31.10.10

.

saklı güzelliklerin saklı olma nedenleri önlerindeki karanlıklarmış. karanlıktan güzelliği göremeyenler karanlığı düşünceleriyle besler hep. an olur, karanlık bıçak kesilir; keser kalbi.

29.10.10

Yarım gün gezisi

Şehrin tozlu ve kirli havasını soludu olduğu yerde durup. Havanın burnundan dolup içindeki tozları akciğerlerine taşıyışı ve kalbine dolduruşunu hayal etmeye çalıştı, nefes alış süresi yetmediği için yarısında vazgeçti. İnsanlara baktı. Ayakları, surat ifadeleri, elleri, duruşları, kıyafetleri, soldan geçen şu çekici şey. Aman, çekici şey yok; uslu dursun hormonlar. Dudaklarının hareket ettiğini hissetti. Yürüyüp geçmeye alışmış insanların arasında aykırıca durarak zaten fazlasıyla dikkat çektiğinden üzerine bir de son düşüncesini sesli söyleyip söylemediğine tam olarak karar veremedi ve başını eğip hızlı adımlarla yürüyüp olay mahalini terk etmeye karar verdi. Az önce bir tabuyu yaralamıştı. Yollarda yürünür, durulmaz. Suçlu hissediyordu. Suçunu kabul etti, bir ısırık aldı. Tadı ekşi şekerler gibiydi.

Sağ ayağıyla mı yoksa sol ayağıyla mı başladığını hatırlayamadığı yürüyüşüne, yanlızlıktan sıkılıp ağzına takılmayı seçmiş şarkıyla devam etti ara sokaklardan bir sonraki kalabalık sokağa çıkmaya çalışırken. Şarkıya bu ilişkinin yürümeyeceğini anlatmaya çalıştı zihninde ama şarkı, sözlerindeki ısrarı kişiliğine de yansıtmış olmalı ki istemsizce mırıldandırtmaya devam etti kendini. Dudaklar belki de memnundu halinden. Şarkı, hislerinin temiz ve açık olduğunu belirtti. Zaten dudakların da şimdilik işlevi yoktu. Hem şarkının sevgi dolu öpücük sözcükleri, karşılaşabileceği fiziki bir öpücükten çok daha yakındı belkide. Bu düşünce yığınının arasına bir aralar kendisinin şarkı ve dudakları arasında olan ilişkiye yönelik kıskançlığını ekleyeceğini kafasındaki not almakla yükümlü olduğunu düşündüğü sekretere doğru söyledi. Sekreterin aslında istifa etmiş olduğu gerçeğini kendi zihninde değiştirememesinin nedenleriyle ilgili raporu da aynı sekreterin hazırlaması gerektiğini düşündüğünden, bu olay üzerine aslında düşünmüyordu. Hem düşünmek için fazla şey vardı hala. Mesela troleybüs ne güzel kelime..

Sokakta kendisine doğru yürürken dolgun dudaklarıyla troleybüs diye mırıldanan birinin oluşturacağı abeslik üzerine düşünmeyip suçu yine kendisinin yanından geçip ilerleyen ve beraberinde ağzı açık hormoncuklar bırakan kişiye attıktan sonra telefonunu kontrol etmeyi akıl etti. Aslında tüm düşüncesi attığı suçun çarpması üzerineydi. Telefonun bulutlu sessizliğinden ayıklamaya çalıştığı rakamlarla saati anlamaya çalıştı. Sonra durup gölgesine baktı, göremedi. Gölgeden saat okumayı zaten hiç becerememişti.

Durdu, yolun kenarına yaklaştı, elini kaldırdı, taksinin biri yanaşıp durdu. Eteğinin ucunu taksinin kapısına sıkıştırmak suretiyle bindikten sonra "Eve" dedi ağzından refleksif ev yerine çıkan özet halindeki adresin ayrıntılarına dikkat etmeden. Araba giderken düşünceleri ve günün tüm şimdiki zamanı geride kaldı. Çantasına doldurduğu di'li geçmiş zamanlarla günü tamamladı.

mesela belki ana karakter kadındı, belki mekan izmir'di, istanbul'du, venedik idi, belki kadının saçları renksizdi, belki saçının rengi sesinin rengiydi, belki sesi karakteristik bir renkteydi, belki de ana karakter kadın değildi.

