24.12.10

kısa kısa not not 2

-"Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun?" The Fall
Çok severim bu filmi. Küçük kızın optimistliği, adamın uyarlamaları, kızın hayal gücü, umutsuzluk, müzikler, öykü, masal, büyü, insan..
-The Fall, Ink gibi filmleri toplayıp saatlerce izleyip sonra uyumak veyahut dışarı çıkıp yürümek gerek.
- Gece Gece'nin "yalan dünya" veyahut "gelemem" adında bir şarkısı var. Abuk bir resmin durduğu bir youtube vidyosundan dinliyordum, şimdi baktım fizy açmadı nedense. Link veremiyorum bu nedenle.
-Ankara'ya gişimi erteledim.
-Yapmak istediğim şeyleri yapmadım.
-Pazar sınavım var. Buca Tınaztepe'de. İzmir'in hiç gitmediğim yerlerinden biri. Uzun ve zor bir sabah olacak gibi..
-Anahtar, tüy, şişe, bazen maske. Boşverin siz ama.
-Benim bazen gözlerim bozulur. Bazen ama; yakını okuyamam, göremem, seçemem.. Ama bu nedense bir türlü doktora gittiğim zamana denk gelmiyor ve onlar bunun nasıl ve neden olduğunu bulamıyor hatta genelde açıklama yapmaya da üşeniyorlar. Onlar en iyisini bilir, değil mi? Evek. 'k'.
-İletişimsizlikten yakınıyorum en fazla, kurmak istediğim iletişim ise bilinmiyor sanırım..
-Tükenmemem gereken zamanlarda tükeniyorum. Tükenme hakkımı talep ediyorum.
-"The Fall"ın sonunda hep üzülür, hüzünlenirim..
-Hala sınava çalışmadım ben aslında, bir ara oturup finalere de çalışmalıyım.
-İki kolye alıp onlardan bileklik yapmayı denedim, oldu mu deneyemedim.
-Elimden geldiğince susmaya karar verdim artık..
-Bazı kelimeler olmadıkları hallerinde daha güzeller ve kişilere haslar, öyle saklanmalı ve kalmalılar.
-Melankoli kokuyor saçlarım, uçları kırık kırık ve tiftik tiftik.. An geliyor, tabiri caizdir ki delleniyorum, kestiresim geliyor. Nasılına karar veremeyip vazgeçiyorum. Aklımdaki şekillerin hiç birini yapamayacağımı oldukça iyi biliyorum aslında, o da çok şey değiştiriyor.
-Sigara hiç sevmem. Kokusundan hazzetmem. Aromalılarını falan da denedim az biraz, onları da sevmedim. Her ne kadar dudaklarımda çikolata tadı bıraksa da kaptan blek bile kötü bir tada sahip. Pipo çok güzel kokabiliyor, tadı da idareder denebilir. Nargilenin tadı çoğunlukla güzel. Canım nargile istedi, ordan bu konu geldi. Öyle işte.
-Az önce yanlış bir tuşa bastım ve tüm bu yazılar kayboldu. Üzgünüm ama draft'a kaydedilmiş hepsi, sizi bu işkenceden kurtaramadım.

dünlük

dün gece bir an dellenip blogun renklerini falan değiştirdim. çok göz yorucu oldu sanki ama, bilemedim.

Bugün 10 kilometre kadar yavaş yavaş yürüyüp, uzun zamandır ilk defa dışarıda yalnız yemek yiyip, müzik dinleyip, kararlar verip, düşünüp, yorulup dinlendim. Sanırım kendimi daha iyi hissediyorum artık. Şehrin eskiden çok aşina olduğum ve artık hiç uğramadığım bazı sokaklarından geçtim tekrar tüm beğenmediğim anılarımı gözlerimin göremediği yerlerde bırakarak. Eğlenceliydi aslında ya da sıkıcı değildi diyelim.

Hayat çok garip.
Hayat çok zor.
Hayat çok abuk.
Hayat çok sıkıcı.

Başıma gelen şeylerin yarısı benim suçum. (ama suçum olmayan bir yarıya sahibim ve sahip olmayanları gördükçe kendimi biraz daha iyi hissediyorum fakat onlar için üzülüyorum falan..)[tekrar okudum da, çok ukalacaymış gibi düşünülebilesi bir cümle kurmuşum ama aslında anlatmak istediğimi anlatmak için daha fazla açıklama yapmaktansa bunu yapmayacağımı uzun uzun yazmayı tercih ettim şimdi nedense]

Yarın o unutup durduğum buğday poşetini alıp Konak meydanda ve Üçyol'daki parkta kuş doyurmayı planlıyorum.. Üşenmeyip yapmam dileğimle. Eşlikçi veya destekçi kabulümdür. (o_O)

23.12.10

ne ile yıkayınca temizleniyordur ki ruh?..

Dinginliğe ulaşmak için arı bir ruha sahip olmanın gerekliliği ve dinginliğin insanın önündeki engelleri aşmasına yardım edeceği üzerine bir şeyler söylendi, ne kadar ironik geldi anlatamam. Ne ruhumun olduğuna (ruhlara inanmıyorum değil, ruhumun olduğuna inanmıyorum pek sadece. kişisel bir durum yani) ne de dinginliğin yolunun onu arındırmakta olduğuna inanmayı başarabiliyorum. O işe, o kadar işe yarayan bir dinginlik varsa da bunun yolunun ruhtaki kötülükleri temizlemek olması inandırıcı gelemiyor. İki cümle arasında uzun uzun düşündüm aslında ama yok yani, çok garip. Üstelik nasıl bir kir ki bahsettikleri? Kıskançlıklar, kinler, hırslar, haksızlıklar, takıntılar, korkular belki kararsızlıklar.. Ne çok 'k' varmış böyle. Nasıl kurtulunur ki bunlardan? Ya da tüm bunlardan kurtulunca ben hala ben olur muyum? Ama düşünüyor bazen insan, huzurlu bir süreç geçirdikten sonra daha iyi hisseder ya kişi kendini. O huzur anlarında tüm bu k ve benzerlerini düşünmezsin zaten, kısa süreli kurtulmuş sayılabilirsin. Acaba bahsettikleri bu tarz bir şey mi?..

Aslında kafamı asıl kurcalayan soru, cennetin yolunu görsek tanır mıyız yoksa o olmadığını düşünebilir miyiz?..



Odamda bir poşet buğday var, bir ara Konak'a gidip güvercin beslemek istiyorum. Ardından vapura binmek amaçsızca. Belki Alsancak'da sıcak bir kahve ya da sıcak şarap içmek. Muhabbet edilebilecek birilerinin eşliği. Bir iki sahaf kurcalamak ve güzel kitaplar bulmak. Bunları yapabilsem ruhum biraz temizlenebilir belki mesela. 

22.12.10

Gitmeden önce bir kahve daha

Sabahın köründe uyanmışlığın işe yaramazlığının fark edilip uyumak için saati çok geç bulmak ve aslında yapacak hiç bir şeyin olmadığının fark edilmesi. Önceki gecenin ana konularından birinin bu boşluk durumu olması ve çaresiz hatta belki laubalice çözümler düşünülmesi. İmrenilip yapılamayanlar, imkansızlıklar, imkansız gelenler..

Hani sanki uyanınca her şey değişecekmiş gibi hissettirip kendisine çeken bir uyku vardır ya göz kapaklarına bastıran, işte onunla doluymuş gibi sanki tüm vücut bazen. Miskinlik, uyuşukluk ve kendine itiraf edemediklerinin seremonisi var kulaklarda uğuldayan. Gerçek çok ama çok uzakta ama hala keskin hala sivri hala acı..

Eskiden bir nebze hayata tat ve renk katan sözcükleri birleştirip yazılar yapmaca oyununun bile bir eğlencesi hatta daha da kötüsü, oynamak için bir nedenin kalmaması ve boş boş oturmak kişinin kendine yaptığı bir işkenceden başka nedir ki? İstemsizce kendini kırbaçlamak gibi..

Bir iş, bir uğraş bulmalı..
Uykum var..

0,1,2

13.12.10

ve adam bir şarkıya tutuldu..

Boşluğa baktı adam uzun uzun. Çoktan uzaklara dalmıştı gözleri aslında; ucuna yem misali kalbi takılmış aklının kancası ve yeni bir şarkıdan yapılma misinasıyla.. Kendine gelmeye çalıştı ama zihni, şarkıya tutunmayı tercih etti can havliyle. Anılarında canlandı şarkılar ve onlara tutunuşları. Ağzı buruldu, kil bir bardakta ağız dolusu tadılacak sıcak şarap diledi yanında olması için; olmadı. Yeterince inanmıştı aslında ama neyse. Bir kadeh kırmızı şaraba hatta şişenin dibinde kalmış bir yudum köpek öldürene bile razı olabilirdi aslında.. Ama hayır, o kadar aşağısı şarkıya hakaret olurdu. Bu geceyi ona bağlayan yegane şeydi o şarkı. Ruhunu bedenine, bedenini dünyaya bağlayan altın iplikti şarkı.

