27.11.12

Merhabalardan bir demet veyahut hoşçakalın;


hoşçakalın ve tüm o sözcükler için teşekkürler~

15.11.12

kapatıyoruz

Durdum ve düşündüm. Uzun zamandır yazı yazmayışım, yaratıcılığımın kelimelere dökümünden uzaklaşışım, uzun zamandır çok daha az kitap okumam falan derken birden Epipopanik kelimesini telaffuz ederken o hazzı alamadığımı fark ettim.(evet, telaffuzu çok eğlenceliydi bence)
Epipopanik; bir gün, bir anda aklıma gelen bir kelimeydi. Masalsı, biraz pembe, biraz egolu, bolca ben dolu, hayatımda diğer bloglar gibi önemli yer etmiş bir şeydi ama sanırım artık miadı dolu..
Yeni bir isim bulunca yeni bir blog açacağım, burada duyururum zaten onu.
Yan taraftaki kutucuk 45 takipçim olduğunu söylüyor. Hepsine teşekkürlerimi sunuyorum öncelikle. Okuyanlara, yorum yazanlara, okumaktan vazgeçenlere ve diğerlerine.
(ne kadar da resmi bir dilim var değil mi artık?)
Epipopanik, bitti.

bir varmış, bir yokmuş; epipopanik artık son bulmuş..

8.11.12

;

rüyamda başka bir dünyanın sadece izleyebilen ve kendini çaresiz hissetmeyen tanrısıydım belki de.

o dünyanın ayının etrafında dönen küçük başka "şey"lerdeki arkadaşlarını kurtarmaya çalışan garip beyaz yaratık, yakın geçmişte oldukça kahramanvari işler yapmış ama şimdi varolan durumda yapacak pek bir şey bulamayan insanlar ve iki tarafa da yardım etmek zorunda kalmış bir genç ya da çocuk. yaratığın iç dünyasını görmek, kahramanların çocuğun güvenliği için kalması gerektiğini söyledikleri odada çocuğun aya uzattığı merdivenle yaratığın söylediklerini yerine getirmeye çalışması, çocuğun zihninin ele geçirilmişliği, eski kahramanların hiç bir şey yapmayıp ve yapamayıp boş boş beklemeleri ve beklemek zorunda kalmaları.. bir de işler tam heyecanlanmaya başlarken uyanmak belki. belki de rüyadan arda kalan imgelerin arasını uyduruk ve estetik kaygılı fikirlerle doldurmaya çalışıp ele yüze bulaştırmak.

eline yüzüne gecenin bulaşması falan filan..

31.10.12

kafam sorularla dolu

-hiç renk evcilleştirdiniz mi?
-uçuşan notaları yakalamak için nasıl bir ağ kullanmak gerekir?
-teller sustuklarında ne hisseder?
-kelimeler varoluşlarından mutlu mu?
-varoluşçu kelimeler de var mı?
-utangaç kavramlar var mıdır?
-boşluğun benliğinin sesi nasıldır?
-gülümseyen yıldızlar ve gülümsemeyen yıldızlar arasında fark var mıdır?
-yaşlı yıldızlar bilge midir?
-kara delikler depresyona girer mi?
-odamın duvarları beni seviyor mudur?
-çok tatlı yemek neden daha güzel yapmaz dünyayı?
-tanrı beni sevmiyor mu?
-düş kapanlarım çalışıyor mu?
-düş kapanlarını modifiye edersek başka şeyler de yakalayabilir miyiz?
-büyülü eşyalar nasıl yapılıyor?
-evcil bulutum olsa olur mu?
-evcil bulutlar musluk suyu içerlerse hastalanırlar mı?
-siyah bulutlar nasıl hissediyorlar kendilerini?
-cadılar bayramı gecesi gerçekleştiği iddia edilinen o duvar zayıflamasından faydalanıp dış dünyada kalmış kısımlarımızı kurtarabilecek miyiz?
-ruhumu ben mi kırdım? parçalar nerde?
-neden gözlerimi kapattığımda karanlıktan başka hiç bir şey göremiyorum?
-imgeler biz onları göremediğimizde nerede duruyor?
-biz uyurken parmaklarımız ne yapıyor?
-kelimeler çıkarken çıkış yollarını zedeliyor mudur yoksa rahatlatıyor mudur?
-posterler sıkılır mı?
-kahve kremasını sevmemem kahvenin kutsallığından kelli olaraktan münafıklık mıdır?
-neden ben sütü kahve kremasına tercih ederken bazı insanlar kahve kremasını süte tercih ediyor?
-neden bazı insanlar jelibon sevmez?
-neden bazı insanlar çok insan?
-neden konuşmalarımız sadece duyulabilir şeyler?
-neden bazı şeyleri farklı algılamak için fazladan efor sarfetmek gerekiyor bazen?
-neden neden için başka kelime aklıma gelmiyor?
-neden varolmayan bir renk düşleyemiyoruz?
-mut neden biter?
-mucizeler nadiriyetini kaybetmeyecek mi hiç?
-gerçellik beni zehirlemeye ne kadar daha devam edecek?
-neden bunca zamandır hiç yazmadım?..
-sorularım neden bitti?....
öyle işte..