28.10.10

tan

tan rengi metaliyle hançer havayı kesti. tutanın elini kesti. gelen ışığı kesti. tutan el titreyecekti ki titremeyi kesti bıçak. kavrandı. kavramlara tutundu tek başına. onu tutanı tuttu sıkıca. titremedi. direndi.

tan rengi hançer taşıdığı ölümü kesti. zaman geldi, teni kesti. akıtması gereken kanı kesti. sevgiyi de kesti, nefreti de kesti. tan rengi hançer, ruhu kesti. tan rengi hançer, ruhunu kesti.

pusluluğun ardındaki karanlığın sonsuzlaştığını görünce tanrılardan biri tan rengi hançer ile geceyi kesti. gecenin ağır yarasından ışık kanadı, güneş aktı. tan rengi hançer karanlığı kesti, ışık aktı dışarı. ışığa yaklaştı, onu deşti ve kesmemek için tan rengine tanrıyı kın etti.

tan rengi hançer tanrıyı kesti. tan rengi hançer, kan rengine değişti. tanrı gitti, kan gitti, tanyeri kaldı. tan vakti, kan ağladı.

sonunda, eskiden kalan herkes gitti.

22.10.10

uykuruşturucu

uyku uyuşturucudur, bebeklerin saf bedenlerine zorla kabullendirilir. bebekler uyurken hep huysuzlanır, istemez, ağlar.
uyku hep fazlasını istetir, dozu yoktur aslında, sarhoş eder bünyeyi, bir sürü kimyasal değişiklik yaratır.
uykusuzluk durumunda piskozlar yaşarsın, titrersin, agresifleşirsin, hastalanırsın.
uyku rüya adı verilen halüsinasyonlar gördürür.
uykuya hep ihtiyaç duyarsın.
uykuyu kötü anlarında ararsın destek olsun diye, bağımlılığındır.
uyku bağımlılık yaratır.
uyku kötüdür.
uyku zaman kaybıdır.

ben bugün hep uyudum.

19.10.10

dolaşmaca

-Başım ağrıyor.
-Hala alışamadın mı yoka bundan keyif mi alıyorsun çözemiyorum.
-Çok ağrıyor..
-Onu yok et.
-Gerçek olan tek şey o belkide ama?
-Saçmalıyorsun, ben de dışarıdan geldim.
-Ama dışarı buradan çıktın.
-Burası gerçek değil.
-Burası senin kadar gerçek.
-Ben gerçek değilim.
-Saçmalıyorsun şu anda.
-Canım yanıyor
-Baş ağrını geçirebilirisin, burada her şeyi yapabilirsin. Beni bile yok edebilirsin. Eğer gerçeksem, dışarı atılırım. Buranın bir parçasıysam, yok olur giderim. Ama baş ağrın senin, kendi yaratımın, buranın olmasından daha da yakın sana, senin kontrolünde.
-Olmuyor.
-Denemiyorsun bile, eminim.
-Gerçekliği hatırlatıyor bana o.
-Kontrolsüzlük isteği?
-Hasta hissediyorum.
-Ölmeye mi çalışıyorsun? Tanrısı olduğun bir dünyada ölemezsin, çok saçma.
-Ölmek istersem, ölürüm ama?
-O zaman devam edersin, ölü olarak. Ama değişmez hiç bir şey, emin ol. Hikaye devam eder.
-İlerde bir çardak var, oraya geçelim.
-Şimdi oynamaya başladın sanırım kurallarına göre. Tamam, ilerde bir çardak var artık. Hafif bir esinti ve belki içecek bir şeyler?
-Güneş yakıyor, esintiyse soğuk..
-Oldu olacak kar yağdır?!
-Hala ağrıyor.
-Başının ağrısıyla ilgisiz şeyler yaparak başının ağrısını geçirmeyi deneyemezsin? Bu çok saçma.
-Bence artık her şey siyah. Bitti, oyundan sıkıldım. Hadi çıkalım dışarı.
-Ben gelmiyorum. En azından seninle gelmiyorum bu seferlik. Hoşçakal, tekrar görüşünceye dek.
-Kırıldın mı bana?
-Hayır, yalnızca sıkıldım. Sen git, sonra görüşürüz. Ben de biraz dolşayım, yeni bir şeyler bulurum belki.
-Kesin bulursun. Bol şans.