Akustik olduğunu tahmin ettiği gitarın tıngırtısıyla okşandı ruhu, müzik kulağı hiç yoktu aslında. Sadece duyardı o, anlamazdı. Anlamak için fazla aptaldı çünkü aptal olmasa bu kadar duymazdı. Belki, aslında hiç bir şey duymazdı ve yalnızca çok aptaldı. Oltanın ipi oynadı, titreşti kalbi ve zihni. Dağıldı düşünce bulutları. Şarkı bitti ve yeniden çalmaya başladı..

Cümleler geldi, cümleler gitti. Şarkı defalarca çalmaya devam etti. Şarkı dürüsttü, inanılasıydı, her güzel şey gibi. Şarkı değişmezdi, paranoya şarkıyı zehirleyemedi diğer her şeyi zehirlediği gibi. Şarkılar hiç yalan söylememişti. Şarkılara hiç güvenmesi gerekmemişti. Şarkılar aslında gelip geçmişti.. Cümleler geldi, cümleler gitti. Pek çok düşünce silinip nisyana gitti. Şarkıya nasıl güvendi ve tutundu?. Şarkı onu hiç düşürmemişti. Şarkı onu hiç tutmamıştı. Şarkıların bu düzlemde hiç işi olmamıştı.. Bir şarkı onu düşürse, diğer tüm şarkılardan kuşkulanacak olmasından korktu. Her şeyde böyle olmamış mıydı? Merdivenden ilk kayışından önce merdivenlerden kayılabileceğine hiç inanamamıştı. O eski odun sobası elini yakana kadar sobaların o derece kızgın olabileceğine hiç inanamamıştı.. Daha önce hiç bir şarkı tarafından yüzüstü bırakılmamıştı. Cümleler geldi, cümleler gitti.. Şarkıya tutundu, boşverdi.. Ne zaman bittiğini kestiremedi şarkı tekrar başladı ya da nakarat zamanı geri geldi.

Şarkı adamın kalbinin derinliklerindeki bir şeye tutundu, sarıldı. Şarkı işini biliyordu adamsa düşünmemeyi tercih etti. Aslında düşündü, gözlerinde oluşmaya çalışan minik ve tuzlu su damlalarına engel oldu. Şarkının sarıldığı şeye değil, şarkıya baktı. Şarkı bitti ve yeniden başladı. O ise sadece baktı.. Ağzı buruldu, bir yudum sıcak şarap diledi ama hayat her çok istenen dilekteki gibi bunu da beklemeye bıraktı. Şarkı bitti ve yeniden başladı. Zaman, her eğlenceli anı kıskanışı gibi bu anı da kıskanarak hızla geçirdi kendisini.. Şarkı bitti ve yeniden başladı..

O gece adam, o şarkıya aşık oldu işte bu şekilde. Şarkı onu tuttu, kendine çekti, sıcacık hissettirdi. Adam gözlerini kapadı, şarkının ardını aklına getirmeye ürktü. Üzerindeki yaraları örttü.. Şarkı, melodileriyle adamı usulca öptü. O gece adam, şarkıya aşık oldu. Ruhunu şarkıya bıraktı.

İrkildi adam, yüzü katılaştı ve öylece durdu. Şarkıyı çalan müzik çaları susturdu. Sessizliğin içinde, zihnindeki şarkıyla bir süre sadece öyle durdu. O gece adam, bir şarkıya aşık oldu. Şarkıyı ve şarkının tutunduğunu seyredip durdu. Tadını hayal ettiği şarap ile sarhoş oldu. O gece adam, öylece boş boş durdu..

Gözlerini güzel düşlere kapatıp çok ama çok uzun zaman sonra, ilk defa, rüya görme umuduyla uyudu..

8.12.10

kısa kısa not not

Kudzu muhteşem bir bitki. Hep büyüyebilen, önüne geçen her şeyi kaplayan bir sarmaşık türü kendisi. Binaları kaplasın, arabaları kaplasın, buzdolaplarını kaplasın, şehri kaplasın istiyorum! Tüm gürültüyü yesin istiyorum! Dünyayı kudzu ile kaplayıp üzerine yeni bir dünya kuralım istiyorum. Bugün dünyayı yok etmek değil, değiştirmek istiyorum. Bugün kendimi değiştirmek istiyorum.

Zaman zaman gelip gider ya hani zihindeki isyanlar, onun gibi işte. Seslere, tıkırtılara, çınlamalara, cızırtılara anne karnından alışıyor belki artık insanlar. Orası bile sessiz değil artık. Her yönde gürültü var, kafalarımızın içi bile dolup taşıyor gürültüyle. Mutlak sessizliği bulduğumuzda, avazımız çıktığı kadar bağıracağız hepimiz.

Bundan istemek istiyorum aslında ama, neyse. Siyah, kırmızı belki bordo olan. Siyah kürk(fur?) olan falan. Takar mıyım bilmiyorum, bereleri hiç sevmem. Alsam takabilirim aslında. Amma ve lakin sonra toplum bana ne takar, bilemedim. Ben insanlığı hiç istediğim gibi sevemedim..

Bence her yetişkin Küçük Prens okumalı üç ayda bir defa. Tek düzeleşmiş hayatın bize unutturmaya çalıştığı bazı bizi biz yapan ayrıntıları hatırlayabilmek amacıyla sadece. Asimile, dejenere olmamak için..


Girls in Hawaii dinliyorum bu aralar. Fizy'de bulamadım. Plan your escape, Catwalk falan öneririm ama. Özellikle Plan Your Escape güzel. En azından ben sürekli dinliyorum sanırım.

LastFM'im oldu benim. Formspring'i de geri açtım nedense. Neyse, kendim hakkında fazlaca dedikodu yaptım sanırım.

Sebep olduğum tüm sıkıntı ve zaman kaybı için özürler.

6.12.10

emoldumben

Her nedense bir süredir kelimelerim birleşip cümle oluşturmakta zorlanıyorlar. İlgimi toparlayamıyorum sanki. Anlamsız cümlelerle dolu tüm yazılarım. Defterime aldığım ufak notlar bile. Cümlenin başı ve sonu arası iletişimsizlik var resmen. Farklı dünyaların insanıyız, aşkımız imkansız muhabbeti yapmaya başladılar. Birinin dağı delip su getirmesi gerek. Bu biri ben miyim? Doğrusu henüz bu cevabı bulamadım. Bu dağınıklığımın nedenini bulmakta zorlanıyorum.. Az kitap okuyorum belki şu aralar ama daha da az okuduğum zamanlar oldu. Çok televizyon izliyorumdur belki, buna suç atabilirim. Belki kafam karışıktır. Belki çok rüya görüyorumdur. Belki tatil lazımdır, ki bunun bahanesi asla bitmeyecek zaten o nedenle kesin tatil lazımdır.

Ben diyorum ki; yaşlıyım. Restore edilmesi gereken eski bir bina gibiyim. Kendimi yıkmaya kıyamıyorumdur belki. Ah kimi kandırıyorum kendimi yersizce, yüzlerce yıkışım vardır eminim ki tarihimde. Huzur arayışımın çıkmaz sokağındayımdır belki.

daha fazla huzur gerek.

emo eshe sustu.

bençoksıkıldım.

1.12.10

annem garip kadın.

eshe ders çalışmaya çalışmaktadır
anne: hadi allah zihin açıklığı versin
eshe: olmayınca zihin vermiyor işte ama, sorun orda
anne: versin işte!?! çalış!
eshe: (o.O)

23.11.10

nim

nim.

bu öykünün ve sonra garip bir şekilde bir çeşit ünlem olarak "nim" kullanımının garip bir yeri var bende. öykü, okuduğum ve en sevdiğim yazılardan biri doğrusu.

eğer çevirmenin ufak notundaki bilgiler doğruysa klinik psikolojinin bulunmasından öncesine dayanıyor yazının yazım tarihi.

keşke bir nimim olsa, mavi olsa. huzur getirse.

reklamlar?

çok sıkıldım. yarın sınavım var falan. burayı kirletmek istiyorum. link verince google'nin pagebilmemnesi artıyormuş. eski blogumun yükseki yeterince. onu geçsem yeter, eshevar yazınca burayı bulabileyim en azından ilk sayfada falan. neyse; biraz laklak yapasım geldi mesela ne yapsam falan.

mesela oyun günü yapıyoruz, hatta arada yapıyoruz biz bu işi ama olsun yani. oyun ne oyunu diyecekseniz frp işte. açıklamaya üşeniyorum ama. zaten açıklasam da nasıl açıklarım çok iyi bilmiyorum şu anda çünkü insanlar frp diye ilginç şeyler oynuyorlar. neyse; bilim-kurgu oyunu oynayalım şeysi yapıyoruz mesela shelter'da. bir şekilde ben işin içine girdim ve hatta bir şeyler yapma görevi aldım hatta ve hatta benim doğrudan ilgilendiğimi düşündürtmeyi başarmışım insanlara bununla. neyse; merak ediyorum aslında insanlar ne kadar alakalı bilimkurgu ile. gerçek bilim-kurgu ile. örneğin star wars bence bilim-kurgu değil. bilimkurgu bir miktar sistem eleştirisi içeren, genelde siyasi yönü olan ve bolca ütopya/distopya konsepti barındıdan bir olgu bence. insanı, sistemi, davranışları, düzeni, geçmişi, olasıyı eleştirmesi tüm işi. tabii günümüzde uzay gemisi, lazerli silah, yaratık falan bilim-kurgu kabul ediliyor nedense. garip. oyun açmalı mıyım, açarsam ne açmalıyım hala bilmiyorum tabii. bladerunner'ı bir türlü okuyamadığım gerçeğiyle yüz yüze kalmamı sağlayan bu düşünceler esnasında en azından filmi hatırlayıp o dünyayı mı kullansam demedim değil. belki dark city ya da idiocracy falan. güzel filmlerdir bu arada, tavsiye ederim yani. bir ihtimal de gidip insanlarla bilim-kurgu muhabbeti yapmak ama bunun için kimler olur, bu muhabbeti yapması muhtemel kişilerin oyun oynuyor olma olasılığı falan derken iş garipleşiyor. neyse; çok uzattım bence.

