiğimi düşündürtmeyi başarmışım insanlara bununla. neyse; merak ediyorum aslında insanlar ne kadar alakalı bilimkurgu ile. gerçek bilim-kurgu ile. örneğin star wars bence bilim-kurgu değil. bilimkurgu bir miktar sistem eleştirisi içeren, genelde siyasi yönü olan ve bolca ütopya/distopya konsepti barındıdan bir olgu bence. insanı, sistemi, davranışları, düzeni, geçmişi, olasıyı eleştirmesi tüm işi. tabii günümüzde uzay gemisi, lazerli silah, yaratık falan bilim-kurgu kabul ediliyor nedense. garip. oyun açmalı mıyım, açarsam ne açmalıyım hala bilmiyorum tabii. bladerunner'ı bir türlü okuyamadığım gerçeğiyle yüz yüze kalmamı sağlayan bu düşünceler esnasında en azından filmi hatırlayıp o dünyayı mı kullansam demedim değil. belki dark city ya da idiocracy falan. güzel filmlerdir bu arada, tavsiye ederim yani. bir ihtimal de gidip insanlarla bilim-kurgu muhabbeti yapmak ama bunun için kimler olur, bu muhabbeti yapması muhtemel kişilerin oyun oynuyor olma olasılığı falan derken iş garipleşiyor. neyse; çok uzattım bence.

16 aralık'ta jehan barbur konseri varmış. sevindim çok. gidebilirim diye ummaktayım. daha önce eski doğalgaz fabrikasındaki konsere gitmiş ama muhabbet falan etmekten dinlememiştim pek. o zaman çok bilmiyordum da zaten, sonradan sevdim denebilir. ama güzeldi, rahatlatıcı bir sesi var kendisinin bence. etrafımdaki insanlara şimdilik çok sevdirmeyi başaramadım ama kendisini.
kendisinden örnek şarkı olarak şu, şu ve şunu verebilirim şimdilik. hadi bu da olsun. yeni albümünün hepisini dinlemeliyim tabii bir ara bence.

kendimi üşengeçliğimden kurtarıp dreamcatcher yapmaya ikna edemedim bir türlü, hala. halbuki yapımını anlatan hede bile var elimde..

etrafı bu kadar kirletmek yeter bence. sustum tamam.

ne dedim ben?

melodilerin boşluğundan fırlayıp sizi anıların içine çeken pençe sürtülüp yaralandığınız kırılmışlık parçalarını yetersiz bir işkence bulup sıkabiliyor bazen.

kendimize kızmışlıklarımı sakladığımız küçük delikleri insanlar görmesin diye gizlerken kendimiz de kaybedersek ne ala. egomuzun yeni silahları olarak kullanacağı bu ufak karanlıklar dışavurumda bilinçaltımızı suçlayabileceğimiz yeni bir yön yaratabilir. ancak farkındaysak onların, ters tuttuğumuz bir silah gibidir saldırı altındayken. savunmak için ateşler, kendimizi yaralarız.

talihsizlikler dizilerine alışmışlığımız onları kabullenmişliğimiz anlamına gelmese bile onları kendimize çektiğimiz anlamına geliyor belki gerçekten. varolacağını farkında olmadan kabullendiğimiz gerçeklerimiz var hepimizin; hep "olmasından en çok korktuğum şeylerden" diye isimlendirip aslında hiç düşünmediğimiz.

sevdiklerimize daha fazla yalan söylediğimizi düşünürüm hep. küçük şeyler. nasılsın ve ne yapıyorsunlara verilen hiç cevapları, hızlı naberlere verilen iyiyimler minik örnekler. can sıkıcı ufak ayrıntıları kendi gözlerimizin önünden atamadığımızda onlarınkine bulaştırmak istemeyiz kimi zamanlarda. onlara yalan söyleriz. yalan söylediğimizi fark etmeyiz bile. aslında yalan değildir o.
ben aslında yalan söylememeye çalışıyorum, cidden.

eskiden noktaları sevmezdim cümlelerin sonundaki. sınırlanmaktan hoşlanmayacağını düşünürdüm cümlelerin, tümcelerin, anlamların. sonra geçti..

korkuyorum bazen sürekli kullandığım falan kelimeleri, ki bağlaçları, minik pekiştirmeler toplaşıp bir canavara dönüşüp beni yiyecek diye. evet.