18.10.10

block

Öykülerimi kaybetmişim. Parmaklarım her yere baktı, serçe parmaklarım bile! Bulamıyoruz onları, üstelik kim bilir ne zamandır kayıplar. Onlarsız yaşanamayacağını söylediğim zamanları düşününce, bunca zamandır nasıl yaşadığımı merak ediyorum ya da yaşayamadığım zamanları öyküsüzlüğüme vurmaya çalışıyorum. Peki öykülerimi kim çaldı?
Tamam, belki de kendileri kaçmıştır benden. Kurgusallıktan bu denli uzaklaşışımı kaldıramamışlardır.
Hükümsüz falan değiller onlar kaybolmuşluklarında, benimler hala. Başlarına ödül olarak kendilerinin daha nicelerini koyabilirim ama mesela.

çalıntı sözcüklerinizi aklama kampanyası aslında yok

sözcüklerimizi çalıyorlar, farkında mısınız? konuşmalarıyla, tabirleriyle, tabularıyla sözcüklerimizi çalıyorlar! bizler ise onlara karşı koyamadan bırakıveriyoruz sözcüklerimizi kenara, çalınsınlar diye. sahiplenmişliğimiz kaybolmuş..

sözcük çalıyoruz, farkında mısınız? kleptomanlığımız hat safhada, insanların kendilerinden çalınmasın diye sakladığı sözcüklerin birer parçasını kapıveriyoruz fark etmeden her seferinde. kendi sözcüklerimiz yok hala.

sözcüksüzüz.

üstelik kendi ismimiz yerine geçen sözcüğü bile seçemediğimiz bir dünyadayız! veyahut seçtiğimizi istediğimiz gibi kullanamadığımız. tabu, seçtiğimizin kıstasları olması değil; seçtiğimizin bizim seçimimiz olmaması üzerine. ismini sevenlerin ismini sevdirildiklerinden mi sevdiklerini merak ediyorum işte.

sözcük çalma ve çaldırma olayına gelince kastım, insanlar ve kendilerine has kelimeleriydi. bir ortamda çok kalınca, konuşma tarzlarımız o insanlarınkine benziyor her nasılsa. ya da bazı kelimeleri kullanamıyoruz insanlar garipsiyor diye. direnilebiliyor bazen de işte, 'şey' yerine 'hede, bıdı' gibi kelimeler kullananlar ya da sürekli 'peki' demek gibi.
zamanında adamın teki turuncuyu turanj yapmıştı bir haftalık bir çalışma ile televizyonda, hatırlamıyor musunuz?.. insanların kullandığı farklı sözcükleri onların farklılıklarını kaybedip kendimize katma amaçlı sömürüyor, çalıyoruz! tamam, bazen de hoşumuza gittiği için. ben bilinçsiz yapılanlardan bahsediyorum ama.

neyse, öyle.

ayrıca hala kendi ismimizi bile seçemiyor olmamız, sözcüklerin ne kadar adaletsiz kullandırıldığının bir göstergesidir.
ben, eshevar.