16 aralık'ta jehan barbur konseri varmış. sevindim çok. gidebilirim diye ummaktayım. daha önce eski doğalgaz fabrikasındaki konsere gitmiş ama muhabbet falan etmekten dinlememiştim pek. o zaman çok bilmiyordum da zaten, sonradan sevdim denebilir. ama güzeldi, rahatlatıcı bir sesi var kendisinin bence. etrafımdaki insanlara şimdilik çok sevdirmeyi başaramadım ama kendisini.
kendisinden örnek şarkı olarak şu, şu ve şunu verebilirim şimdilik. hadi bu da olsun. yeni albümünün hepisini dinlemeliyim tabii bir ara bence.

kendimi üşengeçliğimden kurtarıp dreamcatcher yapmaya ikna edemedim bir türlü, hala. halbuki yapımını anlatan hede bile var elimde..

etrafı bu kadar kirletmek yeter bence. sustum tamam.

ne dedim ben?

melodilerin boşluğundan fırlayıp sizi anıların içine çeken pençe sürtülüp yaralandığınız kırılmışlık parçalarını yetersiz bir işkence bulup sıkabiliyor bazen.

kendimize kızmışlıklarımı sakladığımız küçük delikleri insanlar görmesin diye gizlerken kendimiz de kaybedersek ne ala. egomuzun yeni silahları olarak kullanacağı bu ufak karanlıklar dışavurumda bilinçaltımızı suçlayabileceğimiz yeni bir yön yaratabilir. ancak farkındaysak onların, ters tuttuğumuz bir silah gibidir saldırı altındayken. savunmak için ateşler, kendimizi yaralarız.

talihsizlikler dizilerine alışmışlığımız onları kabullenmişliğimiz anlamına gelmese bile onları kendimize çektiğimiz anlamına geliyor belki gerçekten. varolacağını farkında olmadan kabullendiğimiz gerçeklerimiz var hepimizin; hep "olmasından en çok korktuğum şeylerden" diye isimlendirip aslında hiç düşünmediğimiz.

sevdiklerimize daha fazla yalan söylediğimizi düşünürüm hep. küçük şeyler. nasılsın ve ne yapıyorsunlara verilen hiç cevapları, hızlı naberlere verilen iyiyimler minik örnekler. can sıkıcı ufak ayrıntıları kendi gözlerimizin önünden atamadığımızda onlarınkine bulaştırmak istemeyiz kimi zamanlarda. onlara yalan söyleriz. yalan söylediğimizi fark etmeyiz bile. aslında yalan değildir o.
ben aslında yalan söylememeye çalışıyorum, cidden.

eskiden noktaları sevmezdim cümlelerin sonundaki. sınırlanmaktan hoşlanmayacağını düşünürdüm cümlelerin, tümcelerin, anlamların. sonra geçti..

korkuyorum bazen sürekli kullandığım falan kelimeleri, ki bağlaçları, minik pekiştirmeler toplaşıp bir canavara dönüşüp beni yiyecek diye. evet.

aynanın ardındaki ben değilim. görünüşümüz aynı olmak zorunda belki onunla ama o bence ben değilim. benzemiyoruz. ve ben bakmadığımda, o yaşamaya devam ediyor. tıpkı o bakmadığında ben devam ettiğim gibi. ya da belki ben bakmadığımda, o bakmaya devam ediyor..

ne dediğimi anladığımı sanmıyorum. aslında ne dediğimi anladığını da sanmıyorum. tabi ben anlamamışken sen anlamışsan aslında bu iyi bir şey olabilir zira en azından anlaşılabilecek bir şey söylemiş olabilirim ki işin garip kısımlarından biri bir şey anlatmaya çalışmıyor olmam.

her ne kadar sürç-i lisan ettiysem affola..

20.11.10

sıkıntısalçığırmalar

-bahanelerin ne oldukları önemli değil nedense ama bana ne ya da sana ne derken konunun ne olduğu önemli ki ne'ler ayrı yazılıyor. bahanedeyse bitişik.
ne?

(metnin orjinali)
[01:00:32] Eshevar says:
bahanenin ne olduğu önemli değil bu arada
[01:00:37] Eshevar says:
ama mesela bana ne derken ne olduğu önemli
[01:00:43] Eshevar says:
bu nedenle ne ayrı yazılıyor
[01:00:47] Eshevar says:
bahane'de ise bitişik
[01:00:48] Eshevar says:
evet


-twitter'a bird_flu adlı bir virüs dosyası atmak gerek mesela.

-birini güldürmek ve birinin size gülmesi arasında bazen kocaman bazense minicik görünen bir fark olması. gördünüz mü? ben görmedim.

-canavar bizi yemeden önce de biz canavarın midesindeydik. canavar bizi midesindeyken yedi. canavar aslında kendi midesinde. canavar bizi yedi. canavar bizi zaten yemişti.

-kafamın güzel olası var.

15.11.10

sözcüklerim var benim

-el yapımı mucizelerden ümit kestim artık, ev yapımı huzurlar yeni gözdem. bir de hissetmeyi başarabilseydim yalnızken. insanların hissedişlerini paylaşmaya alışmışlığımın nedeni kendi hislerimin körelmişliği mi acaba. yalnız yemek yemekten dahi keyif almam çoğunlukla. elin yaptıklarındansa kendiminkilere bakmalıyım sanırım bir süre. belki böylece hayat da dengesine döner keyfi yerine gelir de.

-anladığımızı sandığımız insanların en az anladığımız insanlar oluşu, anlama işini bile tembelliğe vuruşumuzdan kaynaklı sanırım. veyahut uzamasını izlediğiniz bir bitkinin boy atışını fark edemememiz gibi bir şeydir belki de. anlayabiliriz anlık olarak ama genel olarak anladığımıza inanmamız kendi kandırmacamız sanki. belki. kim bilir? ben bilmem. bilsem, bunu düşünmem.

- bu soru, bu da cevap. optimist yanımın bırakmamı ısrarla tembihlediği şarkılardan biri daha.

-içinde müzik çalan bloglar çok garip. benim tarihi eser modundaki bilgisayarım onları daha yavaş açmakla kalmayıp onların müziğiyle o an benim dinlediğim müziğin birbirine girmesinden dolayı ortaya çıkan kaos baş ağrımı çok ilginç düzeylere getiriyor. ha, şu bir gerçek ki bazısında çok cici şarkılar çalıyor. sırf bunu söylemek için bir yerlere yorum yapasım geliyor ama sonra saçma bulup vazgeçiyorum. insanların yazılarına yorum yapmak konusunda beceriksizim sanırım ben de.

-"I'm looking for more friends to play with in Island God. Join me as a neighbor, there are never too many gods!" şeklinde bir aplikasyon davetiyesi geldi feysbuktan. zaaflarımdan birinin saldırıya uğradığı hissindeyim ama direniyorum şimdilik. evet, tanrıyı çok ama çok kıskanıyorum.

-facebook'u kapatma isteğimle ve tersi yöndeki isteğimle tartışıyoruz arada. event falan takibi için çok kullanışlı ama onun dışında bir o kadar da gereksiz artık. sayfamdakileri tanımıyorum, hatırlamıyorum, konuşmuyorum, sevmiyorum. yani hepsini değil de, var böyle insanlar. güzel güzel 100'e indirdiğim liste yine 160 falan olmuş. 300 falandı sanırım önceden. kim ki bu insanlar. telefonumun rehberi bile bu kadar değildir bence ki telefonumun rehberinin bile çok çok azını aktif kullanıyorum. ilk okul arkadaşlarımla görüşmüyorum, konuşmuyorum, onlarla ilgili hatıralarımı hatırlamakta dahi oldukça zorlanıyorum. -hoş, geçen seneye dair olan hatırlarımı hatırlamakta da zorlanıyorum ben ama neyse- garip şey. kapalıya yakın hale getireyim dedim en son. bakalım zaman ne gösterecek.

-sadece neil gaiman'ı takip etmek için twitter kullanıyorum aslında. diğer her yazdığım, izlediğim falan filan bu olayı kapatmak için komplo. evet.

-bir yanım izmir'den nefret ediyor ötekisiyse ona hayran. hayran olan sevgisinin platonik olduğuna inanıyor ve kendince kanıtları olduğunu söylüyor ama, işte o biraz garip.