aynanın ardındaki ben değilim. görünüşümüz aynı olmak zorunda belki onunla ama o bence ben değilim. benzemiyoruz. ve ben bakmadığımda, o yaşamaya devam ediyor. tıpkı o bakmadığında ben devam ettiğim gibi. ya da belki ben bakmadığımda, o bakmaya devam ediyor..

ne dediğimi anladığımı sanmıyorum. aslında ne dediğimi anladığını da sanmıyorum. tabi ben anlamamışken sen anlamışsan aslında bu iyi bir şey olabilir zira en azından anlaşılabilecek bir şey söylemiş olabilirim ki işin garip kısımlarından biri bir şey anlatmaya çalışmıyor olmam.

her ne kadar sürç-i lisan ettiysem affola..

20.11.10

sıkıntısalçığırmalar

-bahanelerin ne oldukları önemli değil nedense ama bana ne ya da sana ne derken konunun ne olduğu önemli ki ne'ler ayrı yazılıyor. bahanedeyse bitişik.
ne?

(metnin orjinali)
[01:00:32] Eshevar says:
bahanenin ne olduğu önemli değil bu arada
[01:00:37] Eshevar says:
ama mesela bana ne derken ne olduğu önemli
[01:00:43] Eshevar says:
bu nedenle ne ayrı yazılıyor
[01:00:47] Eshevar says:
bahane'de ise bitişik
[01:00:48] Eshevar says:
evet


-twitter'a bird_flu adlı bir virüs dosyası atmak gerek mesela.

-birini güldürmek ve birinin size gülmesi arasında bazen kocaman bazense minicik görünen bir fark olması. gördünüz mü? ben görmedim.

-canavar bizi yemeden önce de biz canavarın midesindeydik. canavar bizi midesindeyken yedi. canavar aslında kendi midesinde. canavar bizi yedi. canavar bizi zaten yemişti.

-kafamın güzel olası var.

15.11.10

sözcüklerim var benim

-el yapımı mucizelerden ümit kestim artık, ev yapımı huzurlar yeni gözdem. bir de hissetmeyi başarabilseydim yalnızken. insanların hissedişlerini paylaşmaya alışmışlığımın nedeni kendi hislerimin körelmişliği mi acaba. yalnız yemek yemekten dahi keyif almam çoğunlukla. elin yaptıklarındansa kendiminkilere bakmalıyım sanırım bir süre. belki böylece hayat da dengesine döner keyfi yerine gelir de.

-anladığımızı sandığımız insanların en az anladığımız insanlar oluşu, anlama işini bile tembelliğe vuruşumuzdan kaynaklı sanırım. veyahut uzamasını izlediğiniz bir bitkinin boy atışını fark edemememiz gibi bir şeydir belki de. anlayabiliriz anlık olarak ama genel olarak anladığımıza inanmamız kendi kandırmacamız sanki. belki. kim bilir? ben bilmem. bilsem, bunu düşünmem.

- bu soru, bu da cevap. optimist yanımın bırakmamı ısrarla tembihlediği şarkılardan biri daha.

-içinde müzik çalan bloglar çok garip. benim tarihi eser modundaki bilgisayarım onları daha yavaş açmakla kalmayıp onların müziğiyle o an benim dinlediğim müziğin birbirine girmesinden dolayı ortaya çıkan kaos baş ağrımı çok ilginç düzeylere getiriyor. ha, şu bir gerçek ki bazısında çok cici şarkılar çalıyor. sırf bunu söylemek için bir yerlere yorum yapasım geliyor ama sonra saçma bulup vazgeçiyorum. insanların yazılarına yorum yapmak konusunda beceriksizim sanırım ben de.

-"I'm looking for more friends to play with in Island God. Join me as a neighbor, there are never too many gods!" şeklinde bir aplikasyon davetiyesi geldi feysbuktan. zaaflarımdan birinin saldırıya uğradığı hissindeyim ama direniyorum şimdilik. evet, tanrıyı çok ama çok kıskanıyorum.