17.10.10

tik(-)

-doğrular dans edemez. zaten ikişer noktadan geçiyorlar.
-kübik şeyler yumuşak değil serttir. görünüşleri de öyle. zaten geneli de eleştireldir.
-tahta, çok uğraşmadıkça hep soğuk kalıyor. hayır, olay onun uğraşması.
-insanlar hep sahip olmadıkları şeyleri istiyor.
-suya içilmek istemediğini sorabilmeyi çok isterdim doğrusu zaman zaman.
-ama televizyonun teşhirciliğinden ve izlenmekten keyif aldığından şüphe ediyorum bolca.
-uykusuzluk beni sinirli yapmasa, uyumamak daha eğlenceli olurdu bence. hatta kimseyi yapmasın. hatta hiç bir şey kimseyi sinirli yapmasın.
-varlığımızın ardımızda bıraktığımız kalıntılarımızdan anlaşılabilir olduğu gerçeği doğru, iğrenç, mantıklı, saçma. evet, hepsi aynı anda. sahtesini yapmak çok zor üstelik.
-akla gelen güzel fikirlerin ve düşüncelerin çoğunun kullanılmış, düşünülmüş, yapılmış, denenmiş, vazgeçilmiş şeyler olması ne kadar acıtıyor insanın canını insanlar "aa buldum" diye düşünürlerken değil mi?
-yorumsuzluklarımın içerisinde saklanamamaktan sıkılıyorum artık.
-insanların anlaşılmamak için gösterdiği çabaya hayranım. hayır, anlaşılamaz ve farklı insanı oynamak değil; bencillikten bahsediyorum. insanlar nedenlerini, motivasyonlarını, amaçlarını gizleyerek ya da bunlar olmadan davranarak bulundukları yerlerin huzurunu dürtüklüyorlar, rahatsız ediyorlar bence. ama bilinçsizce izlenen motivasyonlardan bahsetmiyorum, olmamasından bahsediyorum. "işte, öyle, çünkü"den sonra cevap verememek, vermeye üşenmek ya da cevabı bulamamak değil. farklı şeyler, farkı görmeden anlayamazsınız ve bence kimse farkı gösteremez. ben de görmüyorum her zaman. ama gördüm zaman zaman.
-ben çok ukalayımdır. egom kocamandır. hepinizi yer. beni yedi bile, fark etmediniz mi?
-size bu yazıyı hala okuma işkencesini yaptığım için üzgünüm. aslında sadece düşüncelerimi kusmak istedim ve ortaya bu aptallık örneği çıktı.
-hatta susayım ben..
-niye hala yeni tik var burda?
-öeah.
-.

7.10.10

böh.

perşembe, ankara, ek plansızlık, teorik ekilme(pratikte farklı sayılabilir durum), bağırsak bozukluğu, soğuk, yorgunluk, boşluk.

daha ne kadar zorlayabilir bir gün beni sıkılmaya? günün ilk şarkısını dinleyeyim dedim, abuk bir kulaklık varmış burada. ne garip..

o değil de; ankacon geliyor ve tam olarak hazır değil halen oyunlarım. oyun için not alayım, araştırma yapayım demişken google yeteneklerimin çalışmamasıyla boş boş defterime bakarken yakaladım kendimi. bir iki şey karalamışım ama onlar da zaten önceden de aklımda olanlar. yine 1-2 fikir çıkmış. bende bu şans varken kesin boş boş düşüne düşüne tamamlarım senaryoları zaten.

ankara düşünmek için güzel şehir. çok garip. insanlar tek başlarınalar. yanlarında birileri olanların da çoğu tek başına, fark edilebiliyor. izmir'in bir farkıdır belki bu ya da benim topluma alışmamışlığım. ankara'ya gelişlerim ufak kültür şokları yaratıyor bünyemde. flashback'ler yaşıyorum zaman zaman. ve evet, geçmişi hatırlıyorum desem aynı miktarda karizmatik ve kuul olmayacaktı; hıhı.