-daha çok yazasım vardı, çok şey aklıma gelmedi ayrıca çok yazılardan da hoşlanmadığımı hatırladım. öyle.

spor sağlığa zararlıdır

ne garip bir dündü. sabahın erken saatlerinde asker emeklisi, zar zor yürüyen ve kafası pek bir garip çalışan bir amcanın yolumu kesip kendisine hastaneye kadar eşlik etmesini istemesiyle başlayan günde zihnimi amcanın "alfabenin ilk üç harfi nedir?"(a, l, f evet.), "türkiye'nin en karanlık yeri neresidir"(bodrum, evet), "istanbul'ta bir tane, izmir'de iki tane ankara'da hiç olmayan nedir?"('i' ve bence bu başarılıydı. daha doğrusu amcanın soruları sıralayış şekli de oldukça iyiydi. sanırım bunu yapıyor iki üç günde bir birilerine) gibi sorularla yarı uyandırıp yarı bulandırarak bomba gibi bir başlangıç yaptık. sürekli yokuş aşağıya yürüyünce kordon'a çıkacağımı bildiğimden, farklı ve olabildiğince daha önce geçmediğim yerlerden geçerek yürümeyi deneyip bir an kendimi onbeş yirmi yıl öncesinde bulduğumu zannettiğim bir sokağa denk geldim. eski markaların teneke kutuları istiflenmiş bir bakkal, eskimsi görünüşlü binalar, bir küçük hırdavatçı-tamirci sonra geçtim tabii oradan ama bir an zamanda bir boşluk bulup bulmadığımdan ya da neverwhere'e geçiş yapıp yapmadığımdan şüphelenmeye başlamıştım.

buluşma yerine gittiğimde bekledim. evet. ama bu normal bir şey bence. bundan 3-4 sene önceki garip arkadaşlıklarımın bir kalıntısı olan ve izmir'de yaygın şekilde görüldüğünü düşündüğüm geç kalma hastalığımdan kurtulmaya çalışma çabalarından biriyle 5-10 dakika gecikerek gelmeme rağmen kimse yoktu. sonra geldiler tabii. güzelyalı civarında bisiklet kiralayan yerler varmış. oradan birer bisiklet kiraladık, 10-11 kişi falan ve yola koyulduk. düşünüyorum da, ben en son 10 sene önce falan binmiştim sanırım bisiklete ki annemle ben evden çıkmadan önce yaptığımız muhabbette annem bu fikrimin çok saçma olduğunu muhtemelen benim bisiklete binmeyi bilmediğimi artık falan filan düşünüyordu. hatta anneme "en kötü ölürüm" falan diye geyik yaptığımda annem bana "daha kötüsü var, sakat kalırsan falan ne yapacaksın" dedi. annem garip kadın. günümüm dumuru buydu evet, yaşlı amcadan önce oldu üstelik. unutuluyor işte. neyse; bir iki sendeleyip alıştım bisiklete öyle.

üçkuyulardan vapurla karşıya, bostanlı'ya geçtik ve oradan sasalı'ya doğru ilerledik. yol üzerinde izmir'in olası en sessiz yerlerinden birkaçıyla karşılaştım ve mutlu oldum. muhtemelen hepsi benden daha sportif olan insanlara yetişmeye çalışmakla hırpaladım kendimi. gidiş uzun ve yorucuydu. sert selelerin gazabına uğramış tüm bizler düz bir yerlere oturmanın rahatlığını sasalı'da gördük. mangal falan yakıldı, konuşuldu vesaire. hatırlamıyorum, yorgundum. önceki gün yanan yağmurun azdırdığı sinekler hepimize saldırırken akşam yaklaştıkça sayılarının artacağını ve karanlıkta o yolu geri dönmenin zor olduğunu(ışık yokmuş hiç) anlayarak geri döndük 1-2 saat sonra. yolda sivrisineklerin yoğun saldırısıyla karşılaştık. gözüme 2-3 defa sinek kaçtı. en geriden gelen olma ünvanımı gidiş yolunda alıp, dönüş yolunda da korudum. diğer bisikletlerin fazla yaklaşışına paniklemem üzerine bir ara her yanım sarılarak korkutulmaya çalışmam ve "hepinize aynı anda çarparım bence ben!?" diye bağırışım üzerine dağılmaları da ilginçti tabii. güzel gündü. yer yanım ağrıdı. sanırım toplamda 30km kadar bir yol yaptım.

ertesi gün olan bugün her yanım ağrıyor. deyim falan değil, her yanım. dilim ve dişim belki ağrımayan yerlerimdendir mesela. tenimde ağrımayan yerlere denk gelen kısımların çoğunda da sivrisinek ısırığı var. ayrıca insanlar sert selenin kendilerine batmasından şikayetçi olurken ben sert seleden dolayı kendi leğen kemiklerimin bana batmasından dolayı acı duyuyorum. zayıf olmanın zararlından biri daha işte. neyse;

gittim 2-3 internet hesabımı kapattım. feysbukumu temizledim biraz bilgilerden. telefonumu kapattım uzunca bir süre. inzivaya çekilesim var tabii bir de. çelişesim geldi.

günün yeni konusu: benimle doğrudan ilgili ve üzerimde etkili olup benim etki edemediğim şeylerden daha az nefret etme yolları bulmak.

12.11.10

bana bir masal gerek

işte tutunmuşum yine düşen düşlerimin kıyısına. yer kalmamış basacak ayak. kimse anlatmıyor çimleri artık. kimse görmemiş ama herkes biliyor ormanların içini. bana masal gerek! gerçekliğim kaçıyor ellerimden!

hey! sen; düşleyen, düşlenen. ne? bakma öyle, elbet birini ya da bir şeyi düşlüyorsundur ki elbette birileri ya da bir şeyler de seni düşlüyordur. şimdi bırak bunu, bir masal gerek bizlere; ölüyoruz. korkmaktan vazgeç, ölünce bitmiyor burada işler. masal bu, öyle devam edebiliyoruz ama kötü yine de. ölmek istemiyoruz. ölmek istemiyorum. bir masal anlat bana, bir masal başlat bana. ben anlatırım, büyütürüm onu. sen varsın,biliyorum. ben yokum. varolmam için masalına ihtiyaç duyuyorum.

hey! sen, düşleyen! bir masal anlat bana! bir masal gerek bana! masalın gerek bana! ki gerçek olabileyim..

6.11.10

tedbili kıyafet gezmek gerek bazen

haydi benimle gel! seni bir yere götüreyim! bakma öyle, acele et ve hazırlan. nasıl bir yer diye sorma, süpriz olacak aslında ama dikkat etmen gerek giysilerine unutma. rahat bırak o dolabı, dinle beni önce bir; en güzel gülümsemeni giy şimdi üzerine, kıyafet kontrolü varmış kapıda. mantıksız falan deme bana sakın, giy işte gülümsemeni. ne bakıyorsun öyle? seçemiyor musun? gıdıklayıp yardımcı olabilirim istersen? hayır, kötü kötü bakmamalısın gülümsemelisin. bu yetersiz, daha canlı. hayır, şimdi de çok yapmacık oldu. içten gülmen gerek. başarabilirsin biliyorum! hah, oldu sayılır. hadi gidelim!

tamam, dolabı yeterince kurcalatmamış olabilirim ama ihtiyacın olan kıyafet orada değildi ondan bakma bana öyle kötü kötü. gülümsemen gerekiyor senin orası için. hadii, en azından numara yap bir süre. girene kadar, orada numara yapacağını sanmıyorum zaten. hayır, seni gülümsetecek bir yere götürmüyorum. gülümsetecek bir yere götürsem neden ön koşul gülümseme olsun ki? anlamıyorsun bence sen bu işlerden. ya da unutmuşsun. belki özel olarak düşününce o şekilde düşünülemiyordur bu, neyse önemli değil. sen gülümse ve bana bırak gerisini şimdilik.

evet aslında, gittiğimiz yerde zaten gülümseyeceksin. ama oraya gülümsemeden girersen neyin seni gülümseteceğini muhtemelen asla göremeyeceksin. nasıl mı? şöyle diyeyim: "gülümsemeyi bilenler ve gülümseyebilenlerin bizimkine bitişik ve yapışık ama bambaşka bir dünyası var aslında." merak etme, görünce kesin tanıyacaksın..