1.10.12

Obsidyen

Elimde en bir ya da iki bin sene önce kullanılmış bir taşı tutup taşı değil iki ay öncesini hissetmeye çalışma çabalı bir gecede, gözlerimi kapattığımda renkleri siyaha dönebileceğinden korktuğum duvarlarımın arasında bekliyorum. Eğer uyursam kötü bir şeyler olacak hissi dolu içim. Zamanın geçmesinden ürkülen zamanlardan birindeyim nedensizce.
Bütün gün aynı pozisyonda bilgisayarla yatakta durmaktan ağrıyan sırtım canımı acıtıyor. Doğrulup sırtımı geriyorum, tuhaf sesler çıkarıyor her zamanki gibi. Zaman geçmiyor, hala aynı şarkıdayım.

Taşı kaldırıp inceliyorum, çalan şarkı bir şeyler anımsatırmış gibi yapıyor ama başarısız kalıyor. Yarım ağız gülümseyebileceğimi farkettiğim düşüncelerimi üşengeçlikten kenara bırakıp taşı sorgulamama devam etmek istiyorum ama o yarım ağız gülümsemeyi yapabileceğimden emin olmak için önce deneyip ondan sonra taşı tekrar kaldırıyorum. İşaret parmağımın tırnağı uzunluğunda ve ona yakın genişlikte bir şey, biçimsiz, bazı yüzeyleri kaygan bazılarıysa keskin.. Uzunluk algımın metrik sistemle olamadığını anımsadığım başka bir zaman geliyor, zihnim dallanmaya çalışıyor ama ben onu odaklanmaya zorluyorum. Elimde, kendi varoluşunun ona katmadığı ve belki hiç düşünmediği bir anlama sahip bir taş tutuyorum. Hafifçe bırakıyorum, karnıma doğru düşüyor. Aslında hafifliğini ölçtüğümü düşündürtüyorum kendime. Kokluyor, tadıyorum. Tadı tuhaf. Bir daha tatmama kararı alıyorum. Saçmalıyor muyum?..

Sessizliğin ürkütücülüğünden sonra müziklere bakıp fazla düşünmeden Mogwai açıyorum. Artık güvendeyiz. Aslında tedirgin edici bir melodi başlıyor. Huzursuzluk var şarkıda. Adı Ex-Cowboy. Ne anlattığını bilmiyorum ama ölü bir kovboyun ruhunun kasabasında hüzünle dolaşışını kurguluyor zihnim örümcek ağlarında. Uyumak istemiyorum, zihnim garip bir yer haline geliyor. Aslında ben mutluyum ama yarın insanlara uyum sağlayabilecek miyim bu akışla bilmiyorum. Düşünce sistemimin yetersizliği hissiyse başka bir hikaye ve başka bir zamanın konusu. Belki cips falan gerektiren bir zamanın. Konuyu geçiştiriyorum.

İçi ağzına kadar, üstü kapalı ben dolu bir yazı dökülüyor parmaklarımdan. Çok şey anlatıyorum ama umarım hiç bir şey anlatamıyorumdur. Yıllar sonra tekrar varolmaya karar veren göbeğimin üzerinde varlığını bildiğim en yaşlı şeylerden biri duruyor ve ben onun en yeni anılarını seviyorum. İlgim dağılıyor. Susuyorum.