-facebook'u kapatma isteğimle ve tersi yöndeki isteğimle tartışıyoruz arada. event falan takibi için çok kullanışlı ama onun dışında bir o kadar da gereksiz artık. sayfamdakileri tanımıyorum, hatırlamıyorum, konuşmuyorum, sevmiyorum. yani hepsini değil de, var böyle insanlar. güzel güzel 100'e indirdiğim liste yine 160 falan olmuş. 300 falandı sanırım önceden. kim ki bu insanlar. telefonumun rehberi bile bu kadar değildir bence ki telefonumun rehberinin bile çok çok azını aktif kullanıyorum. ilk okul arkadaşlarımla görüşmüyorum, konuşmuyorum, onlarla ilgili hatıralarımı hatırlamakta dahi oldukça zorlanıyorum. -hoş, geçen seneye dair olan hatırlarımı hatırlamakta da zorlanıyorum ben ama neyse- garip şey. kapalıya yakın hale getireyim dedim en son. bakalım zaman ne gösterecek.

-sadece neil gaiman'ı takip etmek için twitter kullanıyorum aslında. diğer her yazdığım, izlediğim falan filan bu olayı kapatmak için komplo. evet.

-bir yanım izmir'den nefret ediyor ötekisiyse ona hayran. hayran olan sevgisinin platonik olduğuna inanıyor ve kendince kanıtları olduğunu söylüyor ama, işte o biraz garip.

-daha çok yazasım vardı, çok şey aklıma gelmedi ayrıca çok yazılardan da hoşlanmadığımı hatırladım. öyle.

spor sağlığa zararlıdır

ne garip bir dündü. sabahın erken saatlerinde asker emeklisi, zar zor yürüyen ve kafası pek bir garip çalışan bir amcanın yolumu kesip kendisine hastaneye kadar eşlik etmesini istemesiyle başlayan günde zihnimi amcanın "alfabenin ilk üç harfi nedir?"(a, l, f evet.), "türkiye'nin en karanlık yeri neresidir"(bodrum, evet), "istanbul'ta bir tane, izmir'de iki tane ankara'da hiç olmayan nedir?"('i' ve bence bu başarılıydı. daha doğrusu amcanın soruları sıralayış şekli de oldukça iyiydi. sanırım bunu yapıyor iki üç günde bir birilerine) gibi sorularla yarı uyandırıp yarı bulandırarak bomba gibi bir başlangıç yaptık. sürekli yokuş aşağıya yürüyünce kordon'a çıkacağımı bildiğimden, farklı ve olabildiğince daha önce geçmediğim yerlerden geçerek yürümeyi deneyip bir an kendimi onbeş yirmi yıl öncesinde bulduğumu zannettiğim bir sokağa denk geldim. eski markaların teneke kutuları istiflenmiş bir bakkal, eskimsi görünüşlü binalar, bir küçük hırdavatçı-tamirci sonra geçtim tabii oradan ama bir an zamanda bir boşluk bulup bulmadığımdan ya da neverwhere'e geçiş yapıp yapmadığımdan şüphelenmeye başlamıştım.

buluşma yerine gittiğimde bekledim. evet. ama bu normal bir şey bence. bundan 3-4 sene önceki garip arkadaşlıklarımın bir kalıntısı olan ve izmir'de yaygın şekilde görüldüğünü düşündüğüm geç kalma hastalığımdan kurtulmaya çalışma çabalarından biriyle 5-10 dakika gecikerek gelmeme rağmen kimse yoktu. sonra geldiler tabii. güzelyalı civarında bisiklet kiralayan yerler varmış. oradan birer bisiklet kiraladık, 10-11 kişi falan ve yola koyulduk. düşünüyorum da, ben en son 10 sene önce falan binmiştim sanırım bisiklete ki annemle ben evden çıkmadan önce yaptığımız muhabbette annem bu fikrimin çok saçma olduğunu muhtemelen benim bisiklete binmeyi bilmediğimi artık falan filan düşünüyordu. hatta anneme "en kötü ölürüm" falan diye geyik yaptığımda annem bana "daha kötüsü var, sakat kalırsan falan ne yapacaksın" dedi. annem garip kadın. günümüm dumuru buydu evet, yaşlı amcadan önce oldu üstelik. unutuluyor işte. neyse; bir iki sendeleyip alıştım bisiklete öyle.