5.11.10

umut

adın umut olsa ya? olmaz mı? insanların sana seslendikleri, kağıt üzerinde varolduğunu gösteren kimlik adlı garip belgedeki ön adını falan demiyorum ama. adın umut olsa ya diyorum. umut olsun adın. adın umut olsa, sen gelince gülümseriz biz. kızgınlığımız gider, sıkıntımız gider. adın umut olsa, sen varken daha çok eğleniriz çünkü eğlenmek için yapacak bir şeyler bulmamız daha kolay olur. anlıyor musun? adın umut olsun mu? peki adın umut mu?

adım umut olsa ya? olmaz mı? bana seslenecekleri, kağıt üzerinde varolduğumu gösteren kimlik adlı garip belgedeki ön adımı falan demiyorum ama. adım umut olsa ya diyorum. umut olsun adım. adım umut olsa, gelince ben gülümseyebilirsiniz. kızgınlığınız, sıkıntınız gider. adım umut olsa, birlikte yapacak bir şeyler bulmamız daha kolay olur belki. anlıyor musun? adım umut olsun mu? adımdan umudun olur mu?..

yürüme

dans eden minik siyah ateşleri izliyorum gözerime sarılmış koyu, renksiz kumaşlarla. bacaklarım kırık, yürüyorum. bastonuma dayanıyorum zaman zaman ama ne ellerim var ne de kollarım.
ne garip aslında. ne yaptığımın farkında bile olmadığımı fark ettim ne yaptığımı adımdan iyi bildiğimi sanırken. hatta adım bile aklıma gelmedi bir an. ne kadar çok adım var? ne kadar çok sesleniş hatırlıyorum böyle bana ithafen yapılmış. farklılığın söyleyenler, ses tonları ve anlamlarından mı yoksa kelimeler ve harflerden mi olduğunu ayırt edemiyorum. bacaklarım çok acıyor. yürümeye devam ediyorum ama aslında yürüyemiyorum. yürüyemeyecekken nasıl devam edebilirim ki yürümeye? dayanağım var ama! bastonum yanımda. hep yanımda olmuştur. neyden yapılma hatırlamıyorum. hep ılıktır biraz o. kıvrımları yumuşak, pürüssüz ve narin. aynı zamanda katı, kuru ve sert. yardım ediyor yürümeme. ellerimi hissetmiyorum, bileklerimde ağırlıklar. eziyorlar ellerimi. canım yanıyor. çok acıyor! .. bastonuma tutunuyorum ama neyle hiç bir fikrim yok. bastonuma tutunuyorum ve yürüyorum..
atmaya devam eden ve bu konuda ısrarcı bir kalbim var ama. bulunduğu kafesin sınırlarını zorlayıp çıkmak ve göğsümdeki tüm kemikleri parçalamak için kendini harap etse bile var. atıyor. hissediyorum. ağır, metalle doluymuş gibi ağır. kendini dışarı atıyor sürekli. yumruk yiyor gibiyim ama içeriden doğru. o vuruyor, ben adım atıyorum. o beni itiyor. ayaklarım yeterince acıyınca, onu hissetmeyebiliyorum..
gözlerimi bağlayan koyu, renksiz örtü kaşındırıyor yüzümü. yüzüm ıslak ve demir kokuyor. tuzlu bir tad vardı eskiden, alıştım ve geçti artık. acıyor yanaklarım, dudaklarıma şekil verilmiş; değişmiyorlar. kabuk çatırtısı geliyor ağzımı aralamaya çalışınca. biraz daha demir kokulu, tuzlu sıvı akıyor ağzıma. genelde denemiyorum.. gözlerimin etrafı koyu, renksiz bir kumaşla sarılı. etrafımda simsiyah, karanlık alevler dans ediyor biçimsizce ama düzenle. yürüyorum. canım yanıyor.
huzura yürüyorum. bacaklarım yok, yürüyorum. tutanağım yok, tutunuyorum. gözlerim yok, görüyorum. yaşamım yok, yürüyorum.

belkide sizi zayıf kılan, yalnız bıraktığınız ruhunuzun acısıdır. en son ne zaman beslediniz onu? ben beslemedim. benim ruhum yok. sadece benliğim var. siz, ruhunuzla yalnızsınız. ben, yapayalnızım.. ona iyi bakın.

2.11.10

günahkarım

en büyük günahım bencillik şu hayatta. bencilim ben, evet. yedi katlı cehennemin katlarından bencillik konseptli olanında yanarsam şaşırmam ben bence. bakın, bence işte. neden mi bencilim? her şeyim bencillik. mesela sırf bencillikten gülümsesin insanlar istiyorum. bazısının gülümsemesi çok eğlenceli çünkü. bazısı var mesela, inanıyorum ki onlar(ya da o) gülümsediğinde daha iyi gidiyor hayat. üzülsün istemiyorum insanlar mesela bencilliğimden. çünkü huzursuz, üzgün insanlar rahatsız ediyor beni. insanlara yardım ederken onların bana iyi gözle bakabilecekleri olasılığını düşünüyorum hep, çünkü yardım ederken iyi olmaya çalışır insan; sadece iyi görülme ihtiyacımdan yapıyorum tüm yardımlarımı. bencilim, çok bencilim.
öyle bencilim ki kızamıyorum. çünkü kızarsam ben sanki her şey ters gidiyor, yanlış şeyler söyleyip başka şeyleri bozup kendime zarar veriyorum. bencilliğimden ve kendimi düşünmemden kızamıyorum bile.

belki de asıl günahım kibirdir. ego, kendini beğenmişlik. evet, ukalayım. ukalayım çünküğ;....

1.11.10

kendimenot

Bir cümle yazdım ve benim cümlem olmaktan çıksın diye bıraktım. Eğer benim cümlem olmaktan çıkarsa daha iyi yanıtlar ya da devam ederim sandım. Bırakmışlığımda bu sanıya sarıldım ama dönüp bakınca hiç bir şey yapamadım..

dünün skoru; popüler kültür 1 - estetik kaygı 0

popüler kültür hormon fazlalığındandır, yaratıcı düşünememektendir, kolay ikna edilebilmektendir, özensizliktendir.

ortalama alınmış ve ortalama gibi gezen kişileri insan diye ayrı bir kategoriye almak, diğerlerine başka bir isim vermek istiyorum. zira insanlar çok farklı. örneğin ikna edilmeleri çok kolay, davranışlarını tahmin etmek çok kolay, gözlerini boyamak ya da bağlamak çok kolay. bir iki ufak püf noktayı görünce, gerisi geliyor zaten. tabii bunları uygulamak zor çünkü karşındakinin insan olup olmadığını anlamak zor, insan değil bu diyesin geliyor çoğunlukla; sadece kendin için. belki bu insan olmayanlara ihtiyaçtan kaynaklı belki de karşındakini denk görmeye çalışmaktan. oysaki çoğumuz insanız belki de. birileri bize yukarıdan, insan diye bakıp ona göre davransa belki hepimiz aynı şey olacağız. kim bilir? estetik kaygılarımızın bir çeşit popüler kültür olup olmadığını kim gösterebilir ki? zira insanlara göre öyle çoğu; ilgi çekme çabası, farklılaşma çabası diye isimlendirdikleri garip kavramlar var habire arkalarına sığınmaktan sıkılmadıkları.

tamam, belki fazla sert oldu bu. ama tamamen çelişmemden de kaynaklı olabilir. sobayı kapatıp üşümek, sobayı açıp terlemek gibi. evet. tıpkı bunun gibi. çünkü hayat düşünmediğimiz zamanlarda çirkin. eskimden biri şöyle demişti; "düşlerinle gör dünyayı, belki daha sevimli gelir o zaman". bu dönemde ilaç gibi geldi hatırlamak bunu.

31.10.10

.

saklı güzelliklerin saklı olma nedenleri önlerindeki karanlıklarmış. karanlıktan güzelliği göremeyenler karanlığı düşünceleriyle besler hep. an olur, karanlık bıçak kesilir; keser kalbi.

29.10.10

Yarım gün gezisi

Şehrin tozlu ve kirli havasını soludu olduğu yerde durup. Havanın burnundan dolup içindeki tozları akciğerlerine taşıyışı ve kalbine dolduruşunu hayal etmeye çalıştı, nefes alış süresi yetmediği için yarısında vazgeçti. İnsanlara baktı. Ayakları, surat ifadeleri, elleri, duruşları, kıyafetleri, soldan geçen şu çekici şey. Aman, çekici şey yok; uslu dursun hormonlar. Dudaklarının hareket ettiğini hissetti. Yürüyüp geçmeye alışmış insanların arasında aykırıca durarak zaten fazlasıyla dikkat çektiğinden üzerine bir de son düşüncesini sesli söyleyip söylemediğine tam olarak karar veremedi ve başını eğip hızlı adımlarla yürüyüp olay mahalini terk etmeye karar verdi. Az önce bir tabuyu yaralamıştı. Yollarda yürünür, durulmaz. Suçlu hissediyordu. Suçunu kabul etti, bir ısırık aldı. Tadı ekşi şekerler gibiydi.

Sağ ayağıyla mı yoksa sol ayağıyla mı başladığını hatırlayamadığı yürüyüşüne, yanlızlıktan sıkılıp ağzına takılmayı seçmiş şarkıyla devam etti ara sokaklardan bir sonraki kalabalık sokağa çıkmaya çalışırken. Şarkıya bu ilişkinin yürümeyeceğini anlatmaya çalıştı zihninde ama şarkı, sözlerindeki ısrarı kişiliğine de yansıtmış olmalı ki istemsizce mırıldandırtmaya devam etti kendini. Dudaklar belki de memnundu halinden. Şarkı, hislerinin temiz ve açık olduğunu belirtti. Zaten dudakların da şimdilik işlevi yoktu. Hem şarkının sevgi dolu öpücük sözcükleri, karşılaşabileceği fiziki bir öpücükten çok daha yakındı belkide. Bu düşünce yığınının arasına bir aralar kendisinin şarkı ve dudakları arasında olan ilişkiye yönelik kıskançlığını ekleyeceğini kafasındaki not almakla yükümlü olduğunu düşündüğü sekretere doğru söyledi. Sekreterin aslında istifa etmiş olduğu gerçeğini kendi zihninde değiştirememesinin nedenleriyle ilgili raporu da aynı sekreterin hazırlaması gerektiğini düşündüğünden, bu olay üzerine aslında düşünmüyordu. Hem düşünmek için fazla şey vardı hala. Mesela troleybüs ne güzel kelime..