Mogwai gece gece çok gürültü yapıyor.

Ben, gerçekten susuyorum. Taşı özenle sakladığım şeffaf kabına geri koyuyor, koruma altına alıyorum. Okuduğun kelimeleri şimdilik burada bitiriyorum..

Simetriyi tutturabildiğim için ne kadar mutlu olduğumu düşünüyorum.

26.9.12

hep reklam bu

zamanında altın günü misali kitap günü yapsak nasıl olur, nasıl karşılanır diye düşünüp benim pek de sevmediğim "hepimiz aynı kitabı okuyup gelelim sonra da konuşalım" gününe sıcak bakan pek çok insanla karşılaştıktan bir süre sonra ne yapsak da orta yol bulsak deyip, orta yol falan bulmayıp "topluca kitap okumaca" diye bir şey yapmaya başladık yaz öncesinde. 10-15 kişiyi bir kafeye oturtup 3-4 saat birlikte kitap okuyup okumayacaklarını görmek, sonrasında da sohbet etmekle geçen bu proje yeni insanlara ulaşmada ve gelen insanların istikrarını korumada biraz sıkıntılı bile olsa bir şekilde dördüncüsüne ulaştı. burada facebok event linkini bulabilirsiniz mesela cumartesi günü yapılacak olanın.

eğer düzgün bir kitlemiz olur, biraz daha benzer ilgi alanları olan kişiler bulabilirsek bunu ileride belirli bir konsept üzerine okumalar olarak geliştirebiliriz diyoruz mesela ama bu başka bir mesele ve başka bir konu.

100 thousand poets for change diye bir etkinlik var mesela. pandomimciler, şairler, müzisyenler 29 eylül günü dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. konserler, sempozyumlar, gösteriler vesaire vesaire.. biz de yapsak ya artık dediğimiz kitap okumacayı bu zamana denk getirip hani bir kafede bir sürü insanla kitap okumanın sinerjisini dünyada sanatla ilgili bir şeyler yapan bir sürü insanla oluşturma fikrinin güzelliğine inandık. inandım ya da. benim kadar etkileyici bulmadı insanlar bu oluşumu pek sanırım ama bu da çok ayrı bir konu. şimdi de elimizde burası var mesela resmen onların arasında olduğumuza dair bir bilgi olaraktan. hatta bu etkinlikle ilgili yayınlayacağımız geri bildirimleri(ve diğer tüm etkinlikleri tabiiki) stanfort üniversitesi birleştirip düzenleyecekmiş.

türkiye'de izmir, istanbul ve mardin'de bir şeyler yapıldığı duyumunu aldım ancak ne olduklarına dair pek fikrim yok, siteyi tekrar çok fazla inceleyemedim çünkü şu anda uykum var (biraz da üşendim)

öyle işte. reklamları okudunuz.
kitap okumaktan, kitap sohbeti yapmaktan keyif alan ve izmir'de olan tanıdıklarınız veyahut benlikleriniz varsa davet edin, katılsınlar bizlere bu gün

22.9.12

ölüler de dans eder mi

"Ölüler dans eder mi?" diye fısıldadı bana sarıldığı battaniyesine gömdüğü başıyla. Gecenin bu vakti nereden bulduğu belli olmayan bu sorusuyla yatağından kalkıp,çıplak ayaklarla karşımda dikiliyordu işte yine. Durduğunda soğuk zemine değen ayaklarını korumak için uzun battaniyesinin yere sürtünen kenarlarına basmaya çalışıyordu. Bu çabası zaman zaman dengesini kaybetmesine neden oluyordu ama düşmüyordu. "Dans ederler mi?" dedi iri ve diri gözlerle. Uyumamış mıydı hala acaba? Oturup bunu mu düşünüyordu? Nereden varmış olabilirdi ki bu düşünceye? Sabırsızlıkla alt dudağın ısırdı ve biraz kemirdi benim soru dolu düşüncelerimin akışı sırasında. "Niye bu kadar çok düşünüyorsun!" dedi sitemle sesini yükselterek. "Yoksa, yoksa hikayesini mi anlatacaksın!" dedi zıplayarak ve daha da yükselmiş bir sesle. Ayakları yarı battaniyede yarı dışarıdaydı, kıpırdanıp tamamını battaniyeye getirmeye çalışırken ben de zihnimi bir öykü için zorladım.