üçkuyulardan vapurla karşıya, bostanlı'ya geçtik ve oradan sasalı'ya doğru ilerledik. yol üzerinde izmir'in olası en sessiz yerlerinden birkaçıyla karşılaştım ve mutlu oldum. muhtemelen hepsi benden daha sportif olan insanlara yetişmeye çalışmakla hırpaladım kendimi. gidiş uzun ve yorucuydu. sert selelerin gazabına uğramış tüm bizler düz bir yerlere oturmanın rahatlığını sasalı'da gördük. mangal falan yakıldı, konuşuldu vesaire. hatırlamıyorum, yorgundum. önceki gün yanan yağmurun azdırdığı sinekler hepimize saldırırken akşam yaklaştıkça sayılarının artacağını ve karanlıkta o yolu geri dönmenin zor olduğunu(ışık yokmuş hiç) anlayarak geri döndük 1-2 saat sonra. yolda sivrisineklerin yoğun saldırısıyla karşılaştık. gözüme 2-3 defa sinek kaçtı. en geriden gelen olma ünvanımı gidiş yolunda alıp, dönüş yolunda da korudum. diğer bisikletlerin fazla yaklaşışına paniklemem üzerine bir ara her yanım sarılarak korkutulmaya çalışmam ve "hepinize aynı anda çarparım bence ben!?" diye bağırışım üzerine dağılmaları da ilginçti tabii. güzel gündü. yer yanım ağrıdı. sanırım toplamda 30km kadar bir yol yaptım.

ertesi gün olan bugün her yanım ağrıyor. deyim falan değil, her yanım. dilim ve dişim belki ağrımayan yerlerimdendir mesela. tenimde ağrımayan yerlere denk gelen kısımların çoğunda da sivrisinek ısırığı var. ayrıca insanlar sert selenin kendilerine batmasından şikayetçi olurken ben sert seleden dolayı kendi leğen kemiklerimin bana batmasından dolayı acı duyuyorum. zayıf olmanın zararlından biri daha işte. neyse;

gittim 2-3 internet hesabımı kapattım. feysbukumu temizledim biraz bilgilerden. telefonumu kapattım uzunca bir süre. inzivaya çekilesim var tabii bir de. çelişesim geldi.

günün yeni konusu: benimle doğrudan ilgili ve üzerimde etkili olup benim etki edemediğim şeylerden daha az nefret etme yolları bulmak.

12.11.10

bana bir masal gerek

işte tutunmuşum yine düşen düşlerimin kıyısına. yer kalmamış basacak ayak. kimse anlatmıyor çimleri artık. kimse görmemiş ama herkes biliyor ormanların içini. bana masal gerek! gerçekliğim kaçıyor ellerimden!

hey! sen; düşleyen, düşlenen. ne? bakma öyle, elbet birini ya da bir şeyi düşlüyorsundur ki elbette birileri ya da bir şeyler de seni düşlüyordur. şimdi bırak bunu, bir masal gerek bizlere; ölüyoruz. korkmaktan vazgeç, ölünce bitmiyor burada işler. masal bu, öyle devam edebiliyoruz ama kötü yine de. ölmek istemiyoruz. ölmek istemiyorum. bir masal anlat bana, bir masal başlat bana. ben anlatırım, büyütürüm onu. sen varsın,biliyorum. ben yokum. varolmam için masalına ihtiyaç duyuyorum.

hey! sen, düşleyen! bir masal anlat bana! bir masal gerek bana! masalın gerek bana! ki gerçek olabileyim..

6.11.10

tedbili kıyafet gezmek gerek bazen

haydi benimle gel! seni bir yere götüreyim! bakma öyle, acele et ve hazırlan. nasıl bir yer diye sorma, süpriz olacak aslında ama dikkat etmen gerek giysilerine unutma. rahat bırak o dolabı, dinle beni önce bir; en güzel gülümsemeni giy şimdi üzerine, kıyafet kontrolü varmış kapıda. mantıksız falan deme bana sakın, giy işte gülümsemeni. ne bakıyorsun öyle? seçemiyor musun? gıdıklayıp yardımcı olabilirim istersen? hayır, kötü kötü bakmamalısın gülümsemelisin. bu yetersiz, daha canlı. hayır, şimdi de çok yapmacık oldu. içten gülmen gerek. başarabilirsin biliyorum! hah, oldu sayılır. hadi gidelim!