Sokakta kendisine doğru yürürken dolgun dudaklarıyla troleybüs diye mırıldanan birinin oluşturacağı abeslik üzerine düşünmeyip suçu yine kendisinin yanından geçip ilerleyen ve beraberinde ağzı açık hormoncuklar bırakan kişiye attıktan sonra telefonunu kontrol etmeyi akıl etti. Aslında tüm düşüncesi attığı suçun çarpması üzerineydi. Telefonun bulutlu sessizliğinden ayıklamaya çalıştığı rakamlarla saati anlamaya çalıştı. Sonra durup gölgesine baktı, göremedi. Gölgeden saat okumayı zaten hiç becerememişti.

Durdu, yolun kenarına yaklaştı, elini kaldırdı, taksinin biri yanaşıp durdu. Eteğinin ucunu taksinin kapısına sıkıştırmak suretiyle bindikten sonra "Eve" dedi ağzından refleksif ev yerine çıkan özet halindeki adresin ayrıntılarına dikkat etmeden. Araba giderken düşünceleri ve günün tüm şimdiki zamanı geride kaldı. Çantasına doldurduğu di'li geçmiş zamanlarla günü tamamladı.

mesela belki ana karakter kadındı, belki mekan izmir'di, istanbul'du, venedik idi, belki kadının saçları renksizdi, belki saçının rengi sesinin rengiydi, belki sesi karakteristik bir renkteydi, belki de ana karakter kadın değildi.

28.10.10

tan

tan rengi metaliyle hançer havayı kesti. tutanın elini kesti. gelen ışığı kesti. tutan el titreyecekti ki titremeyi kesti bıçak. kavrandı. kavramlara tutundu tek başına. onu tutanı tuttu sıkıca. titremedi. direndi.

tan rengi hançer taşıdığı ölümü kesti. zaman geldi, teni kesti. akıtması gereken kanı kesti. sevgiyi de kesti, nefreti de kesti. tan rengi hançer, ruhu kesti. tan rengi hançer, ruhunu kesti.

pusluluğun ardındaki karanlığın sonsuzlaştığını görünce tanrılardan biri tan rengi hançer ile geceyi kesti. gecenin ağır yarasından ışık kanadı, güneş aktı. tan rengi hançer karanlığı kesti, ışık aktı dışarı. ışığa yaklaştı, onu deşti ve kesmemek için tan rengine tanrıyı kın etti.

tan rengi hançer tanrıyı kesti. tan rengi hançer, kan rengine değişti. tanrı gitti, kan gitti, tanyeri kaldı. tan vakti, kan ağladı.

sonunda, eskiden kalan herkes gitti.

22.10.10

uykuruşturucu

uyku uyuşturucudur, bebeklerin saf bedenlerine zorla kabullendirilir. bebekler uyurken hep huysuzlanır, istemez, ağlar.
uyku hep fazlasını istetir, dozu yoktur aslında, sarhoş eder bünyeyi, bir sürü kimyasal değişiklik yaratır.
uykusuzluk durumunda piskozlar yaşarsın, titrersin, agresifleşirsin, hastalanırsın.
uyku rüya adı verilen halüsinasyonlar gördürür.
uykuya hep ihtiyaç duyarsın.
uykuyu kötü anlarında ararsın destek olsun diye, bağımlılığındır.
uyku bağımlılık yaratır.
uyku kötüdür.
uyku zaman kaybıdır.

ben bugün hep uyudum.

19.10.10

dolaşmaca

-Başım ağrıyor.
-Hala alışamadın mı yoka bundan keyif mi alıyorsun çözemiyorum.
-Çok ağrıyor..
-Onu yok et.
-Gerçek olan tek şey o belkide ama?
-Saçmalıyorsun, ben de dışarıdan geldim.
-Ama dışarı buradan çıktın.
-Burası gerçek değil.
-Burası senin kadar gerçek.
-Ben gerçek değilim.
-Saçmalıyorsun şu anda.
-Canım yanıyor
-Baş ağrını geçirebilirisin, burada her şeyi yapabilirsin. Beni bile yok edebilirsin. Eğer gerçeksem, dışarı atılırım. Buranın bir parçasıysam, yok olur giderim. Ama baş ağrın senin, kendi yaratımın, buranın olmasından daha da yakın sana, senin kontrolünde.
-Olmuyor.
-Denemiyorsun bile, eminim.
-Gerçekliği hatırlatıyor bana o.
-Kontrolsüzlük isteği?
-Hasta hissediyorum.
-Ölmeye mi çalışıyorsun? Tanrısı olduğun bir dünyada ölemezsin, çok saçma.
-Ölmek istersem, ölürüm ama?
-O zaman devam edersin, ölü olarak. Ama değişmez hiç bir şey, emin ol. Hikaye devam eder.
-İlerde bir çardak var, oraya geçelim.
-Şimdi oynamaya başladın sanırım kurallarına göre. Tamam, ilerde bir çardak var artık. Hafif bir esinti ve belki içecek bir şeyler?
-Güneş yakıyor, esintiyse soğuk..
-Oldu olacak kar yağdır?!
-Hala ağrıyor.
-Başının ağrısıyla ilgisiz şeyler yaparak başının ağrısını geçirmeyi deneyemezsin? Bu çok saçma.
-Bence artık her şey siyah. Bitti, oyundan sıkıldım. Hadi çıkalım dışarı.
-Ben gelmiyorum. En azından seninle gelmiyorum bu seferlik. Hoşçakal, tekrar görüşünceye dek.
-Kırıldın mı bana?
-Hayır, yalnızca sıkıldım. Sen git, sonra görüşürüz. Ben de biraz dolşayım, yeni bir şeyler bulurum belki.
-Kesin bulursun. Bol şans.

18.10.10

block

Öykülerimi kaybetmişim. Parmaklarım her yere baktı, serçe parmaklarım bile! Bulamıyoruz onları, üstelik kim bilir ne zamandır kayıplar. Onlarsız yaşanamayacağını söylediğim zamanları düşününce, bunca zamandır nasıl yaşadığımı merak ediyorum ya da yaşayamadığım zamanları öyküsüzlüğüme vurmaya çalışıyorum. Peki öykülerimi kim çaldı?
Tamam, belki de kendileri kaçmıştır benden. Kurgusallıktan bu denli uzaklaşışımı kaldıramamışlardır.
Hükümsüz falan değiller onlar kaybolmuşluklarında, benimler hala. Başlarına ödül olarak kendilerinin daha nicelerini koyabilirim ama mesela.

çalıntı sözcüklerinizi aklama kampanyası aslında yok

sözcüklerimizi çalıyorlar, farkında mısınız? konuşmalarıyla, tabirleriyle, tabularıyla sözcüklerimizi çalıyorlar! bizler ise onlara karşı koyamadan bırakıveriyoruz sözcüklerimizi kenara, çalınsınlar diye. sahiplenmişliğimiz kaybolmuş..

sözcük çalıyoruz, farkında mısınız? kleptomanlığımız hat safhada, insanların kendilerinden çalınmasın diye sakladığı sözcüklerin birer parçasını kapıveriyoruz fark etmeden her seferinde. kendi sözcüklerimiz yok hala.

sözcüksüzüz.

üstelik kendi ismimiz yerine geçen sözcüğü bile seçemediğimiz bir dünyadayız! veyahut seçtiğimizi istediğimiz gibi kullanamadığımız. tabu, seçtiğimizin kıstasları olması değil; seçtiğimizin bizim seçimimiz olmaması üzerine. ismini sevenlerin ismini sevdirildiklerinden mi sevdiklerini merak ediyorum işte.

sözcük çalma ve çaldırma olayına gelince kastım, insanlar ve kendilerine has kelimeleriydi. bir ortamda çok kalınca, konuşma tarzlarımız o insanlarınkine benziyor her nasılsa. ya da bazı kelimeleri kullanamıyoruz insanlar garipsiyor diye. direnilebiliyor bazen de işte, 'şey' yerine 'hede, bıdı' gibi kelimeler kullananlar ya da sürekli 'peki' demek gibi.
zamanında adamın teki turuncuyu turanj yapmıştı bir haftalık bir çalışma ile televizyonda, hatırlamıyor musunuz?.. insanların kullandığı farklı sözcükleri onların farklılıklarını kaybedip kendimize katma amaçlı sömürüyor, çalıyoruz! tamam, bazen de hoşumuza gittiği için. ben bilinçsiz yapılanlardan bahsediyorum ama.

neyse, öyle.

ayrıca hala kendi ismimizi bile seçemiyor olmamız, sözcüklerin ne kadar adaletsiz kullandırıldığının bir göstergesidir.
ben, eshevar.