"Ateş.." diye başladım söze. "İlk hayaletten beri hep çekmiş ölüleri kendine. Gidemedikleri o diğer yörenin ışıltılı topraklarını anımsattığı için gittikleri söylenir ateşin yanına. İçgüdüsel yani. Hani kuşların uçması, köpeklerin yüzmesi falan gibi.." diye devam ettim. Ardına kadar açılmış gözlerle beni dinliyordu, başlamıştım hikayeye. Geçiştirmeler, savuşturmalar, kısa kesmeler veyahut yumuşatmalara müsamaha gösterilmeyecekti kesinlikle. "Tarihini kimse bilmez, çok uzun zaman önce olduğu söylenir sadece. O kadar ki, çok uzun zaman öncelerde bile çok uzun zaman önce diye anlatırlarmış bunu. İlk kez, öyle uzun bir zaman önceki bir ateşin başında gelmiş ölüler canlıların yanına. Canlılar ateşin başında, hasta bir kızın yanında duruyormuş. Bir deri bir kemik, hasta, üşüyen kız ve etrafında o yesin, sevsin diye yapılmış yiyecekler ve içecekler dolu bir ateş çevresi. Bütün sevenleri, tanıyanlar oradaymış. İşte o zaman, yıldızların şimdikiden çok daha fazla olduğu o zamanda ölüler gelmiş. Herkes susmuş. Canlıların elleri taşlara, sopalara gitmek istemiş ama gidememiş. Rüzgar şöyle bir esmiş önce ama sonra o da durmuş. Zaman bile durmak istemiş devam etmek için içtiği andı varolmasa. O uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi duran sessizlik anını küçük hasta kızın hareketi bozmuş. Kız, kemiksi elini kaldırmış yavaşça. Hiç kimse görmemiş onun hareketini, canlılar ölülere ve ölülerde canlılara bakıyormuş sadece. Birbirlerinin, hiç bir şey anlamadıkları gözlerinin içine.." Biraz nefeslendim ve ona baktım tepkisini incelemek için. Merakla bakıyor, sabırsızlıkla ve biraz da soğuğun etkisiyle yerinde hareket ediyordu. Devam ettim ben de hemen: "Göğsüne koymuş kız elini, yukarı kaldırmış, göğsünün hemen üzerine koymuş ve baş parmağının eklem yeriyle vurmuş. Hasta göğsünde yankılanmış ve büyümüş ses, dışarı çıkmış. Donuk ateşi geçmiş, ağaçlara değmiş. Tam. Tam, tam. Tam, tam, tam... Üçüncü seferde bir ritime oturmuş, her şeyden sonra canlılar ve ölüler duymuşlar sesi. Ne yapacaklarını şaşırmışlar ritim karşısında. Rüzgar devam etmiş esmeye hiç bir şey olmamış gibi, ateşin çıtırtısı eşlik etmiş. Kızın eli yorulup düşerken, ateş ritmi devam ettirmiş. Ateş azalıp giderken, canlılar ve ölüler nereden aldıklarını bilmedikleri bir ilhamla el çırparak, ayak vurarak devam ettirmişler ritmi. Ayak vuruşları adımlar, el çırpışları hareketler olmuş; ölüler ve canlılar ateşin etrafında dans etmiş tüm gece.." Nefesim bitti benim de hikayenin sonlarında. Yorgun hissediyordum kendimi. Tıp. Tıp, tıp. Tıp, tıp, tı.. Küçük ayak sesleri bir ritmi denedi, battaniyeye takıldı seslerin bazıları. "Ben dans edemiyorum." dedi şişmiş yanaklar ve ne demek istediği anlaşılmaz bir ifadeyle. En azından ben anlamadım. Şöminenin çıtırtısı bir an için ilgimi o tarafa, ateşe çekti. Geri döndüğümde o yoktu. Belki ifadeyi anlamak istememiştim. Koridora bakarken, o yine yoktu.