tamam, dolabı yeterince kurcalatmamış olabilirim ama ihtiyacın olan kıyafet orada değildi ondan bakma bana öyle kötü kötü. gülümsemen gerekiyor senin orası için. hadii, en azından numara yap bir süre. girene kadar, orada numara yapacağını sanmıyorum zaten. hayır, seni gülümsetecek bir yere götürmüyorum. gülümsetecek bir yere götürsem neden ön koşul gülümseme olsun ki? anlamıyorsun bence sen bu işlerden. ya da unutmuşsun. belki özel olarak düşününce o şekilde düşünülemiyordur bu, neyse önemli değil. sen gülümse ve bana bırak gerisini şimdilik.

evet aslında, gittiğimiz yerde zaten gülümseyeceksin. ama oraya gülümsemeden girersen neyin seni gülümseteceğini muhtemelen asla göremeyeceksin. nasıl mı? şöyle diyeyim: "gülümsemeyi bilenler ve gülümseyebilenlerin bizimkine bitişik ve yapışık ama bambaşka bir dünyası var aslında." merak etme, görünce kesin tanıyacaksın..

5.11.10

umut

adın umut olsa ya? olmaz mı? insanların sana seslendikleri, kağıt üzerinde varolduğunu gösteren kimlik adlı garip belgedeki ön adını falan demiyorum ama. adın umut olsa ya diyorum. umut olsun adın. adın umut olsa, sen gelince gülümseriz biz. kızgınlığımız gider, sıkıntımız gider. adın umut olsa, sen varken daha çok eğleniriz çünkü eğlenmek için yapacak bir şeyler bulmamız daha kolay olur. anlıyor musun? adın umut olsun mu? peki adın umut mu?

adım umut olsa ya? olmaz mı? bana seslenecekleri, kağıt üzerinde varolduğumu gösteren kimlik adlı garip belgedeki ön adımı falan demiyorum ama. adım umut olsa ya diyorum. umut olsun adım. adım umut olsa, gelince ben gülümseyebilirsiniz. kızgınlığınız, sıkıntınız gider. adım umut olsa, birlikte yapacak bir şeyler bulmamız daha kolay olur belki. anlıyor musun? adım umut olsun mu? adımdan umudun olur mu?..

yürüme

dans eden minik siyah ateşleri izliyorum gözerime sarılmış koyu, renksiz kumaşlarla. bacaklarım kırık, yürüyorum. bastonuma dayanıyorum zaman zaman ama ne ellerim var ne de kollarım.
ne garip aslında. ne yaptığımın farkında bile olmadığımı fark ettim ne yaptığımı adımdan iyi bildiğimi sanırken. hatta adım bile aklıma gelmedi bir an. ne kadar çok adım var? ne kadar çok sesleniş hatırlıyorum böyle bana ithafen yapılmış. farklılığın söyleyenler, ses tonları ve anlamlarından mı yoksa kelimeler ve harflerden mi olduğunu ayırt edemiyorum. bacaklarım çok acıyor. yürümeye devam ediyorum ama aslında yürüyemiyorum. yürüyemeyecekken nasıl devam edebilirim ki yürümeye? dayanağım var ama! bastonum yanımda. hep yanımda olmuştur. neyden yapılma hatırlamıyorum. hep ılıktır biraz o. kıvrımları yumuşak, pürüssüz ve narin. aynı zamanda katı, kuru ve sert. yardım ediyor yürümeme. ellerimi hissetmiyorum, bileklerimde ağırlıklar. eziyorlar ellerimi. canım yanıyor. çok acıyor! .. bastonuma tutunuyorum ama neyle hiç bir fikrim yok. bastonuma tutunuyorum ve yürüyorum..
atmaya devam eden ve bu konuda ısrarcı bir kalbim var ama. bulunduğu kafesin sınırlarını zorlayıp çıkmak ve göğsümdeki tüm kemikleri parçalamak için kendini harap etse bile var. atıyor. hissediyorum. ağır, metalle doluymuş gibi ağır. kendini dışarı atıyor sürekli. yumruk yiyor gibiyim ama içeriden doğru. o vuruyor, ben adım atıyorum. o beni itiyor. ayaklarım yeterince acıyınca, onu hissetmeyebiliyorum..
gözlerimi bağlayan koyu, renksiz örtü kaşındırıyor yüzümü. yüzüm ıslak ve demir kokuyor. tuzlu bir tad vardı eskiden, alıştım ve geçti artık. acıyor yanaklarım, dudaklarıma şekil verilmiş; değişmiyorlar. kabuk çatırtısı geliyor ağzımı aralamaya çalışınca. biraz daha demir kokulu, tuzlu sıvı akıyor ağzıma. genelde denemiyorum.. gözlerimin etrafı koyu, renksiz bir kumaşla sarılı. etrafımda simsiyah, karanlık alevler dans ediyor biçimsizce ama düzenle. yürüyorum. canım yanıyor.
huzura yürüyorum. bacaklarım yok, yürüyorum. tutanağım yok, tutunuyorum. gözlerim yok, görüyorum. yaşamım yok, yürüyorum.