17.10.10

tik(-)

-doğrular dans edemez. zaten ikişer noktadan geçiyorlar.
-kübik şeyler yumuşak değil serttir. görünüşleri de öyle. zaten geneli de eleştireldir.
-tahta, çok uğraşmadıkça hep soğuk kalıyor. hayır, olay onun uğraşması.
-insanlar hep sahip olmadıkları şeyleri istiyor.
-suya içilmek istemediğini sorabilmeyi çok isterdim doğrusu zaman zaman.
-ama televizyonun teşhirciliğinden ve izlenmekten keyif aldığından şüphe ediyorum bolca.
-uykusuzluk beni sinirli yapmasa, uyumamak daha eğlenceli olurdu bence. hatta kimseyi yapmasın. hatta hiç bir şey kimseyi sinirli yapmasın.
-varlığımızın ardımızda bıraktığımız kalıntılarımızdan anlaşılabilir olduğu gerçeği doğru, iğrenç, mantıklı, saçma. evet, hepsi aynı anda. sahtesini yapmak çok zor üstelik.
-akla gelen güzel fikirlerin ve düşüncelerin çoğunun kullanılmış, düşünülmüş, yapılmış, denenmiş, vazgeçilmiş şeyler olması ne kadar acıtıyor insanın canını insanlar "aa buldum" diye düşünürlerken değil mi?
-yorumsuzluklarımın içerisinde saklanamamaktan sıkılıyorum artık.
-insanların anlaşılmamak için gösterdiği çabaya hayranım. hayır, anlaşılamaz ve farklı insanı oynamak değil; bencillikten bahsediyorum. insanlar nedenlerini, motivasyonlarını, amaçlarını gizleyerek ya da bunlar olmadan davranarak bulundukları yerlerin huzurunu dürtüklüyorlar, rahatsız ediyorlar bence. ama bilinçsizce izlenen motivasyonlardan bahsetmiyorum, olmamasından bahsediyorum. "işte, öyle, çünkü"den sonra cevap verememek, vermeye üşenmek ya da cevabı bulamamak değil. farklı şeyler, farkı görmeden anlayamazsınız ve bence kimse farkı gösteremez. ben de görmüyorum her zaman. ama gördüm zaman zaman.
-ben çok ukalayımdır. egom kocamandır. hepinizi yer. beni yedi bile, fark etmediniz mi?
-size bu yazıyı hala okuma işkencesini yaptığım için üzgünüm. aslında sadece düşüncelerimi kusmak istedim ve ortaya bu aptallık örneği çıktı.
-hatta susayım ben..
-niye hala yeni tik var burda?
-öeah.
-.

7.10.10

böh.

perşembe, ankara, ek plansızlık, teorik ekilme(pratikte farklı sayılabilir durum), bağırsak bozukluğu, soğuk, yorgunluk, boşluk.

daha ne kadar zorlayabilir bir gün beni sıkılmaya? günün ilk şarkısını dinleyeyim dedim, abuk bir kulaklık varmış burada. ne garip..

o değil de; ankacon geliyor ve tam olarak hazır değil halen oyunlarım. oyun için not alayım, araştırma yapayım demişken google yeteneklerimin çalışmamasıyla boş boş defterime bakarken yakaladım kendimi. bir iki şey karalamışım ama onlar da zaten önceden de aklımda olanlar. yine 1-2 fikir çıkmış. bende bu şans varken kesin boş boş düşüne düşüne tamamlarım senaryoları zaten.

ankara düşünmek için güzel şehir. çok garip. insanlar tek başlarınalar. yanlarında birileri olanların da çoğu tek başına, fark edilebiliyor. izmir'in bir farkıdır belki bu ya da benim topluma alışmamışlığım. ankara'ya gelişlerim ufak kültür şokları yaratıyor bünyemde. flashback'ler yaşıyorum zaman zaman. ve evet, geçmişi hatırlıyorum desem aynı miktarda karizmatik ve kuul olmayacaktı; hıhı.

abuğum değil mi? soğuktan nöronlarım çalışmıyordur. güneş enerjisiyle çalışıyorum ben bence, gündüzleri de daha çok seviyorum. çoğu arkadaşım geceleri seviyor, gece uyanık kalmanın ve bir şeyler yapmanın daha güzel olduğunu söylüyor. katılmak istiyorum, yani denedim falan ama olmadı ne tuhaf ki. şimdi güneş vursa sırtıma güzel olurdu.. üşüyorum hafif hafif.

songs: ohia da güzel grup, dinleyin bence. günün ilk şarkısı olarak bat for lashes - trophy seçmiştim ama şu anda çalan songs: ohia - white sulfur geçti onu sanırım. link vermeye çok üşendim, boş bir anınızda fizy'ye dadansanıza var orada hepsi.

http://fizy.com/s/1lt68x

gruuvşark'ı sevmiyorum ben. bana ne.

1.10.10

adam dedi ki: "votka geçmişi hatırlatır. geçmişim çok güzeldi, çok hatırlamak istiyorum." kastı hatırlamayı çok istemek değil, daha çok hatırlamaktı ve bu nedenle votka şişesini kafasına dikiyordu belkide. bir iki yudumla eşlik ettim. ilkinde denememi istediği için, diğerlerinde öylesine. geçmişi hatırladım mı emin değilim ama kötü şeyler anımsamadım pek. sonrakinde adama baktığımda geçmişine fazla dalıp yere uzanmıştı zaten. konuşmadık çok.

bir diğer yanımda bira ve etkileri vardı sanırım. muhabbet. kapital yapıdan, reklamdan falan sözettik biraz. benim burjuvazi sözcüklerimden rahatsız olup kalktılar bir ara. ya da konuşma bitmişti ve ben başkasıyla konuşuyordum o ara, bilmiyorum. garipti. ama gittiler. starbuck mesela çok kapital ama adamların kahveleri ortalamaya vurunca dışarıda kahve içmeye göre ucuz ve kaliteli bence. ama kabul etmesi çok iğrenç. bazen bazı şeylerin etik olmayıp doğru olması çok can acıtıyor. değil mi?.. ya da etik olup yanlış olması. hayat ne garip? bira ne sulu. neyse. öyle.

bir diğer tarafta şarap vardı. pagos. köpek öldüren, tam anlamıyla. zamanında bir yudumuyla mide sancısı çektiğimi bildiğim şarap her nasılsa güzel bir tada sahipti, artık nasıl bir şans varsa alanda; güzel bir şeye denk gelmiş. neyse, o muhabbet de geyikti. eğlendik ama kısaydı. zaten şarap da çabuk bitti. ne garip şey şarap öyle.

sonrasındaki yeni keyif maddem sözcükler oldu ne garip ki. ben kafam güzelken çok konuşuyorum bazen. konuştuk. iki üç saat. nelerden bahsettik az biraz hatırlıyorum. fröydü(evet, freud kişisi) inatla konu dışında tuttum ki sevmiyorum kendisini. anlamıyor insanlar. neyse; yine konu dışı o. kitaplardan konuştuk, neil gaiman konuştuk, sandman konuştuk, bilimkurgu konuştuk. güzeldi.

bu konuşmaların bazılarına jehan barbur eşlik etmişti mesela. yani müziğiyle. keşke kendisi de eşlik etseydi, sanırım o sesi dinlerdim ben çokça. ne garip sesi var aslında..

şimdiyse evdeyim, son otobüsü kaçırmanın bana kaçırdığı taksi masrafı ve eğlencenin ortasında kendimle ahlaki tartışmalar yapıyorum. hayır, ahlaki tartışmalarımı öğrenmeyeceksiniz. benim onlar. özel. hıh. evet, kendi kendime trip de attım ama çaktırmayın siz, devam edin.

şimdiyse kendimle, hapşuruklarımla ve mesajlarımla baş başayım. size birkaç şarkı; eğer okuyor ve ilgileniyorsanız.

sanırım konseri dinlemekten çok konuştum ve dinledim bugün. bilmiyorum.

22.9.10

Nisyan sınırına gitsekde ip atlasak

Nisyanın sınırında bir yerde tatile gitmek istiyorum. Oralar sessiz oluyormuş. Eski zaman, düş ve düşüncelerin kalıntılarıyla dolu. Gideni ve geleni olmayan yer. Lethe ve Styx'in sesi duyulur bir ihtimal uzaktan. Varsa tabii bir sesleri. Ya da hatırlanabilir mi? Bir yazlık süper olurdu. Havuz, balkon falan. Işık alması da önemli tabii. Nisyana düşmek istemem sonuçta. Temkinli yürüyüşlere çıkmak güzel olabilirdi ama. Nisyandan uzaklaşmak biraz. Unutulmuşluk sınırındaki yapılar arasında dolaşmak, kaybolmak. Eski yapıları hep sevmişimdir. Belki insansızlıkları belki unutulmamaya çalışmışlıkları bana bunu yapan. Beyazlıkları da ayrı bir ironi bence. Aradan geçen yıllar, ölümler ve doğumlar sonrasında beyaz ya da beyaza yakın kalmaları. Gördüğüm çoğu yer beyazdı en azından. Tarihi değil, kalmışlıklarını sevdim ben hep oraların. Nisyanın kıyısında çokça olmalı bu harabelerden.

Tatile gitmeliyim. Sessiz, sakin, huzurlu bir yerlere..