abuğum değil mi? soğuktan nöronlarım çalışmıyordur. güneş enerjisiyle çalışıyorum ben bence, gündüzleri de daha çok seviyorum. çoğu arkadaşım geceleri seviyor, gece uyanık kalmanın ve bir şeyler yapmanın daha güzel olduğunu söylüyor. katılmak istiyorum, yani denedim falan ama olmadı ne tuhaf ki. şimdi güneş vursa sırtıma güzel olurdu.. üşüyorum hafif hafif.

songs: ohia da güzel grup, dinleyin bence. günün ilk şarkısı olarak bat for lashes - trophy seçmiştim ama şu anda çalan songs: ohia - white sulfur geçti onu sanırım. link vermeye çok üşendim, boş bir anınızda fizy'ye dadansanıza var orada hepsi.

http://fizy.com/s/1lt68x

gruuvşark'ı sevmiyorum ben. bana ne.

1.10.10

adam dedi ki: "votka geçmişi hatırlatır. geçmişim çok güzeldi, çok hatırlamak istiyorum." kastı hatırlamayı çok istemek değil, daha çok hatırlamaktı ve bu nedenle votka şişesini kafasına dikiyordu belkide. bir iki yudumla eşlik ettim. ilkinde denememi istediği için, diğerlerinde öylesine. geçmişi hatırladım mı emin değilim ama kötü şeyler anımsamadım pek. sonrakinde adama baktığımda geçmişine fazla dalıp yere uzanmıştı zaten. konuşmadık çok.

bir diğer yanımda bira ve etkileri vardı sanırım. muhabbet. kapital yapıdan, reklamdan falan sözettik biraz. benim burjuvazi sözcüklerimden rahatsız olup kalktılar bir ara. ya da konuşma bitmişti ve ben başkasıyla konuşuyordum o ara, bilmiyorum. garipti. ama gittiler. starbuck mesela çok kapital ama adamların kahveleri ortalamaya vurunca dışarıda kahve içmeye göre ucuz ve kaliteli bence. ama kabul etmesi çok iğrenç. bazen bazı şeylerin etik olmayıp doğru olması çok can acıtıyor. değil mi?.. ya da etik olup yanlış olması. hayat ne garip? bira ne sulu. neyse. öyle.

bir diğer tarafta şarap vardı. pagos. köpek öldüren, tam anlamıyla. zamanında bir yudumuyla mide sancısı çektiğimi bildiğim şarap her nasılsa güzel bir tada sahipti, artık nasıl bir şans varsa alanda; güzel bir şeye denk gelmiş. neyse, o muhabbet de geyikti. eğlendik ama kısaydı. zaten şarap da çabuk bitti. ne garip şey şarap öyle.

sonrasındaki yeni keyif maddem sözcükler oldu ne garip ki. ben kafam güzelken çok konuşuyorum bazen. konuştuk. iki üç saat. nelerden bahsettik az biraz hatırlıyorum. fröydü(evet, freud kişisi) inatla konu dışında tuttum ki sevmiyorum kendisini. anlamıyor insanlar. neyse; yine konu dışı o. kitaplardan konuştuk, neil gaiman konuştuk, sandman konuştuk, bilimkurgu konuştuk. güzeldi.

bu konuşmaların bazılarına jehan barbur eşlik etmişti mesela. yani müziğiyle. keşke kendisi de eşlik etseydi, sanırım o sesi dinlerdim ben çokça. ne garip sesi var aslında..

şimdiyse evdeyim, son otobüsü kaçırmanın bana kaçırdığı taksi masrafı ve eğlencenin ortasında kendimle ahlaki tartışmalar yapıyorum. hayır, ahlaki tartışmalarımı öğrenmeyeceksiniz. benim onlar. özel. hıh. evet, kendi kendime trip de attım ama çaktırmayın siz, devam edin.

şimdiyse kendimle, hapşuruklarımla ve mesajlarımla baş başayım. size birkaç şarkı; eğer okuyor ve ilgileniyorsanız.

sanırım konseri dinlemekten çok konuştum ve dinledim bugün. bilmiyorum.