belkide sizi zayıf kılan, yalnız bıraktığınız ruhunuzun acısıdır. en son ne zaman beslediniz onu? ben beslemedim. benim ruhum yok. sadece benliğim var. siz, ruhunuzla yalnızsınız. ben, yapayalnızım.. ona iyi bakın.

2.11.10

günahkarım

en büyük günahım bencillik şu hayatta. bencilim ben, evet. yedi katlı cehennemin katlarından bencillik konseptli olanında yanarsam şaşırmam ben bence. bakın, bence işte. neden mi bencilim? her şeyim bencillik. mesela sırf bencillikten gülümsesin insanlar istiyorum. bazısının gülümsemesi çok eğlenceli çünkü. bazısı var mesela, inanıyorum ki onlar(ya da o) gülümsediğinde daha iyi gidiyor hayat. üzülsün istemiyorum insanlar mesela bencilliğimden. çünkü huzursuz, üzgün insanlar rahatsız ediyor beni. insanlara yardım ederken onların bana iyi gözle bakabilecekleri olasılığını düşünüyorum hep, çünkü yardım ederken iyi olmaya çalışır insan; sadece iyi görülme ihtiyacımdan yapıyorum tüm yardımlarımı. bencilim, çok bencilim.
öyle bencilim ki kızamıyorum. çünkü kızarsam ben sanki her şey ters gidiyor, yanlış şeyler söyleyip başka şeyleri bozup kendime zarar veriyorum. bencilliğimden ve kendimi düşünmemden kızamıyorum bile.

belki de asıl günahım kibirdir. ego, kendini beğenmişlik. evet, ukalayım. ukalayım çünküğ;....

1.11.10

kendimenot

Bir cümle yazdım ve benim cümlem olmaktan çıksın diye bıraktım. Eğer benim cümlem olmaktan çıkarsa daha iyi yanıtlar ya da devam ederim sandım. Bırakmışlığımda bu sanıya sarıldım ama dönüp bakınca hiç bir şey yapamadım..

dünün skoru; popüler kültür 1 - estetik kaygı 0

popüler kültür hormon fazlalığındandır, yaratıcı düşünememektendir, kolay ikna edilebilmektendir, özensizliktendir.

ortalama alınmış ve ortalama gibi gezen kişileri insan diye ayrı bir kategoriye almak, diğerlerine başka bir isim vermek istiyorum. zira insanlar çok farklı. örneğin ikna edilmeleri çok kolay, davranışlarını tahmin etmek çok kolay, gözlerini boyamak ya da bağlamak çok kolay. bir iki ufak püf noktayı görünce, gerisi geliyor zaten. tabii bunları uygulamak zor çünkü karşındakinin insan olup olmadığını anlamak zor, insan değil bu diyesin geliyor çoğunlukla; sadece kendin için. belki bu insan olmayanlara ihtiyaçtan kaynaklı belki de karşındakini denk görmeye çalışmaktan. oysaki çoğumuz insanız belki de. birileri bize yukarıdan, insan diye bakıp ona göre davransa belki hepimiz aynı şey olacağız. kim bilir? estetik kaygılarımızın bir çeşit popüler kültür olup olmadığını kim gösterebilir ki? zira insanlara göre öyle çoğu; ilgi çekme çabası, farklılaşma çabası diye isimlendirdikleri garip kavramlar var habire arkalarına sığınmaktan sıkılmadıkları.

tamam, belki fazla sert oldu bu. ama tamamen çelişmemden de kaynaklı olabilir. sobayı kapatıp üşümek, sobayı açıp terlemek gibi. evet. tıpkı bunun gibi. çünkü hayat düşünmediğimiz zamanlarda çirkin. eskimden biri şöyle demişti; "düşlerinle gör dünyayı, belki daha sevimli gelir o zaman". bu dönemde ilaç gibi geldi hatırlamak bunu.