9.9.10

kustum

"midem bulamıyor." diye düşünceledim. kalbimi sindirmek için yola çıkmıştık ama bir de baktık ki kalp kirletmiş hep etrafını, her tarafını. bağırdık sorduk nedir bu hal diye "vallahi ben yapmadım, hep attılar buralara aslında bunları, arada kaldım ben," dedi. sesi titriyordu, önemsemedik tabii biz. böbreklere falan sorduk, ağır ağır gelip hallettiler işi. duyduk ki işemişler sonra ama bize ne, işimiz başka.
an geçti, belki bir kaç gündü. "kalbim ağırlıyor." diye düşünceledim bizi ağırlarken kalp. etrafta atalarının resimleri vardı duvarlara dayalı. asılıp indirilmiş resim ve fotoğrafların izleri de duruyordu duvarların üstlerinde. çivi deliklerinden ve çatlaklardan akıntı yapmıştı biraz ama dekoru tamamlıyordu akıntının tonu. duvarlara dayalı fotoğraflardan bazılarını tanıdım. böbrekler biz girerken götürüyordu onları. soracaktım, vazgeçtim. ben bakınca anladı zaten o; "eskilerden biri," dedi. "içini boşalttı yan odaya ve gitti, biter sandı kendi için ve belki de bitti ama bizlere bıraktı tüm yükünü," dedi. "intihar işte." dedim. anladı mı emin değilim.
midemle baş başa bıraktım kalbimi. şişip birbirlerini rahatsız etmeye başlamışlardı gecenin bir vakti. hiç nokta kullanmadıklarını fark ettim. tüm noktayla biten cümlelerime rağmen onların hep virgülleri vardı. virgüllerle konuşmak istedim, olmadı. başım ağrıdı. sonra ona çıktım ağırlasın beni diye; evde olmamasını o kadar çok istedim ki aslında ama olmadı. oradaydı. bir bira içtik, o gitti. ben kaldım.

yok

evet sen yürürken insanlar sana bakıyor. evet yüzleri asık. evet garip ve aykırı olan sensin. herkes tek. sen tek. onlar senden farklı. herkes senden farklı. sen onlarla aynısın. o senden farklı. o herkesden farklı. o sensin. ama sen o değilsin. evet. bakıyorlar. bakıyorsun. baktın. bak. gördün mü?
.. git uyu. ya daha iyisini yap, git uyan.
sıkıldım artık senden.
elveda ve sonra görüşürüz.

5.9.10

myphilosophy

http://fizy.com/s/1ltvcl
insanlara inancımın yüksekliğiyle kapattığım kendime inançsızlığımdan merhaba.
belki yalan söylüyorumdur kim bilir ama kendim için bir şeyler yapmaya genelde üşenen bir insan olarak doğruyu söylüyor da olabilirim. "insanlar çevrelerindekileri, kendilerinin yapabilecekleriyle yargılarlar" diyorlar. günün bir kısmında bu söze takıldım ve düşündüm. insanların yapmalarından korktuğum şeyleri gerçekten yapar mıyım? oha be. yapmam. yuh.

insanların anlaşılmayan ve anlaşılmaması için varolan motivasyonlarına alışamıyorum.
misantropikleşiyormuşum gibi geliyor bu aralar. anlamamak daha faza sinirlendiriyor beni. belki midem de bulanıyordur. bazen tiksinesim geliyor, ama olmuyor. ne beceriksizim? o_O

insan isteyince mutlu olabiliyor, peki neden isteyince tiksinemiyorum? tiksinmek, mutlu olmaktan daha zor bence.



mouse guard diye bir oyun var, frp şeysi. kedisiz ve insansız bir dünyada, zeki ve becerikli farelerin yaşama savaşı. fare toplumunu korumaya and içmiş cesur, onurlu ve hatta şövalye ruhlu fareler. çok sevimli ve bir o kadar da acımasız/gerçekçi bir kurgu. sevimlilik ve gerçekiğin ortak noktası şimdilik benim için. üstelik kitaplarındaki çizimleri inanılmaz sevimli ve pofuduk! çok ironik, çok çelişkili, süfer bişi! (heyecan yapmak, ev ve el yapımı heyecan)


22.8.10

en garde

tanımadığım bir kendimle içki masasındayız yine. içkimiz düşüncelerimizi serbestleştirmemiz, mezemiz düşüncelerimiz. arada bir acıkınca birbirimizin beynini yiyoruz. başımız ağrıyor. tanımıyoruz. tanışmıyoruz. aldırmıyoruz.
-kim olduğuna takılmışlık olduğun kişi olmanı engelleyenlerden midir?
-biri olmaya çalışmak ve kendin olmaya çalışmak arasındaki fark gibi bu sanki.
-sanmak ne garip şey.
-kim olduğumuzu sanıyoruz ki?
-"sen kim olduğunu sanıyorsun?" çıkışması geldi aklıma. küçümsemek ne kolay.
-ama bazen de ne haklı. aslında evet, kim olduklarını sanıyorlar ya da kim olduğumuzu sanıyoruz böyle?
-hayat acımasız. senin suçun.
-hangisi?
-hepsi, sen yaşıyorun.
-kötü hissettim.
-hayır hissetme. senin suçun ama hapse atılması gerekenler onlar. çünkü buranın yasaları farklı. kendi suçumuz olan şeylerin çoğu aslında kışkırtılma bir çeşit ama onları bilememek durumu var. buranın yasaları farklı. gerek fizik, gerek düşünce, gerek mantık, gerek hukuk ya da vesaire.
-anlamadım.
-boşver, benim suçum.
-ve ben hapse atıldım?
-evet, çünkü bilmiyorsun.
-cezam çok ağırmış..
-hayat çok acımasız..

müzik olarak sessizliğimizi dinliyoruz. o ne kadar güzel bir melodi öyle. o ahenk ve uyandırdığı hisler; tarif edilemez. içkileri fazla kaçırmışız. geçmişimiz sancıyor, kıvranıyoruz karşılıklı.
-ve şimdi de tüm ölülerimize kadeh kaldıralım!
-boşalmış kadehlerimiz. ölülerimiz içiyor fark ettirmeden.
-ama fark ettin?
-ve onlar ölü.
-o zaman?
-doğru, şerefe.

sıfırlanmak olgusunda takılıyoruz. ceplerimizden birer silgi çıkartıp birbirimize doğrultuyoruz. birimiz masayı yıkıyor, ötekiyse bağırıyor "en garde!" çarpışıyoruz. çarpışma hiç bitmiyor. bir şeyler kırılıyor, kırıklar ayağımıza batıyor. kendi kendimizi kırıyoruz. doğal seleksiyon diyor bir öteki. doğaya kafam girsin diyorum. bir ağaç düşlüyorum, bitiyor.

o ne içtiyse ben de ondan istiyorum

kelimelerim kaçışıyor
klavyemde kasılmalar
melodik melankoli kulaklarımda
dans eden harfler var önümde
takım elbise giymiş "k"
gri elbisesiyle "j"
zaten kaç senedir birliktelerdi onlar da
kimse bilemedi aşk mı arkadaşlık mı
kimse önemsemedi
kimse harflerin sevişebileceğini düşünmedi
herkes sevişmeyi aşk bildi
bok yesinler.

kendimden yazar olmayacağını bildiğimden daha fazla kendimden şair olamayacağını biliyorum. düz yazı silahşörü çıraklığına kastığım zamanların üzerinden geçen zamanlar, düşünceler ve tuğlalar arasında pes etmişliğimin mabedi şu andaki evim. evim mi mabed, olduğum yer mi ev. imalarımda bile kaybolabiliyorum bakın?
bak.
kimsin be sen?
ne diyorum ben?
..

Ne?

Ne yazmalıyım diye düşünüyorum günlerdir buraya. Ne yazabilirim? Ya da daha önemlisi, niye yazayım? Öncesinde iki leşim var: Kemik Kanatlar ve Yoğuşuk. Hayatımın farklı dönemlerinin farklı bakış açıları ve yazışları. İnsanlar yaz diyor bana. Neden anlamıyorum ben. Yaz. Ama neden? Neden anlamıyorum ben..

Önceden nedenler vardı. Misal çok eskiden kelimeler birikirdi, parmaklarım kendileri yazardı onları. Sonra bir anlatım kaygısı güder oldu, dışarı çıkmak ister oldu bazı fikirler anlaşılsınlar ya da anlaşılmasınlar önemsemeden. Şimdi hepsi geçti, ne anlatayım? Karanlık fikirlerimi döksem buraya korkarım korkulmaktan çünkü ben bile korkuyorum çoğu zaman onlardan.

Bloglar geziyorum. İnsanlar alıntılar yapıyorlar, düşlerini yazıyorlar, günlerini yazıyorlar, düşüncelerini yazıyorlar, öykülüyorlar, şiirliyorlar, fotoğraflıyor, çiziyorlar. Anonimler, afişe edilmişler, saklananlar, sadece tanıdıklarına yazanlar vesaire vesaire vesaire.. Sıkıldım bu sözcüklerden. Diyeceğim şey belli, ben ne yazıyorum ve ben niye yazıyorum?.. Bilmiyorum.

Çekinir oldum yazılarımdan nedense. İçimde okunmak isteyen bir yan var yanında tüm yazıların silinmek için varolduğunu savunan başka bir yan ile birlikte.

Öldüresim geliyor tüm düşüncelerimi. Yapsam, katil sayılır mıyım?.. Ya da neden sayılayım?..